Mirza Reşat Orbey: BİR KOLTUĞUN DAVASI VEYA AZ ÜŞÜTMÜŞ “BİR MİLLET, İKİ DEVLET” SLOGANI..

Bazen bir fotoğraf bin kelimeden daha fazla şey anlatır. Bazen de bir fotoğraf hakkında binlerce insan o kadar çok konuşur, tartışır, söylenir ki sonunda fotoğrafın kendisinin ne anlatmak istediği duyulmaz olur. Daha doğrusu, fotoğraf kendisini doğru okutamaz.

İşte bugünlerde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu salonundan yayılan bir fotoğraf tam da böyle bir durum yarattı.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu BM kürsüsüne çıktığında, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu çok sayıda Müslüman ve gayrimüslim ülkenin temsilcileri salonu terk etti.

Anadolu Ajansı’nın BM’deki görüntüler üzerinden yaptığı incelemeye göre yaklaşık 70 ülkenin heyeti ya salonu terk etti ya da koltuklarını boş bıraktı.

Türkiye de bu ülkeler arasındaydı. Azerbaycan temsilcisi ise salonda kaldı.

Hepsi bu.

Olayın olgusal kısmı bundan ibaret.

Ama sonra bizim coğrafyanın insanının en sevdiği uğraş başladı: Bir koltuktan devletlerarası, toplumlararası, halklararası kriz çıkarmak!

Böylece çok kısa bir süre içinde Türkiye’deki sosyal medyanın belli bir kesiminde Azerbaycan’a yönelik suçlamalar yağmaya başladı.

Azerbaycan’da da karşı dalga gecikmedi. Bir tarafta “Azerbaycan neden salondan çıkmadı?” sorusu varsa, diğer tarafta “Türkiye neden salondan çıktı?” sorusu var.

Sonra iş daha da kızıştı: Bu kez yaşlı tarih de bu komedinin sahnesine davet edildi.

Kiminin 1918’e dair hafızası canlandı, kiminin 1920’ye, kiminin 1990’lara dair. Biraz daha geçseydi herhalde biri Osmanlı-Safevi ilişkilerini de çıkarıp masaya koyacaktı. Nitekim maalesef bunu yapanlar da oldu!

Bir BM koltuğu, neredeyse Türk Dünyası’nın bin yıllık jeopolitik ihtilaf masasının üzerine konulmuştu.

Oysa ortada çok daha basit bir mesele var.

Bir diplomat salonda oturuyorsa, bu onun karşısında konuşan devlet başkanına ya da onun hükümetine destek verdiği anlamına gelmez. BM diplomasisini biraz da DİNLEME VE DİKKATE ALMA DİPLOMASİSİ olarak görmek gerekir.

BM Genel Kurulu’nda devletler birbirlerinin konuşmalarını dinler. Bazen protesto amacıyla salonu terk ederler, bazen otururlar, bazen heyetin yalnızca bir bölümü salonda kalır. Bu, elbette siyasi bir tutum ifade edebilir. Fakat salonda oturmak, kürsüde konuşan kişinin bütün görüşlerine otomatik olarak destek vermek anlamına gelmez.

Nitekim aynı gün Netanyahu konuşurken salonda yalnızca Azerbaycan temsilcisi yoktu. ABD, Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, Çin, Avustralya, Kanada ve daha birçok ülke de farklı düzeylerde temsilcilerini salonda tutmuştu.

Azerbaycan da salonda kalan ülkeler arasındaydı.

Şimdi bir an için kendimize şu soruyu soralım:

Bu ülkelerin hepsi Netanyahu hükümetinin politikalarını destekliyor muydu?

Cevap “hayır” ise, o zaman Azerbaycan diplomatının orada oturmasını neden otomatik olarak “İsrail’e destek” şeklinde okuyoruz?

Diplomasi “hangi koltukta kimin yanında oturdun?” seviyesinde işleseydi, dışişleri bakanlıklarına değil, düğün salonlarına ihtiyacımız olurdu.

Gelin, Ermenistan’ın eski liderlerinden Serj Sarkisyan’ı ele alalım. Onun örneği burada oldukça ilginç bir tablo ortaya çıkarıyor.

Bir an için Ermenistan’ın eski Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’ın BM kürsüsünde olduğunu düşünelim.

Azerbaycan açısından Sarkisyan’ın adı Karabağ savaşı, işgal ve Hocalı Katliamı ile ilgili en ağır siyasi hafızalardan birinin içinde yer alıyor. Onun yönettiği Ermenistan’ın Azerbaycan’ın işgal altındaki topraklarında oluşturduğu siyasi ve askeri gerçeklik, Azerbaycan’ın kolektif hafızasında hâlâ son derece canlıdır. Milyonlarca insanın son otuz yılda yaşadığı acılardan, facialardan ve felaketlerden söz etmeye başlarsak, Sarkisyan’ın çoktan idam edilmiş olması gerekirdi.

Oysa Sarkisyan, BM, Avrupa Konseyi ve benzeri saygın kurumların kürsülerinden gayet rahat biçimde konuşabiliyordu.

Sarkisyan BM’de konuştuğunda Azerbaycan’ın yanı sıra başka ülkelerin temsilcileri de salonda oturup onu dinleyebilirdi.

Dinlediler de!

Türkiye temsilcisi de, diğer Müslüman ülkelerin, hatta Türk devletlerinin temsilcileri de!

Ne yapalım? Şimdi hepsiyle düşman mı olalım?

Şimdi çıkıp “Türkiye neden Sarkisyan’ın konuşmasını dinledi? Demek ki Sarkisyan’ın politikasını destekliyordu” desek, bu mantık apaçık saçma görünür.

Çünkü biliyoruz ki dinlemek, onaylamak ya da yanında yer almak demek değildir. Diplomatik ilişkilerde bu ayrımı kaybedersek, dünyanın yarısını birbirine düşman ilan etmek mümkün hale gelir.

Şimdi gelelim meselenin en tehlikeli tarafına.

Beni asıl rahatsız eden Netanyahu değil. Beni daha çok Netanyahu konuştuktan sonra Azerbaycan ve Türkiye sosyal medyasında birbirine karşı yöneltilen cümleler, düşünceler ve “tarihsel gerçekler” rahatsız ediyor.

Çünkü diplomatik bir görüntü yarın unutulabilir. Ama insanların zihninde oluşan “Onlar bize karşı”, “Bunlar bize ihanet etti”, “Siz zaten hep böyleydiniz” gibi cümleler kalıcı hale gelir.

Düşmanlığın en tehlikeli biçimi de budur.

Önce bir fotoğraf gösterilir.

Sonra bir olay.

Sonra bir tarih kitabının herhangi bir kara sayfası.

Sonra başka bir olay.

Ardından “Siz bize bunu yapmıştınız.”

Sonra “Siz de bize şunu yapmıştınız.”

Beş dakika sonra 1918’den 2026’ya kadar bütün tarih bir komedi mahkemesine dönüşür.

Hakim de sosyal medyada tuhaf bir profil fotoğrafı kullanan herhangi bir “fake hesap” sahibi.

Jüri de onun 300-500 takipçisi.

Ve karar açıklanır:

“Kardeşlik feshedildi.”

Bu artık siyasi analiz değildir. Bu, kolektif bir duygusal intihardır.

Türkiye, Azerbaycan’ın sıradan bir komşusu değildir. Bunu romantik bir slogan olarak değil, devlet çıkarları açısından anlamak gerekir.

Azerbaycan’ın bağımsızlığının ilk yıllarında Osmanlı Türkiye’sinin askeri ve siyasi yardımı, Azerbaycan devletçiliğinin korunması açısından önemli bir rol oynadı. 4 Haziran 1918 tarihli anlaşmanın dördüncü maddesinde Osmanlı hükümetinin Azerbaycan’ın güvenliğinin sağlanmasına askeri yardımda bulunması öngörülüyordu; aynı yılın Eylül ayında Kafkas İslam Ordusu’nun Bakü’deki savaşlara katılması, Azerbaycan tarihinin en önemli sayfalarından biri haline geldi.

Modern dönemde ise Türkiye, Azerbaycan’ın bağımsızlığını 1991 yılında tanıyan ilk devlet oldu ve iki ülke arasındaki ilişkiler 2021 tarihli Şuşa Beyannamesi ile müttefiklik seviyesine yükseltildi.

Türkiye Dışişleri Bakanlığı da iki ülke arasındaki ilişkilerin “stratejik” ve müttefiklik düzeyinde olduğunu ifade ediyor.

Şuşa Beyannamesi’ne ise biraz daha dikkatli bakmak gerekir.

Beyannamede iki devletin bağımsızlığına, egemenliğine, toprak bütünlüğüne ve uluslararası düzeyde tanınmış sınırlarına saygı; dış politika alanında istişareler ve karşılıklı çıkar taşıyan uluslararası meselelerde iş birliği ayrıca kayıt altına alınmıştır. Aynı zamanda belge, tarafların bağımsız dış politika yürütme hakkını da açıkça ortaya koymaktadır.

Bu çok önemli bir noktadır.

Müttefik olmak, bir devletin diğer devletin bütün dış politika kararlarının kopyasını çıkarması demek değildir.

Tam tersine, iki egemen devlet arasındaki müttefikliğin özü, her iki devletin kendi milli çıkarlarını korurken stratejik meselelerde birbirinin yanında durabilmesidir.

Azerbaycan’ın İsrail’le ilişkileri de bu devlet çıkarları çerçevesinde şekillenmiştir. Azerbaycan devletinin İsrail’le ilişkilerini beğenip beğenmemek ayrı bir tartışma konusudur. Fakat bunu yok saymak, Azerbaycan’ın kendi dış politika hesabını yapmadığını düşünmek, basitçe gerçeklikten kaçmaktır.

Azerbaycan’ın kendi hesabı ve kitabı vardır.

Türkiye’nin de kendi çizgisi ve hesabı vardır.

Devletlerarası ilişkiler “Kim benimle aynı dini taşıyor?” sorusuyla yönetilmez. Din kardeşliği ile devletlerarası müttefikliği kesinlikle birbirine karıştırmamak gerekir!

Belki de bu olayın en ciddi dersi tam olarak budur.

Aynı millete mensup iki devlet bile her konuda aynı siyasi pozisyonda olmak zorunda değildir. İki ülkenin halklarının çoğunluğu aynı dine mensup olabilir; fakat devletlerin anayasal düzenleri, tarihsel deneyimleri, coğrafi konumları, ekonomik çıkarları, güvenlik öncelikleri ve uluslararası bağlantıları farklı olabilir.

Dini devletlerarası anlaşmazlıkların sürekli ölçü birimine dönüştürmek ise özellikle tehlikelidir.

Çünkü din insanın en mahrem dünyasıdır.

Onu devletlerarası diplomatik raporların, diplomatik hesap kitapların ölçüsüne çevirdiğiniz gün siyaset değil, fanatizm başlar.

Tanrı ile insan arasındaki ilişkiye diplomat gerekmez, Efendiler.

Türkiye’deki her eleştiriyi “Türkiye Azerbaycan’a karşı” şeklinde okumak da yanlıştır.

Bu konuda, ne yazık ki, Azerbaycan’da başka bir hata daha yapılıyor. Türkiye’deki bazı medya kuruluşlarının, köşe yazarlarının ve sosyal medya kullanıcılarının Azerbaycan’a karşı sert tutum sergilemesi otomatik olarak Türkiye devletinin tutumu değildir.

Bunları birbirine karıştırmamak gerekir!

Türkiye demokratik bir siyasi sisteme sahip bir ülkedir. Orada farklı siyasi görüşler, bağımsız medya kuruluşları ve çeşitli toplumsal tutumlar vardır.

Dolayısıyla Ankara yaşananlar karşısında şimdilik sessiz kalıyorsa, her şeyi hemen “gizli plan” olarak okumaya da gerek yok. Önce bu toz duman dağılsın. Belki de devlet sadece DEVLET gibi davranıyordur. Yani sosyal medyada yazılan her cümlenin üzerine devlet mührü basmıyordur.

İyi de yapıyor.

Bu, aslında sağlıklı bir yaklaşımdır.

Türkiye devletinin Azerbaycan’ın BM’deki temsilcisinin salonda kalması nedeniyle Azerbaycan’a resmi bir protesto yönelttiğini gösteren ortada bir bilgi yok. Aksine tartışmanın asıl ağırlığı medya ve sosyal medyada yaşandı.

Bu ayrımı korumak gerekir.

Peki Azerbaycan’da ne oluyor?

Aynı şey.

Bir taraftan Türkiye’deki sert görüşlere cevap olarak Azerbaycan’da “Kardeş Türkiye böyle yaptı” diye duygusal saldırılar başlıyor. Sonra “Siz zaten hep böyleydiniz” türünden cümleler ortaya çıkıyor.

Ardından tarihçilerimiz, tarih meraklılarımız, tarihi yarım yamalak bilenlerimiz ve hatta tarihle ilişkisi yalnızca “Facebook Memories” üzerinden olanlar sahneye çıkıyor.

Biri 100 yıl önceki olayı örnek gösteriyor.

Diğeri 80 yıl önceki olayı.

Üçüncüsü 30 yıl önce yaşananları gündeme getiriyor…

Sonunda ortaya şu çıkıyor:

BM’deki bir koltuğun üzerinde üç imparatorluk, iki dünya savaşı ve beş nesillik bir akrabalık kavgası tartışılıyor.

Biraz daha ileri gidersek, Köroğlu ile Dede Korkut’u da taraf seçmeye çağıracağız.

Bu kadar absürt bir noktaya gelmeye gerek yok.

Gerçek düşmanlıklar zaten böyle yaratılır.

Eğer birileri Azerbaycan ile Türkiye arasındaki ilişkilerin zayıflamasını istiyorsa, Bakü ile Ankara arasında herhangi bir diplomatik görüş ayrılığının bulunması onlar için yeterli değildir.

Onların daha değerli bir şeye ihtiyacı vardır:

Azerbaycanlının Türk’e, Türkün Azerbaycanlıya “siz” demeye başlaması.

Çünkü devletlerarası mesafe önce haritada oluşmaz.

Önce insanların dilinde oluşur.

Önce “onlar” başlar.

Sonra “siz”.

Sonra “biz”.

Sonra da harita kendi kendine değişmeye başlar.

Azerbaycan ile Türkiye arasında buna izin verilmemelidir.

Bu iki devletin Karadeniz’den Hazar’a, Güney Kafkasya’dan Orta Asya’ya, hatta Bender Abbas Limanı’na ve Hürmüz Boğazı’na kadar oluşturduğu jeopolitik, ekonomik ve güvenlik bağlantısının ağırlığı yeterince büyüktür.

Şuşa Beyannamesi de bu ilişkilerin yalnızca duygusal bir slogandan ibaret olmadığını, siyasi ve hukuki mekanizmalarla güçlendirildiğini gösteriyor.

Bu nedenle bir BM fotoğrafı üzerinden bu ilişkileri sosyal medya komedisine çevirmek, gülünç olduğu kadar tehlikelidir.

Ha, bir de “paralı kâtipler” meselesi var.

Burada ince bir ayrım yapalım. Her eleştiri yapan insanı yabancı güçlerin ajanı ilan etmek doğru değildir. İnsan bazen sadece duygusaldır.

Bazen bilgisizdir.

Bazen siyasi görüşü farklıdır.

Bazen de gerçekten birilerinin yürüttüğü bilgi operasyonuna hizmet ediyor olabilir.

Ama bunu kanıtsız biçimde herkese mal etmek yanlıştır.

Bununla birlikte bir gerçek var: Suyu bulandırmak isteyenler her zaman vardı, var ve olacak. Onların en büyük arzusu, iki kardeş devletin halkları ve toplumları arasında duygusal bir duvar örülmesidir.

Dolayısıyla onların kurduğu oyundaki en değerli malzeme, bizim kendi sabırsızlığımız ve öfkemizdir.

Onlar kibrit vermiyor.

Biz ise kendi ellerimizle yanan ateşe odun taşıyoruz.

Şimdi sakinleşme zamanı, arkadaşlar!

Türkiye’de Azerbaycan’ı seven, Azerbaycan’ın bağımsız dış politikasını anlayan ve iki devlet arasındaki stratejik ilişkinin mahiyetini kavrayan çok geniş bir toplumsal ve siyasi kesim var.

Azerbaycan’da da Türkiye’yi devlet, halk, tarih ve gelecek açısından kendisine yakın gören büyük bir toplum var.

Birkaç sosyal medya hesabının sesi bunların tamamından daha büyük değildir.

Bu nedenle birbirimize baktığımızda önce Netanyahu’nun BM kürsüsünden söylediklerini değil, Şuşa’yı hatırlamalıyız.

Bir BM salonundaki boş koltuklara değil, Şuşa Beyannamesi’nin imzalandığı masaya dikkat kesilmeliyiz.

Çünkü ilişkilerimizi bir diplomatın bir gün içinde hangi koltukta oturduğu belirlemez.

Bu ilişkilerin arkasında büyük ve derin bir tarih var.

Savaş var.

Kan var.

Devlet çıkarları var.

Ekonomik ve jeopolitik gerçekler var.

Ve her şeyden önemlisi, iki halkın uzun yıllar içinde oluşturduğu ortak hafıza var.

Uzun lafın kısası, bütün bunları tek bir fotoğrafa, bir Yahudi devlet adamı konuşurken neden salonda kalındı ya da kalınmadı meselesine kurban etmek olmaz!

Azerbaycan Türkiye’nin vilayeti değildir.

Türkiye de Azerbaycan’ın dış politika bakanlığı değildir.

İki ayrı egemen devletiz.

Ama müttefikiz.

Kardeşiz.

Ve Şuşa Beyannamesi bu ilişkiyi yalnızca romantik ifadelerle değil, siyasi ve hukuki mekanizmalarla da güvence altına almıştır.

Azerbaycan kendi dış politikasını kendisi belirleyecek.

Türkiye de kendi dış politikasını kendisi belirleyecek.

Bazen aynı yerde duracağız.

Bazen farklı taktikler izleyeceğiz.

Bazen biri salondan çıkacak, diğeri kalacak.

Bu, devletlerarası ilişkilerin sonu değildir.

Tam tersine, olgun devlet ilişkilerinin doğasında olan bir durumdur.

Asıl mesele, diplomatın koltuğunu halkın kalbinden çıkarmamaktır.

Çünkü bir koltuk boş kalabilir.

Bir diplomat salonda oturup kalabilir.

Bir hükümet herhangi bir konuda farklı bir taktik seçebilir.

Ama güzelim Azerbaycan ile çiçeğim Türkiye arasındaki ilişkileri boşaltmak isteyenlerin altına kendi ellerimizle koltuk koymak — işte asıl tehlike budur.

Bunu her şeyden önce Azerbaycanlı olan bizler anlamalıyız.

Türkiyeli kardeşlerimiz de öyle!

Çünkü bu iki halkın arasına en büyük mesafeyi tanklar değil, birbirimiz hakkında oluşturduğumuz yanlış algılar koyabilir.

Ve tarihte halkları çoğu zaman birbirinden ayıran şey büyük savaşlar olmamıştır.

Zamanında susturulmayan küçük, anlamsız ve zehirli sözler olmuştur…

Mirza Reşat Orbey

Kafkassam Editör
YAZAR

Kafkassam Editör

Yeni bir dünyaya uyanmak, dünyayı yeniden okumak isteyenler için, söylenecek sözü olanlar için merkezi Ankara’da olan KAFKASSAM’ı kurduk. Erivan, Bakü, Tiflis, Tebriz, Grozni, Moskova, Mahaçkale, Nazrin, Nalçik, Saratov, Ufa ve Sochi’de ofislerimiz temsilcilerimiz var. Kafkassam genelde kafkasya çalışmak için kuruldu Kafkasya genelinde çalışır. Ermenice Rusça Gürcüce İngilizce dillerinde yayın yapan kafkassam genç akademisyen ve stratejistlerle çalışmaya özen gösterir. KAFKASSAM’ın internet sitesi 2 Ocak 2010’da yayına girdi. İnternet sitesinde Kafkasya’daki ülkeler ve Türkiye ile ilişkileri hakkında makaleler, ropörtajlar, analizler ve yorumlara yer verilmektedir.

Yorum Yaz

Share a useful thought, question, or feedback.