Şimdi yükleniyor

Ali Mazhar Karpuzoğlu: Bir sahaf öldü diyeler

Ankara’da kitapçılarda dolaşırken rafların arasında gözüme ilişen bir kitap oldu: Bir Sahaf Öldü Diyeler. Etem Coşkun’un ardından hazırlanan bu kitabı merakla elime aldım; kapağı sessizdi ama içinde bir hayat konuşuyordu. Okudukça anladım ki bu kitap, yalnızca bir sahafın ardından yazılmış satırlar değildi; bu, bir insanın dünyadan ötelere göçerken geride bıraktığı izlerin toplamıydı. Sayfaları arasında dolaşırken, o sahafın dükkânına yolu düşmüş insanların kaleminden dökülen güzellemeleri okudum. Her biri bir hatıranın kıyısından sesleniyordu: Kimi bir sohbeti, kimi bir tebessümü, kimi de paylaşılan o derin suskunluğu anlatıyordu.

Derken, bu satırların arasında yakinen tanıdığım dostların kaleme aldığı güzellemelerle karşılaştım. İçten doğan kelimeler kalbime daha ağır bastı. Tanıdığım insanların bir sahafın arkasından yazmış olduğu bu içli cümleler, kitabı bir anda şahsi bir hatıraya dönüştürdü. O an bir kez daha idrak ettim ki insan bu dünyadan göçerken ardından bıraktıkları ile kalıyor. Ne sahip oldukları ne de biriktirdikleri… Asıl kalan; bir başkasının kalbinde açtığı yer, bir sohbette bıraktığı sıcaklık ve bir “muhabbethane” köşesinde paylaşılan çayın buğusudur. Gök kubbe altında hoş bir seda bırakmak denilen şey, belki de tam olarak buydu. O güzel insan şimdi Aşiyan Sahaf dükkânında değil belki ama onu tanıyanların cümlelerinde, hatıralarında ve dualarında yaşamaya devam ediyor.

Kitabı okuduğumda bu güzel insanın yalnızca bir sahaf değil; kitabı “meta” olmaktan ayıran, ona hafıza, emek ve ruh veren nadir şahsiyetlerden biri olduğunu anladım. Hayatını ikinci el kitaplara, kenarları sararmış sayfalara ve başkalarının altını çizdiği cümlelere adamış bir ömür gördüm. O güzel mekân; sadece alışveriş yapılan bir yer değil, sohbet edilen, susarak düşünülen, ozanın sazının telindeki özlemle gönül dostlarının geçmişi ve bugünü aynı masaya oturttuğu bir kültür otağıydı. Bu gibi güzel insanların memleketin her köşesinde mevcut olduğuna inanan biriyim. Ankara’da sahaf olarak karşımıza çıkarken, Kahramanmaraş’ta bir bakır ustası olarak belirebilirler. Bu güzel sahafın ismi Ethem Coşkun’dur.

Ethem Coşkun’un sahaflığı, ticari bir uğraş olmaktan ziyade bir kültür muhafızlığına hizmet etmiştir. Okurla kitap arasında aracılık yapmış gibi görünse de aslında onları birbiriyle tanıştırarak bir bağ kurmalarına vesile olmuştur. Bu nedenle onun adına hazırlanan Bir Sahaf Öldü Diyeler, biyografik bir metin olmanın ötesine geçer; bir hayat üzerinden bir çağın portresini çizer. Ethem Coşkun’un ötelere göçü, kişisel bir veda olduğu kadar, hafızaya dayalı bir yaşam biçiminin de sessiz vedasıdır. Günümüzü yansıtan modern toplumlar hatırlamaktan çok unutmayı tercih eder. Zygmunt Bauman’ın “akışkan modernite” kavramı, bu tercihin sosyolojik arka planına dikkat çeker: Kalıcı olan her şey yük, yavaşlık bir kusur, derinlik ise gereksizdir. Sahaf ise bu dünyanın ritmini bozan bir derviştir; çünkü o zamanı yavaşlatır, kitapları gerçek dostuyla tanıştırır. Pierre Nora’nın “hafıza mekanları” dediği yerler, sahaf dükkânlarında somutlaşır. Raflar yalnızca kitapları değil, bir toplumun düşünme biçimini sakladığı gibi “dostların muhabbethanesi” rolünü de üstlenir. Cemil Meriç’in ifadesiyle, hafızasını kaybeden toplum şahsiyetini de kaybeder. Ethem Coşkun’un üflemiş olduğu ruh, yaşadığı günü mana aleminde kuvvetlendirdiği gibi, gelecek günleri de aynı mana ile mayalıyor.

Varlık, ölüm ve anlam arayışı çerçevesinde insan, ölüme doğru giden bir varlıktır. Sahaf, bu hakikatin idrakinde olarak kitaplar aracılığıyla zamanla, fanilikle ve ölümle yüzleşmiştir. Anlamsızlık çağında anlam aramaktan vazgeçmediği gibi, dostlarını da bu anlam halkasına ve arayışına dahil etmiştir. Bu anlam arayışındaki ısrar, Nurettin Topçu’nun “İsyan Ahlakı” dediği şeyin bir tezahürüdür; sahaf Ethem Coşkun’un sessiz, gösterişsiz ve tavizsiz duruşunu dostlarının yazdığı güzellemelerde açıkça görürüz.

Bir Sahaf Öldü Diyeler kitabı, okurda yalnızca yas duygusu uyandırmıyor. Freud’un tarif ettiği gibi, dostlarının kaleme aldığı yazılarda derin üzüntünün getirdiği güçlü duygusal yansımalar vardır. Çünkü kaybedilen şey tam olarak adlandırılamaz: Bir insanın ötelere gidişi mi, yoksa insanı insan yapan bir bağın kopuşu mu? Ben kitabı okurken şunu anladım: Güzel bir insanın gidişiyle Aşiyan’da kurulan bağlar öksüz kalmıştır. Bilgece ihtiyar, sahaf dükkânında ete kemiğe bürünmüştür. Bu gibi güzel insanların yokluğu, gönül bağı kuran insanların iç pusulalarını kaybetmesi gibidir. Tanpınar’ın huzursuzluğu da burada yankılanır; zamanla bağ kopmuştur, geçmişle konuşma arzusu psikolojik bir zemine oturur.

Bir Sahaf Öldü Diyeler, görünürde ötelere göçen birinin arkasından bir veda anlatısıdır; gerçekte ise anlamın, hafızanın ve derinliğin yetimi üzerine yazılmış felsefi bir veda metnidir. 1955 yılında Erzurum’un Oltu ilçesine bağlı Çamlı Köyü’nde dünyaya gözlerini açan ve 2017 yılında Ankara’da ötelere göç eden Ethem Coşkun adına yazılan bu eser, bireysel bir hatıradan çıkıp kolektif bir ağıda dönüşür. İşin özüne baktığımızda; sahaf ve sahaf gibi yaşayıp ötelere giden insanlar mana aleminde ölmüyorlar; asıl bu ve buna benzer güzel değerlerin yaşam felsefesini idrak edemeyen insanların toplumsal bilinçleri ölüyor. Ethem Coşkun’un temsil ettiği dünyayı algılarsak toplumsal bilinç belki yeniden canlanır. Bir sahaf, bir toplumda kitapla konuşan insanların sayısının artmasına vesile olmuşsa; ötelere göçtüğünde dükkânın kepenkleri inse de o insanlar mirası yaşatır ve kalplerde açılan kapı her daim açık kalır.

Unutmayalım; zaman her şeyi eksiltiyor belki ama güzel insanları tam silmiyor. Çünkü bazı hayatlar toprağa değil; kelimeye, hatıraya ve kalbe emanet ediliyor. İnsan böyle anlarda anlıyor: Asıl ölümsüzlük, geride bırakılan bu sessiz ama derin sedada saklıdır. Ve kitap, okuru şu soruyla baş başa bırakır: Sahaf mı öldü, yoksa sahafı mümkün kılan dünya mı çoktan çekildi?

Yorum gönder