Şimdi yükleniyor

Sirojiddin Tolibov: Kazananı Olmayan Savaş

 

ABD ve İsrail’in İran ile olan savaşı artık nokta atışı bir operasyon gibi görünmüyor. Esasen, bölgede uzun yıllardır görülen en büyük askeri çatışma yaşanıyor. Tahran ve diğer şehirlere yönelik yoğun hava saldırıları, dini liderin öldürülmesi, bir füze saldırısının kız çocuklarının ilkokulunu yok ettiği Minobe’de onlarca çocuğun da aralarında bulunduğu yüzlerce ölüm… “Bu nasıl biter?” sorusu aslında şu anlama geliyor: Bir taraf galip gelebilecek mi, yoksa herkesi uzun süreli ve yıkıcı bir çıkmaz mı bekliyor?

Açıklanan hedeflere bakıldığında tablo oldukça kinik (umursamaz/acımasız). ABD ve İsrail, İran yönetiminin başını kesmeyi, askeri altyapının bir kısmını yok etmeyi ve bölgedeki güç dengesini kendi lehlerine değiştirecek şekilde nükleer programı zayıflatmayı hedefliyor. Operasyon sadece cezalandırıcı değil, aynı zamanda rejim değişikliğini de hedefleyen bir nitelik taşıyor. Donald Trump, daha sırada bir saldırı dalgasının olduğunu söyleyerek, dünyanın en iyi ordusunun görevde olduğunu vurguluyor. Washington resmen savaşı kendisinin başlatmadığını iddia etse de, pratikte gerilimi tırmandırma inisiyatifini elinde tutuyor.

İran’ın hedefi ise bunun tam tersi ve oldukça basit: Bir devlet ve rejim olarak hayatta kalmak. Liderinin öldürülmesi ve şehirlerine yönelik saldırıların ardından Tahran, politikanın nesnesi değil öznesi olarak kaldığını kanıtlamak zorunda. Bunun için füzeler, dronlar, Lübnan, Irak, Suriye ve Yemen’deki vekil güçler ile komşu ülkelerin enerji altyapısına ve ABD üslerine yönelik saldırılar kullanılıyor. Bu sadece askeri bir mantık değil, aynı zamanda iç siyasi bir zorunluluk. İktidar zayıflık gösteremez.

Çatışmanın tüm bu ölçeğine rağmen, katı sınırlar mevcut. Ne ABD ne de İsrail, kara harekatı ve uzun yıllar sürecek bir savaşla İran’ın klasik bir işgaline hazır. Bu çok pahalı ve çok riskli. İran da, Amerikan hedeflerine yönelik topyekun bir saldırıya geçmenin veya dünya petrol piyasasını tamamen istikrarsızlaştırmaya çalışmanın, çok daha geniş çaplı bir uluslararası müdahaleye yol açabileceğinin farkında.

En muhtemel senaryo, büyük ancak sınırlı bir kampanya. ABD ve İsrail, komuta merkezlerine, üslere ve nükleer tesislere hava saldırıları düzenlemeye devam ediyor. İran ise füzelerle karşılık veriyor.

Muhtemelen bir süre sonra taraflar, kayıpların ve ekonomik sonuçların baskısıyla gayri resmi bir ateşkes noktasına gelecekler. Resmen HERKES ZAFER İLAN EDECEK. Uygulamada ise geriye yıkılmış şehirler, ölen yüzlerce veya binlerce sivil ve soğuk çatışmanın yeni bir aşaması kalacak.

Belirgin bir sonu olmayan, uzun süreli bir bölgesel çatışma da ihtimaller dahilinde. Saldırılar İran’ı zayıflatıyor ancak tamamen YIKMIYOR. Vekil güçler Lübnan ve diğer ülkelerden saldırılarını artırıyor. İsrail yeni bombardımanlarla karşılık veriyor. Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri daha derin bir şekilde çatışmaya çekiliyor. Dünya, Doğu Akdeniz’den Hürmüz Boğazı’na kadar, gerilimin periyodik olarak yeniden patlak verdiği bir istikrarsızlık yayı ile karşı karşıya kalıyor.

İran’daki iç durumla ilgili ayrı bir risk daha var. Askeri saldırılar, ekonomik kriz ve savunmasızlık hissi, iç hoşnutsuzluğu artırabilir. Ancak tarih, dış baskının nadiren sakin ve yönetilebilir bir geçişe yol açtığını gösteriyor. Genellikle bu durum, iktidar mücadelesine ve kaosa neden oluyor.

Bir de uzun vadeli nükleer faktör var. Altyapı kısmen yok edilse bile, dünyaya verilen mesaj çoktan iletildi. Devletler, kendi caydırıcı güçlerine sahip olmanın gerekliliği konusunda sonuçlar çıkarıyorlar. Bu durum, Orta Doğu’da yeni bir silahlanma yarışını tetikleyebilir.

Muhtemelen savaş, bir tarafın parlak bir zaferiyle değil, büyük insan kayıplarının gölgesinde tükenmiş bir uzlaşıyla sona erecek. Siyasi liderler ulaşılan hedeflerden bahsedebilecekler. Ancak Tahran, Beyrut, Tel Aviv ve diğer şehirlerdeki sıradan insanlar bedelin büyük kısmını ÖDEYECEKLER.

Yorum gönder