Nikol Paşinyla Respublikaçılar Partiyası arasındakı gərginlik getdikcə qızışır

Türkiye’de dinlerarası diyolog fetöcülerden sonra Selefi RABITA tarafından yürütülüyor!

Rus televizyon: O gece NATO neden Erdoğan’a yönelik olası suikasta göz yumdu

Putin Merkel görüşmesi

İran’ın “Ötekileri” : IŞİD out Suudi Arabistan in

Manşet Üstü 13 Eylül 2016
626

Kafkassam analisti Çağatay Balcı, İran’ın son yıllardakı dış siyasetini Eurasia Diary için değerlendirdi. Balcı, sözkonusu ülkenin düşman olarak ele aldığı ‘varlıklar’ sayesinde kendi siyasetini nasıl yürüttüğünü analiz etti. İşte o yazı:

İran, yaklaşık 3-4 yıllık süre içerisinde dış politikasının temel argüman ve parametrelerine eklemeler gerçekleştirmiş, bu minvalde yeni stratejik ve bağlamsal açılımlar ortaya koymuştur. Şüphesiz, bu yeni anlayış ve açılımların oluşumunda Suriye krizi başat rol oynamıştır. Suriye krizinin İran’a sunduğu yeni dış politika parametreleri arasında odak noktayı teşkil eden olgular “mezhepsel” eksen ve bunun bir tamamlayıcısı olarak DAEŞ örgütüdür.

İran, Suriye krizi bünyesinde yaşanan gelişmeleri “mezhepsel çatışma” ve “saldırı altındaki Şiiliğin korunması” çerçevelerinde değerlendirmiş, DAEŞ terör örgütü ise bu bağlamın oluşumuna katkıda bulunmuştur. DAEŞ’in, söylemsel ve eylemsel boyutta Şiiliği ve Şiileri hedef alan yaklaşımı, İran’ın bu noktada kendisine “koruyuculuk” rolü biçmesini sağlamış ve bu itibarla “tekfirci terörizmle mücadele” söylemi üzerine inşa ettiği bölgesel politikasını bir çok sahada nüfuz alanı yaratma argümanı olarak işlevsel hale getirmiş, ayrıca, uluslararası alanda “terörizmle mücadele partneri” imajı ile prestij kazanmıştır.

2014-2015 yıllarında bu bölgesel politikasının yansımaları niteliğinde bir çok girişim gerçekleştiren İran, gerek medya/algı düzleminde gerekse fiili olarak “terörizmle mücadele” argümanı ile bölgede ve uluslararası alanda etkinlik kazanmış, DAEŞ’in bu dönemdeki faaliyetleri İran’ın, “Şiiliğin ve Şiilerin koruyucusu” ve “Terörizmle mücadele eden ülke” rolünü pekiştirmiştir. İran’ın bu güvenlikleştirme (tehdit algısının oluşması neticesinde kendisini koruyucu ve tehdit ile mücadele eden aktör olarak sunma teorisi) hamlesi, bölgesel bağlamın yanı sıra ülke içerisinde de yansımalarını göstermiş, İran medyasında yer alan bir çok haberde İran içerisinde faaliyet gösteren yüzlerce DAEŞ mensubu ve sempatizanının yakalandığı, takip edildiği yönünde vurgular yapılarak iç kamuoyuna yönelik olarak da bu tehdidin varlığı hissettirilmek istenmiştir.

2016 yılına gelindiğinde DAEŞ’e yönelik baskı ve operasyonların artması örgütün güç kaybetmesine ve dolayısıyla bölgesel açıdan arz ettiği büyük tehdit niteliğinin sınırlanmasına neden olmuştur. Yine bu dönemde, Türkiye’nin kısa bir zaman önce başlattığı “Fırat Kalkanı” operasyonu da DAEŞ’in bölgedeki etkinliğine büyük darbe vurmuştur. Bu durum İran açısından, bölgesel konjonktürün yeniden değerlendirilmesi gereksinimini doğurmuş, bu bağlamda İran, uzun süredir stratejisinin “ötekisini/düşmanı”nı teşkil eden DAEŞ’in güç kaybı ve tehdit kapasitesinin azalması üzerine yeni konjonktüre uygun yeni bir “öteki” arayışı ile bölgesel stratejisinde güncelleme yapmıştır. Söz konusu yeni “öteki”, Yemen krizinde yaşanan Proxy war (vekalet savaşı) ekseninde dolaylı düşmanı olan Suudi Arabistan’dır. İran ve Suudi Arabistan arasındaki gerilim, Yemen krizi ile tırmanmış, Suudi Arabistan’ın Şii din adamına idam cezası öngörmesi ile doruğa çıkmış ve halihazırda son derece olumsuz bir tablo arz etmektedir. İran açısından potansiyel “öteki” argümanı alanı olan bu gerilimli tablo, DAEŞ’in tehdit kapasitesinin sınırlanması ile işlevselleştirilmeye başlanmış, yakın zamanda, İran’lı resmi yetkililerin ve İran medyasının söylemlerinde, 2015 yılında Mina’da yaşanan Hac faciası kendisini göstermeye başlamıştır. Mina faciasının sorumlusunun Suudi Arabistan olduğunu vurgulayan İran, bu facianın sorumlularının bulunması ve cezalandırılmasının takipçisi olacaklarını, hatta Hac yönetiminin Suudi Arabistan’dan alınması gerektiğini savunmaktadır. Aynı zamanda, yine bu söylemlere paralel olarak Suudi Arabistan’ın Yemen’de savaş suçları işlediği, kaos ve şiddet ortamı yarattığı, bölgede terörizmi beslediği gibi söylemler de kendisini göstermektedir. Suudi Arabistan’a yönelik bu suçlamaların karşısında İran kendisini bu “tehdit” ile mücadelenin baş aktörü olarak konumlandırmaktadır. İran’ın Suudi Arabistan’a yönelik bu tavrına karşılık Suudi Arabistan’dan da İran’a ve hatta Şiilere yönelik olarak ortaya konan ve hakarete varan yaklaşımlar gerilimi tırmandırmakta, İran’ın “jeo-mezhepsel güvenlikleştirme” stratejisine etkinlik kazandırmaktadır.

Bölge açısından son derece tehlikeli sonuçlara yol açabilecek olan bu gerilim hattının, iki devlet arasındaki sorun olarak nitelendirilmesi ve algılanması, bölgedeki etnik ve mezhepsel mozaiğin kaosa sürüklenmemesi açısından hayati öneme sahiptir. Bölge halklarının, İran ya da Suudi Arabistan’ı etnik ya da mezhepsel temsilci veya bir cephe olarak algılamaları bölgenin kaosa sürüklenmesine yol açacaktır. Bu bağlamda, çatışma halindeki bu iki ülkenin uyguladığı algı yönetimi stratejilerine karşı bilinçlilik ve itidal halinin korunması elzemdir.

Kafkassam Analisti, Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Enstitüsü Öğrencisi Çağatay Balcı

Yorumlar