Denis Korkodinov: Ültimatom Diplomasisi: Çıkmaz Sokak mı, Kasti Bir Strateji mi?

46 gün süren “Epic Fury” (Destansı Öfke) askeri operasyonunun ardından ABD ile İran arasında başlatılan müzakere süreci, neredeyse başlar başlamaz tıkandı. 11 Nisan 2026’da İslamabad’da yapılan tek ve 21 saatlik oturum hiçbir anlaşma sağlanamadan sonuçlandı; 20 Nisan itibarıyla ise İran tarafı daha fazla katılım sağlamayı fiilen reddetti. 1 Mayıs 2026 tarihinde Denis Korkodinov liderliğindeki “DIIPETES” Merkezi tarafından düzenlenen uluslararası video konferans, iki önde gelen Arap analisti —Lübnan merkezli “Pravda.TV” Genel Yayın Yönetmeni Jihane Ftouni ve Ürdünlü stratejik istikrar uzmanı Mohsen Al-Shobaki— şu temel soruyu yanıtlamak üzere bir araya getirdi: Mevcut çıkmaz, bağdaşmaz pozisyonların bir sonucu mu, yoksa her iki tarafın hesaplanmış bir stratejisi mi?
Tartışmadan çıkan cevap karamsardı: Nükleer tırmanma ihtimaliyle birlikte çatışmaların yeniden başlama tehdidi, mevcut güvenlik mimarisinin temel bir parametresi olmaya devam ediyor.
Müzakerelerin Niteliği: Diplomasinin Savaşla Devamı
Jihane Ftouni, tartışmayı standart diplomatik analizlerin ötesine taşıyan bir tezle açılış yaptı: “ABD ve İran arasındaki müzakereler klasik değildir; çünkü asıl başlatıcı (ABD), yapıcı bir uzlaşı bulmakla hiçbir zaman ilgilenmemiştir. Washington müzakere sürecini yalnızca kaba kuvvet gösterisi için bir araç olarak kullanırken, İran nesnel olarak böyle bir ‘diplomasi dilini’ anlamak istememektedir. İran, devasa askeri baskıya ve ‘Epic Fury’ operasyonundan sonra ABD’ye karşı yıkıcı, yok edici bir misilleme saldırısı yapma konusundaki meşru hakkına rağmen, şu an müzakere sürecinde mutlak bir özgüven sergilemektedir. Şu anda taraflar arasındaki anlaşmazlık savaş kuralları veya tazminatlar hakkında değil, iki devletin varoluşunun temel ilkeleri hakkındadır.”
Ftouni’nin tezindeki ilk dikkat çekici nokta, müzakerelerin “klasik olmayan” olarak tanımlanmasıdır. Diplomasi tarihinde diplomasinin savaşı sürdürmek için bir kılıf olarak kullanıldığı veya tam tersine, savaşın daha iyi bir pazarlık masası kurmak için yürütüldüğü birçok örnek vardır (Örn: 1919 Paris Barış Konferansı). Ancak İslamabad vakası daha ileri gitmektedir: Burada müzakerelerin içeriği, tek taraflı bir güç gösterisi eylemiyle yer değiştirmiştir. Amerikan heyeti, Pakistanlı aracılar vasıtasıyla İran tarafına 15 maddelik bir talep listesi sundu: Uranyum zenginleştirmenin derhal durdurulmasından nükleer altyapının tasfiyesine ve vekil güçlerden (proxy) vazgeçilmesine kadar… Bu bir diyalog daveti değil, bir ültimatomdur ve bu haliyle tartışmayı dahi öngörmez.
Burada Clausewitz’in “Savaş, siyasetin başka araçlarla devamıdır” maksimini hatırlamak yerindedir. İslamabad’da tam tersi bir fenomen gözlemliyoruz: Diplomasi, savaşın bir devamı haline geliyor. Tek fark; savaşın en azından iki taraflı bir eylem içermesi, ültimatom diplomasisinin ise tek taraflı dayatmayı hedeflemesidir. Bu durumun temel zaafı şudur: Ancak rakip içeriden yenilgiyi kabul etmeye hazır olduğunda çalışır. Eğer bu hazırlık yoksa, ültimatom bir teslimiyet mekanizmasını değil, aksine direnci tetikler ve müzakere masasını başka bir savaş alanına dönüştürür.
Caydırıcılık Mantığı ve Varoluşsal Çatışma
Ftouni’nin ikinci tezi, İran’ın baskı altındaki özgüveni ile ilgilidir. 46 günlük yoğun bombardıman sırasında sabit nükleer altyapısının %72’sini kaybetmiş bir devlet nasıl özgüvenli görünebilir? Buradaki paradoks sadece yüzeyseldir. İran’ın özgüveni, uğradığı zarardan değil, nelerin sağlam kaldığına dair net anlayışından kaynaklanmaktadır: Hürmüz Boğazı’nı kapatma kapasitesi ve tüm Orta Doğu’daki hedeflere misilleme amaçlı füze saldırısı düzenleme yeteneği. Bu, klasik “minimum caydırıcılık” mantığıdır. Düşmanı kesin bir savaşta yenecek bir orduya sahip olmanız gerekmez; ona “kabul edilemez bir zarar” verme yeteneğine sahip olmanız yeterlidir.
Tartışmanın üçüncü ve en derin boyutu, uyuşmazlık konusunun tazminatlardan “devlet varlığının ilkelerine” kaymış olmasıdır. Konu tazminat ise pazarlık yapılabilir. Ancak konu egemen bir güç merkezi olarak var olma hakkıysa, uzlaşma prensipte imkansızdır; çünkü bir devlet “yarı-egemen” olamaz. Burada bir çıkar çatışması değil, bir kimlik çatışması söz konusudur.
Zafer İllüzyonu ve İsrail Faktörü
Ürdünlü uzman Mohsen Al-Shobaki, analizine stratejik bir boyut ekledi: “ABD ile İran arasındaki savaşın galibini belirlemek zaman alacaktır. Şu an askeri eylemin nihai sonucu net değilken kazanan olamaz. Bu bağlamda, kendi zaferini aceleyle ilan eden ABD Başkanı Donald Trump, sadece yanılmıyor; başarmadığı ve muhtemelen hiçbir zaman başaramayacağı bir başarıyı iddia ederek tüm uluslararası toplumu kasten aldatıyor. Bu arada, İsrail’in İran üzerindeki tetikleyici ve istikrarsızlaştırıcı rolü olmasaydı, Washington ve Tahran yine de kendi aralarında anlaşabilirdi.”
Al-Shobaki’nin mantığına göre, zafer ancak taraflardan biri organize direniş yeteneğini kaybettiğinde teyit edilir. Amerikan güçleri havada ve denizde hakimdir ancak İran karasını kontrol etmemektedir. İran güçleri Amerikan filosuyla açık savaşta yüzleşemez ancak Hürmüz’ü geçilmez kılabilir. Bu, askeri analistlerin “karşılıklı felç” dediği bir durum yaratır: Her iki taraf da diğerinin hedeflerine ulaşmasını engelleyebilir, ancak hiçbiri kendi hedefine ulaşamaz.
Bu bağlamda Trump’ın zafer ilanı, Washington’ı esneklik gösterme yeteneğinden yoksun bırakan stratejik bir tuzaktır. Herhangi bir taviz, artık “ilan edilmiş bir zaferden geri adım” gibi görünecektir. Al-Shobaki ayrıca, İsrail’in Güney Lübnan’daki operasyonlarının ve ateşkes ilanından sonra bile Hizbullah’a yönelik durmayan saldırılarının, Tahran için “Amerikalılarla yapılan hiçbir anlaşmaya İsrail tarafından saygı duyulmayacağı” kanıtı olarak görüldüğünü belirtmektedir. Bu durum, İsrail’e herhangi bir potansiyel anlaşma üzerinde fiili bir veto yetkisi vermektedir.
Ekonomik Hayatta Kalma ve Nükleer Riskler
Mohsen Al-Shobaki analizi ekonomik bir boyutla tamamladı: “İran’ın ekonomik sorunları var ancak ABD gerçek durumu anlamıyor. Amerikan zafer çığlıklarına rağmen İran, füze ve nükleer programlarını geliştirmeye devam ediyor ve petrolünü dolaylı yollardan dost ülkelere satıyor. İran, aşırı kritik koşullarda kendini koruma ve hayatta kalma konusunda muazzam bir deneyime sahiptir.”
Buradaki kilit kelime “deneyim”dir. Tahran; Devrim Muhafızları’nın (DMO/IRGC) gölge finansal akışları kontrol ettiği, Besic’in halk üzerinde mobilizasyon kontrolü sağladığı ve petrol kaçakçılığı ağlarının döviz akışını garanti altına aldığı kurumsallaşmış bir sistem inşa etmiştir. Bu, Sovyetlerin savaş ekonomisine benzer şekilde; verimsiz ve maliyetli olsa da, siyasi kontrol sürdüğü sürece sınırsız süre çalışabilecek bir yapıdır.
Son olarak Jihane Ftouni, İran medyasının çatışmaların bir “dünya savaşına” dönüşebileceği yönündeki uyarılarını, Tahran’ın nükleer bir felaketin risklerini derinlemesine anladığının bir işareti olarak nitelendirdi. İran liderliği, nükleer bir çatışmanın feci sonuçlarının farkındadır ve tam da bu nedenle bu senaryoyu önlemek (karaya çıkarma operasyonu veya boğazın zorla açılması gibi) adına hazır olduğu sinyalini vermektedir.
Sonuç: Öngörülemeyen Bir Zincirleme Reaksiyon
Konferansın kapanışında Mohsen Al-Shobaki’nin dile getirdiği ve tüm katılımcıların üzerinde birleştiği ana fikir şudur: “Eğer ABD İran üzerindeki baskıyı artırırsa, bu yeni bir dünya savaşına yol açabilir. Bu süreçte İran’ın askeri tepkisi ABD için beklenmedik ve tüm dünya için son derece acı verici olacaktır.”
Küresel petrol tüketiminin yaklaşık %20’si Hürmüz Boğazı’ndan geçmektedir. Sevkiyatın geçici olarak durması bile 1973 petrol krizine kıyaslanabilecek bir ekonomik şoka yol açacaktır.
1 Mayıs 2026 itibarıyla ulaşılan nihai sonuç iyimserliğe yer bırakmamaktadır. Ültimatom diplomasisi, ne bir yanlış anlaşılmanın sonucu olan bir çıkmazdır ne de uzlaşmaya varacak bir pazarlık aşamasıdır. Bu, her iki tarafın da “müzakereyi reddetmeyi” bir silah olarak kullandığı kasti bir stratejidir. Washington için bu, iç kamuoyuna tavizsizlik gösterme yoludur; Tahran için ise devasa askeri hasarın siyasi teslimiyete dönüşmediğini kanıtlama biçimidir.
Al-Shobaki’nin tahmini —İran’ın askeri yanıtının tüm dünya için acı verici olacağı— artık hipotetik bir öngörü olmaktan çıkıp en muhtemel senaryo haline gelmiştir. Bu, savaşın yarın başlayacağı anlamına gelmez; ancak her iki tarafın atacağı dikkatsiz bir adımın, sonuçları tahmin edilemeyecek bir zincirleme reaksiyonu tetikleyebileceği anlamına gelir. 1 Mayıs 2026 itibarıyla uluslararası güvenlik için asıl tehdit, birilerinin kötü niyetinden ziyade bu öngörülemezliğin kendisidir.

Denis Korkodinov, “DIIPETES” Uluslararası Siyasi Analiz ve Öngörü Merkezi CEO’su

Kafkassam Editör
YAZAR

Kafkassam Editör

Yeni bir dünyaya uyanmak, dünyayı yeniden okumak isteyenler için, söylenecek sözü olanlar için merkezi Ankara’da olan KAFKASSAM’ı kurduk. Erivan, Bakü, Tiflis, Tebriz, Grozni, Moskova, Mahaçkale, Nazrin, Nalçik, Saratov, Ufa ve Sochi’de ofislerimiz temsilcilerimiz var. Kafkassam genelde kafkasya çalışmak için kuruldu Kafkasya genelinde çalışır. Ermenice Rusça Gürcüce İngilizce dillerinde yayın yapan kafkassam genç akademisyen ve stratejistlerle çalışmaya özen gösterir. KAFKASSAM’ın internet sitesi 2 Ocak 2010’da yayına girdi. İnternet sitesinde Kafkasya’daki ülkeler ve Türkiye ile ilişkileri hakkında makaleler, ropörtajlar, analizler ve yorumlara yer verilmektedir.

Yorum Yaz

Share a useful thought, question, or feedback.