7 Ağustos 2026’da imzalandığı belirtilen Mekke Ortak Savunma Anlaşması, ABD’nin Orta Doğu’daki askerî varlığını azaltabileceğine ilişkin işaretlerin ve bölgesel güvenlik mimarisinin yeniden şekillendiği bir dönemin önemli gelişmelerinden biri olarak değerlendirilebilir. Anlaşma, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki güvenlik iş birliğinin yanı sıra Riyad’ın savunma kapasitesini güçlendirme arayışını, bölgesel aktörlerin değişen tehdit algılarını ve Ankara’nın gelecekte üstlenebileceği rolü de gündeme getirmektedir. Bununla birlikte, anlaşmanın kapsamı, yürürlüğe giriş koşulları ve taraflara yüklediği askerî yükümlülükler resmî belgeler üzerinden ayrıca doğrulanmalıdır.
Anlaşmanın temel niteliği, sunulan değerlendirmede bir taarruz ittifakından ziyade kolektif savunma ve caydırıcılık mekanizması olarak ele alınmaktadır. Ancak böyle bir iş birliğinin siyasi niyet beyanından fiilî askerî yükümlülüğe dönüşmesi, tarafların iç hukuk süreçlerine, parlamentolarının yetkilerine ve askerî angajman kurallarına bağlıdır. Türkiye açısından özellikle TBMM’nin yetkileri ve gerekli hâllerde asker gönderilmesine ilişkin tezkere süreçleri belirleyici olacaktır. Pakistan’ın Suudi Arabistan’a asker gönderdiğine ilişkin gelişmelerin Türkiye’nin karar alma sürecinden önce sahada yeni bir denge oluşturması ise Ankara bakımından bir oldubitti riski doğurabilir. Türkiye’nin kendi stratejik takvimini koruması, ittifak içindeki yükümlülüklerini önceden belirlenmiş ve hukuken tanımlanmış sınırlar içinde değerlendirmesi bu nedenle önemlidir.
Türkiye’nin muhtemel askerî katkısında belirleyici mesele, caydırıcılık sağlamak ile doğrudan savaşa taraf olmak arasındaki sınırın korunmasıdır. Ankara’nın Suudi Arabistan’ın egemenlik sınırları içindeki savunma kapasitesini güçlendirmeye odaklanması; hava savunması, erken uyarı, istihbarat paylaşımı, teknik destek ve kritik altyapının korunması gibi alanlarda iş birliği geliştirmesi, Yemen’de aktif kara savaşına katılmasına kıyasla farklı bir stratejik çerçeve oluşturur. Böyle bir yaklaşım, Suudi Arabistan’ın güvenliğine katkıda bulunurken Türkiye’nin bölgesel çatışmalarda hareket alanını korumasına da imkân verebilir. Bununla birlikte, savunma amaçlı bir konuşlandırmanın dahi saldırıya uğraması veya karşı saldırı kararlarına dâhil olması hâlinde çatışmanın kapsamını genişletme riski vardır. Bu nedenle görev tanımı, kuvvetlerin kullanım koşulları, komuta ilişkileri ve geri çekilme şartları açık biçimde belirlenmelidir.
Suudi Arabistan’ın güvenlik arayışı da bu çerçevede ele alınmalıdır. Ülkenin ekonomik kaynakları ve modern silah sistemleri, tek başına bütün tehditleri etkisiz hâle getirmeye yetmemektedir. Özellikle insansız hava araçları, füzeler ve düşük maliyetli asimetrik saldırılar, yüksek maliyetli savunma sistemleri kullanan devletler için ciddi sorunlar yaratmaktadır. Enerji tesisleri, havaalanları ve diğer stratejik altyapının tehdit altında bulunması, yalnızca fiziksel güvenlik bakımından değil, yatırımcı güveni, ekonomik istikrar ve yönetimin kamuoyuna verdiği güvenlik mesajları açısından da önem taşır.
Böyle bir ortamda Türkiye ve Pakistan gibi ortaklarla güvenlik iş birliği geliştirmek, Riyad’a savunma kapasitesini güçlendirme ve krizlere karşı dayanıklılığını artırma fırsatı sunabilir. Ancak dışarıdan sağlanan caydırıcılığın kalıcı güvenliğe dönüşmesi, Suudi Arabistan’ın kendi savunma kurumlarını, erken uyarı sistemlerini, kriz yönetimi kapasitesini ve stratejik karar alma mekanizmalarını geliştirmesine bağlıdır. Bir devletin bölgesel güç hâline gelmesi, yalnızca ittifaklara veya silah tedarikine değil, bu araçları bağımsız ve tutarlı bir güvenlik politikası içinde kullanabilmesine de dayanır.
Türkiye açısından asıl stratejik mesele, Suudi Arabistan’ın güvenliğine katkıda bulunurken bölgesel çatışmaların doğrudan tarafı hâline gelmemektir. Orta Doğu’daki rekabet yalnızca devletler arasındaki askerî mücadelelerden ibaret değildir; mezhepsel gerilimler, devlet dışı silahlı aktörler, enerji kaynakları ve dış güçlerin bölgesel hesapları da bu rekabeti şekillendirmektedir. Türkiye’nin Suudi Arabistan’la savunma iş birliği geliştirmesi, otomatik olarak İran karşıtı bir blok içinde yer alması anlamına gelmemelidir. Ankara’nın Tahran’la iletişim kanallarını açık tutması, Yemen’deki çatışmanın taraflarıyla diplomatik temasları desteklemesi ve Körfez ülkeleri arasındaki gerilimlerin azaltılmasına katkıda bulunması, askerî caydırıcılığın diplomatik bir çerçeveyle tamamlanmasını sağlayabilir.
Bu yaklaşımın daha geniş hedefi, ABD’nin bölgedeki askerî varlığını azaltması durumunda ortaya çıkabilecek güvenlik boşluğunun yalnızca yeni bir dış güç tarafından doldurulmasını önlemektir. Türkiye’nin bölgesel güvenlik mimarisine ilişkin stratejik çıkarı, Orta Doğu ülkelerinin kendi güvenliklerini daha fazla üstlenebildiği, karşılıklı saldırmazlık ilkelerinin güçlendiği ve krizlerin doğrudan savaşa dönüşmesini engelleyen mekanizmaların oluşturulduğu bir düzenin gelişmesidir. Bunun gerçekleşmesi, yalnızca Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki iş birliğiyle sınırlı kalamaz; İran dâhil olmak üzere bölgedeki diğer önemli aktörlerle de sürdürülebilir iletişim kurulmasını gerektirir.
ABD’nin Hint-Pasifik bölgesine, özellikle Çin’le rekabete daha fazla ağırlık vermesi, Orta Doğu’daki güvenlik sorumluluklarının yeniden dağıtılmasına yönelik baskıyı artırabilir. Ancak ABD’nin bölgeden bütünüyle çekileceği veya mevcut güvenlik düzeninin kısa sürede ortadan kalkacağı varsayımı kesin bir olgu olarak kabul edilmemelidir. Washington’ın askerî varlığını azaltması, bazı görevlerini müttefiklerine devretmesi veya bölgesel krizlere müdahale biçimini değiştirmesi farklı senaryolardır. Türkiye’nin stratejisi, tek bir çekilme varsayımına değil, ABD’nin bölgedeki rolünün farklı düzeylerde değişebileceği ihtimallerine dayanmalıdır.
Çin ve İsrail gibi aktörlerin bölgesel gelişmelerdeki hesapları da bu güç mücadelesinin bir parçasıdır. Çin, enerji güvenliği ve ticaret yollarının istikrarıyla ilgilenirken ABD’nin askerî kaynaklarını hangi bölgelerde kullanacağı da küresel rekabet açısından önem taşır. İsrail ise İran’la ilişkileri, kendi güvenlik algısı ve bölgesel askerî dengeler doğrultusunda hareket etmektedir. Bununla birlikte, bu aktörlerin Husiler gibi silahlı grupların saldırılarını doğrudan yönlendirdiği veya çatışmaları özellikle ABD’yi Orta Doğu’da tutmak amacıyla körüklediği iddiası, somut kanıtlarla desteklenmediği sürece bir hipotez olarak ele alınmalıdır. Bölgesel krizleri küresel güç rekabetiyle ilişkilendirmek analitik açıdan yararlıdır; fakat bütün gelişmeleri tek bir gizli stratejinin sonucu olarak açıklamak, yerel aktörlerin kendi hedeflerini ve kararlarını gözden kaçırabilir.
Bu çerçevede Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın Türkiye açısından taşıdığı anlam, yalnızca Suudi Arabistan’la askerî dayanışma geliştirilmesinden ibaret değildir. Mesele, Ankara’nın değişen bölgesel dengelerde ne ölçüde sorumluluk üstleneceği, bu sorumluluğu hangi hukuki ve askerî sınırlar içinde yerine getireceği ve caydırıcılık ile diplomasi arasındaki dengeyi nasıl kuracağıdır. Türkiye’nin savunma katkısını açık görev tanımlarıyla sınırlandırması, kendi karar alma mekanizmalarını koruması ve diplomatik temaslarını sürdürmesi, bölgesel bir çatışmaya istemeden sürüklenme riskini azaltabilir.
Sonuç olarak Türkiye için temel stratejik tercih, askerî gücünü bölgesel çatışmaların içine çeken bir unsur hâline getirmek yerine, saldırıları caydıran ve diplomatik çözüm için alan açan bir kapasite olarak kullanmaktır. Mekke Anlaşması bu yönde bir iş birliği zemini sunuyorsa, başarısı yalnızca askerî birliklerin konuşlandırılmasıyla değil, çatışmanın genişlemesini önleyip önleyemediğiyle de değerlendirilmelidir. Türkiye’nin uzun vadeli çıkarı, Suudi Arabistan’ın güvenliğine katkıda bulunurken İran’la diyalog imkânını korumak, Yemen’deki savaşın yayılmasını önlemek ve Orta Doğu’da dış güçlere bağımlılığı azaltan, bölge ülkelerinin ortak sorumluluğuna dayalı bir güvenlik düzeninin gelişmesini desteklemektir.

