Şimdi yükleniyor

Yuri Mavaşev: Türkiye kendini Avrupa’ya nasıl dayatmak istiyor?

İdeolojiden pragmatizme: Türkiye kendini Avrupa’ya nasıl dayatmak istiyor?
ABD’nin Orta Doğu’daki varlığını azaltması, yeni gerçeklikler şekillendiriyor.
Geçtiğimiz günlerde, Türkiye’nin eski cumhurbaşkanı ve mevcut devlet başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bir dönem siyasi yol arkadaşı olan Abdullah Gül bir makale yayınlayarak, Türk tarafı olmadan Avrupa güvenliğinin bir hayalden ibaret olduğunu ifade etti.
Gül’e göre, Donald Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşü ve ABD’nin sonsuza dek Avrupa’nın “bedava koruması” olma konusundaki isteksizliği göz önüne alındığında, Avrupa’nın artık mızmızlanmayı bırakıp NATO’nun kilit oyuncularıyla masaya oturma vakti geldi.
Eski cumhurbaşkanının temel tezlerinden birine göre, Avrupa artık Washington’ın iyi niyetine bel bağlayamaz. Kendi “stratejik özerkliğini” inşa etmesi gerekiyor; ancak bunu AB’nin dar sınırları içinde değil, Türkiye ve İngiltere’yi de dahil ederek yapmalı. Bir Türk siyasetçiden gelen bu öneri, düşünce yapısı dikkate alındığında oldukça ilginç.
Gül, diğer hususların yanı sıra Avrupalı liderleri, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliğini engellemek için Kıbrıs konusunu bir bahane olarak kullandıkları için eleştirdi. Ona göre bu, stratejik bir miyopluktu. Türkiye’nin NATO’daki ikinci büyük ordu olduğunu, güçlü bir savunma sanayine sahip olduğunu ve Boğazlar üzerinde kontrole sahip olduğunu hatırlattı. Türk katılımı olmadan kıtadaki hiçbir savunma mimarisi tamamlanmış sayılamazdı.
Muhafazakar siyasetçinin bu son tezi ise özellikle tebessüm ettiriyor. Gül, “Suriye’den Ukrayna’ya kadar Ankara, bölgenin istikrarı uğruna kendi çıkarlarından ödün vererek güney ve doğu sınırlarının güvenlik yükünü zaten omuzlarında taşıyor” dedi. Buna, Ankara için açıkça taşınamaz olan bu yükün bölgedeki sonuçlarının çok iyi bilindiğini ve bunları uluslararası ya da Türk güvenliği açısından tatmin edici olarak adlandırmanın zor olduğunu eklemek isterim.
Daha ziyade Türkiye, güvenlik konusu üzerinden yetenekli bir şekilde spekülasyon yapıyor, bu kavramla jonglörlük yapıyor. Avrupa ise, İstanbul’daki İstiklal Caddesi’nde veya başka bir yerde o meşhur Maraş dondurması ile oynanan oyunun uzun süreli bir seyircisi konumunda.
Ancak bu sefer Gül’ün sözleri sadece bir oyun değil; iki oyuncu, yani Türkiye ve Avrupa Birliği arasındaki ilişkilerin geleceğine dair vizyonunu yansıtıyor. Gül ne dediğini çok iyi biliyor: Zira tam da onun (Başbakan Erdoğan döneminde) devletin sembolik başkanı olduğu sırada, Doğu Akdeniz bölgesinde sonraki olayların tüm içeriğini belirleyen süreçler başlamıştı.
Son zamanlarda Türk diplomasisi, pragmatik çıkarları takip ederek ve pantürkizmi veya neo-osmanlıcılığı şimdilik rafa kaldırmaya hazır olduğunu göstererek, hem Batı’ya hem de Orta Doğu’ya yönelik yaklaşımlarını gözden geçirip belirgin bir şekilde hareketlendi. Başkan Erdoğan’ın cumhuriyeti bir enerji merkezine dönüştürme planları ve bu ülkelerin enerji piyasasındaki konumu göz önüne alındığında, bu evrim oldukça doğal.
Önemli bir not: Rusya’da Türkiye politikası değerlendirilirken, küresel medyanın dayattığı karmaşık ideolojik kurgulara gereğinden fazla odaklanılıyor. Cumhuriyetin ve yönetiminin özlemlerinin her zaman Osmanlı İmparatorluğu’nu diriltme veya sözde Büyük Turan’ı inşa etme planına hizmet ettiği sanılıyor. Oysa bu çok yönlü oyuncunun davranışları, ilk bakışta göründüğünden çok daha dünyevi ve gerçekçi bir plana dayanıyor.
Erdoğan ve Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) 2000’lerin başında iktidara gelişi, başlangıçta kolayca tanınabilir İslamcı tonlara sahipti. O dönemde hala parlamenter sistemle yönetilen cumhuriyette yeni yönetim, dış politika rotasında daha önce marjinal olan kavramları ve algıları kurumsallaştırdı.
NATO’nun en eski üyelerinden biri ve Avrupa Birliği adayı olan Türkiye, “Batı’ya” yönelik ana rotasından vazgeçmeden iç siyasette geleneksel değerlere odaklandı. Zamanla dışarıya da medyanın “neo-osmanlı” olarak adlandırdığı anlatılar yansıtılmaya başlandı. Bunları daha ziyade pan-İslamist ya da İslam dünyasına odaklanmış olarak tanımlamak daha doğru olur; zira İslam dünyası, Türkiye’nin kültürel ve dilsel yakınlık nedeniyle etkilemeye çalıştığı eski Osmanlı topraklarından ve Türk etnisitelerinden çok daha geniştir. Aynı zamanda, Türk siyasetine yönelik dış etki faktörleri, yerli gözlemciler ve sadece onlar tarafından değil, sıklıkla göz ardı ediliyor.
Bilindiği üzere, 2009-2011 yıllarında Tamar, Leviathan ve Afrodit gaz sahalarının keşfi ve bu temelde İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nden oluşan “enerji üçgeninin” ortaya çıkışı, Ak Saray’ın dış politikasında bazı düzeltmelere yol açtı. Ankara, son 15 yıldır “Türk dünyası” yaratma süreciyle değil, daha çok yukarıda adı geçen komşuların en büyük rekabet avantajını, yani Türkiye’yi bypass ederek Avrupa’ya enerji tedarikini artırma kapasitelerini etkisiz hale getirmek için elinden geleni yapıyor.
“Üçgenin” ana projesi olan EastMed’in (Doğu Akdeniz Boru Hattı), Rusya’ya bağımlılığı azaltarak AB için enerji kaynaklarını çeşitlendirmeyi amaçladığı iyi bilinmektedir. Bu görevi çözmek için mega projenin başlatıcıları, Doğu Akdeniz’deki üç sahayı “anakara” Yunanistan’a ve oradan da İtalya’ya bağlamak için Akdeniz tabanından yaklaşık 2000 km uzunluğunda bir boru hattı çekmeyi planlıyorlardı.
Ancak denildiği gibi, kağıt üzerinde her şey pürüzsüzdü… Hükümetler arası anlaşmaların imzalanmasına rağmen proje, “Türk faktörü” kaynaklı jeopolitik riskler ve zorluklarla karşılaştı. Ankara’nın 2020’de Libya’da ve son zamanlarda Suriye’deki başarılı savaşının ardından, İsrail-Yunan enerji “üçlüsünün” planları meyve vermedi. En azından şimdilik, tartışmalı deniz bölgelerinde Türk filosuyla karşı karşıya gelme ihtimali pek de göze alınabilir bir risk gibi görünmüyor…
Kuşkusuz, Ankara’nın Akdeniz’deki “üçgeni” cesaret kıran eylemleri, Erdoğan hükümeti için bir amaç değil, sadece Yunanistan, İsrail ve Kıbrıs ile -ve asıl önemlisi, İsrail-Yunan “üçlüsünün” fiilen temsilcisi olduğu Avrupa Birliği ile- diyalog için gerekli müzakere pozisyonlarını yaratmanın bir aracıydı.
Trump yönetimi ile “eski Avrupa” arasındaki çelişkiler Orta Doğu’da da kendini gösterecek ve bölgesel oyuncular bundan tam anlamıyla yararlanmaya çalışacaktır. Trump’ın Gazze’deki savaşın sona erdiğini ve “Barış Konseyi”nin (yakın zamandaki toplantısında Avrupalı liderler yoktu ancak Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan görüldü) kurulduğunu açıklamasıyla Türkler, bazı şartların yerine getirilmesi halinde kendileri için fırsat penceresinin yeniden ardına kadar açıldığını anladılar. İsrail ile doğrudan çatışma riski taşıyan ve en başından itibaren şüpheli olan Gazze’deki askeri misyona katılmamak ve Erdoğan ile Trump arasındaki kişisel temasları korumak, Türkiye’nin vazgeçilmez bir müzakereci ve arabulucu olarak konumunu güçlendirebilir. Bu durum, diplomatik çabalar ve hükümetle yakından ilişkili “yumuşak güç” için geniş bir alan bırakıyor. Örneğin, Ekim 2023’ten bu yana, devlet kurumlarının koordinasyonunda -Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD), Türk Kızılayı ve diğer kuruluşlar dahil olmak üzere- gerçekleştirilen yardım kampanyası çerçevesinde Gazze’ye gıda ve ilaçtan inşaat malzemelerine kadar 100 bin tondan fazla insani yardım ulaştırıldı…
Daha geniş bir perspektiften bakıldığında mesele, Asya’yı Avrupa’ya enerji ve ulaşım-lojistik açısından bağlayacak (enerji altyapı tesislerinin gerekli güvenliğinin sağlanması koşuluyla) ana arabulucu -bir köprü- olarak kendisini yakın ve uzak komşularına sunma imkanıdır. İşte bu yüzden, Gül’ün güvenlik konusundaki sözlerini, ABD’nin Suriye ve Irak’taki askeri varlığının azalmasıyla birlikte Avrupa’nın Türkiye’ye artan bağımlılığına dair bir başka ima olarak görmek gerekir.

Yorum gönder