Bir dilin tamamen kullanım dışı kalması için yaklaşık dört kuşağın geçmesi gerektiği ifade edilmektedir. Bulgaristan Türkleri açısından bakıldığında bugün üçüncü kuşağın içindeyiz.
Dil bilimcilere göre üçüncü kuşak, bir dilin günlük hayattaki kullanımının ciddi ölçüde zayıfladığı ve gelecek nesillere aktarımının tehlikeye girdiği kritik bir dönemdir. Bugün birçok bölgede okullarda anadili derslerine devam eden öğrenci sayısının yok denecek kadar az olması, bu tespitin somut göstergelerinden biridir.
Ulusal azınlık dillerinin korunmasının önündeki en önemli engellerden biri, dili konuşanların motivasyon eksikliği ve kendi dillerine yeterince değer vermemeleridir. Bulgaristan örneği de bunu açıkça göstermektedir.
Anadilinden vazgeçmek, aslında kendi kimliğinden ve kişiliğinden vazgeçmektir. Bir dilin yaşayıp yaşamayacağına, onu konuşan toplum karar verir. Eğer insanlar, dillerini kullanmadan da onu yaşatabileceklerine inanıyorsa, dışarıdan gelecek hiçbir yardım ve hiçbir çaba o dili kurtaramaz. Buna karşılık, dili konuşanlar onun korunması gerektiğine inanıyor ve bu uğurda fedakârlık göstermeye hazır bulunuyorlarsa, hiçbir olumsuz şart o dili yok edemez.
Kaldı ki bugün Bulgaristan’da anadili yasaklayan uygulamalar yoktur. Anadili öğrenmek ve kullanmak anayasal bir haktır.
Bir anadili savunucusu ve bu konunun uzun yıllardır araştırıcısı olarak, yıllarca yapılan uyarılara rağmen bu konuda yeterli sorumluluğun üstlenilmediğini üzülerek ifade etmek zorundayım. Anadilin korunmasının sadece devletlerin, öğretmenlerin veya kurumların görevi olmadığı; her ailenin ve her bireyin sorumluluğu olduğu gerçeği yeterince anlaşılmadı. bugun anlaşılsa da herşey için geç kalınmıştır.Dördüncü kuşak yoldadır..
Bugün gelinen noktada ise, sorunun boyutu daha net görülüyor. Anadili derslerine katılımın azalması, genç kuşakların Türkçeyi giderek daha az kullanması ve bazı bölgelerde çocukların artık Türkçe konuşamaması, yıllardır dile getirilen kaygıların haklılığını ortaya koymaktadır.
Ne yazık ki bugün birçok kişi tehlikeyi fark etmiş olsa da, dilin doğal aktarım zincirinde meydana gelen kopuşları kısa sürede telafi etmek mümkün değildir. Çünkü bir dil bir günde kaybedilmediği gibi, bir günde de geri kazanılamaz.
Yine de umutsuzluğa kapılmadan gerçeği kabul etmek gerekir: Bir dilin kaderini belirleyen, onu konuşanların iradesidir. Eğer kalan imkânlar doğru değerlendirilmezse, yarın çok daha ağır bir bedelle karşı karşıya kalınacaktır.
Bir dili yasaklar kadar ilgisizlik de öldürür.
Bugün anadilimizi kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyaysak, bunun en önemli nedeni dış engellerden çok kendi ihmallerimizdir. Yarın çocuklarımız ve torunlarımız Türkçeyi yalnızca büyüklerinden duydukları birkaç kelimeyle hatırlayacaksa, bunun muhasebesini de dürüstçe yapmak zorundayız.
Çünkü kaybedilen sadece bir dil değildir; o dilin taşıdığı hafıza, kültür, kimlik ve aidiyet duygusu da onunla birlikte sessizce yok olur.
Nesrin Sipahi Kıratlı (İspova)

