Toplumların geçmişleriyle kurdukları bağ, bugünkü siyasal ve kültürel kimliklerinin en temel belirleyicisidir. Tarihsel figürlerin ve dönüm noktalarının değerlendirilmesi, yalnızca geçmişe dair bir muhasebe değil, aynı zamanda geleceğe yön veren bir pusuladır. Bu bağlamda, ulusların varoluş krizlerinde rol oynamış liderlerin hafızalardaki yeri, o ulusların rasyonel tarih bilincini ölçen kritik bir kıstastır. Avrupa tarihinin en derin kırılmalarından biri olan Vichy Fransası dönemi ile Türk tarihinin dönüm noktası olan Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’in kuruluşu, liderlik ve toplumsal vefa ekseninde çarpıcı bir tezat sunmaktadır.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi işgaline uğrayan Fransa, Mareşal Philippe Pétain önderliğinde işbirlikçi bir rejim (Vichy Hükümeti) kurmuştur. Birinci Dünya Savaşı’nda “Verdun Kahramanı” olarak ulusal bir simge haline gelen Pétain, İkinci Dünya Savaşı’nda ise ülkesini düşmana teslim eden ve Nazi rejimiyle aktif işbirliği yapan bir figüre dönüşmüştür. Savaşın ardından kurulan mahkemede vatan hainliğinden yargılanan Pétain, suçlu bulunarak idam cezasına çarptırılmıştır.
Ancak dönemin geçici hükümet başkanı General Charles de Gaulle, Pétain’in Birinci Dünya Savaşı’ndaki tarihi hizmetlerini ve ileri yaşını göz önünde bulundurarak idam cezasını müebbet hapse çevirmiştir. De Gaulle’ün bu kararı, Pétain’i aklama amacı taşımamış; aksine, eski bir ulusal kahramanın kurşuna dizilerek bir “mağduriyet simgesi” haline gelmesini engelleme ve bölünmüş Fransız toplumunda yeni bir iç çatışmayı önleme stratejisine dayanmıştır. Buna karşılık, geçmişinde hiçbir askeri veya ulusal kredisi bulunmayan, Nazilerle ideolojik ve rasyonel işbirliğini en uç noktaya taşıyan Başbakan Pierre Laval ise kurşuna dizilerek idam edilmiştir.
Fransa örneğindeki teslimiyet ve işbirlikçilik modelinin tam karşısında, Türk tarihinin en büyük varoluş mücadelesi yer almaktadır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk, tamamen işgal edilmiş, orduları dağıtılmış ve haritadan silinmek istenen bir imparatorluğun küllerinden; tam bağımsız, egemenliği saraydan alarak millete devreden modern bir ulus devlet inşa etmiştir. Atatürk’ün mirası, yalnızca askeri bir zaferle sınırlı kalmamış; gerçekleştirdiği devrimlerle tebaa kültüründen vatandaşlık bilincine geçişi sağlamıştır.
Fransız toplumu, ülkesini düşmana teslim eden bir liderin (Pétain) geçmiş başarılarına hukuki ve asgari bir saygı gösterirken, onu tarihsel olarak karanlık sayfalara mahkum etmiştir. Türkiye’de ise tam aksine, millete bir devlet, bir cumhuriyet ve onurlu bir kimlik kazandıran kurucu lider Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e yönelik sistemsel saldırıların devam etmesi, derin bir rasyonel tarih bilinci eksikliğine işaret etmektedir.
Atatürk’ün şahsına ve mirasına yönelik modern dönemdeki saldırıların temel motivasyonu, salt bir tarihsel figür eleştirisi değildir. Bu saldırılar, Atatürk’ün temsil ettiği yapısal ve düşünsel dönüşüme karşı duyulan ideolojik reaksiyonun bir tezahürüdür. Saldırıların hedef aldığı temel sütunlar şunlardır:
1. Laiklik ve aklın-bilimin rehberliği,
2. Kadın-erkek eşitliği ve çağdaş hukuk düzeni,
3. Kul veya tebaa olmak yerine, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesiyle bireyin vatandaşlık statüsü kazanması.
Bu bağlamda ortaya çıkan en büyük tarihsel ironi, Atatürk’e ve onun kurduğu cumhuriyete en sert eleştirileri yönelten odakların, bu eleştirileri yapabilme özgürlüklerini, ifade hürriyetlerini ve üzerinde bağımsızca yaşadıkları vatan toprağını bizzat Atatürk’ün kurduğu o modern sisteme borçlu olmalarıdır. Kurucu irade olmasaydı, bugün bu saldırıları gerçekleştirenlerin ne bağımsız bir vatandaşlık kimliği ne de seslerini duyurabilecekleri kurumsal bir kürsüleri bulunacaktı.
Fransa’nın Vichy dönemiyle hesaplaşması, bir ulusun işbirlikçiliği nasıl tasfiye ettiğini ve geçmiş kredileri nasıl rasyonel bir dengeyle yönettiğini göstermektedir. Türkiye örneğinde ise, yok olmak üzere olan bir toplumu muasır medeniyetler seviyesine taşıyan kurucu lidere yönelik saldırılar, toplumsal hafızanın ve rasyonel tarih eğitiminin önemini bir kez daha ortaya koymaktadır. Atatürk’ün vizyonu ve kurduğu Cumhuriyet, bu topraklarda bağımsızlığın, bilimin ve insan onurunun en büyük güvencesidir. Gelecek nesillere bu tarihsel gerçeği doğru aktarmak, toplumsal barışın ve ulusal varlığın sürdürülebilirliği için kaçınılmaz bir sorumluluktur.
NURİ CEM TABANLI
NURİ CEM TABANLI: TARİHSEL MİRAS VE KURUCU İRADEYE SAYGI: VICHY FRANSASI VE TÜRKİYE CUMHURİYETİ ÜZERİNDEN BİR KARŞILAŞTIRMA

