Mira Hasanova: Türkiye ile ilişkilerde kırmızı çizgi nerede?

İran çevresinde tırmanan gerilim, Rusya-Ukrayna Savaşı’nın devam etmesi ve Güney Kafkasya’da jeopolitik rekabetin yoğunlaşması, Azerbaycan ile Türkiye’nin stratejik ortaklıklarını daha da güçlendirmesini gerekli kılıyor. Ancak bu ortaklığın sağlamlığı, temel bir ilkeye bağlı: Tarafların birbirlerinin egemenliğine ve ulusal çıkarlarına saygı göstermesi.

Uluslararası siyasette, uzun yıllardır müttefik olan ülkeler bile değişen jeopolitik koşullar nedeniyle ilişkilerini yeniden değerlendirmek zorunda kalabilir. Bu durum, mutlaka aşılması imkânsız bir anlaşmazlığın ortaya çıktığı anlamına gelmez. Bazen değişen bölgesel dengeler, müttefiklerin birbirlerinin önceliklerini ve sınırlarını yeniden anlamasını gerektirir. Güney Kafkasya bugün tam da böyle bir dönemden geçiyor.

İran çevresindeki gerilim, Rusya-Ukrayna Savaşı ve bölgesel nüfuz mücadelesi, dış politika kararlarının maliyetini artırıyor. Birden fazla güç merkezinin çıkarlarının kesiştiği bu coğrafyada Azerbaycan’ın dikkatli ve dengeli bir diplomasi yürütmesi her zamankinden daha önemli.

Bu çerçevede, Türkiye’de iktidar çevresinden bazı isimlerin Azerbaycan’ın politikalarına ilişkin açıklamaları etrafında yaşanan tartışma da dikkat çekiyor. İktidardaki Yeni Azerbaycan Partisi’nin (YAP) verdiği yanıtın temelinde, iki ülke arasındaki özel ilişkinin Azerbaycan’ın bağımsız karar alma hakkını ortadan kaldırmadığı düşüncesi bulunuyor.

Ancak bu tartışmayı Ankara ile ilişkileri zedelemek için bir gerekçeye dönüştürmek de doğru olmaz. Mevcut uluslararası koşullar, her iki taraftan siyasi sorumluluk, karşılıklı saygı ve görüş ayrılıklarını ortak stratejik çıkarlardan ayırabilme becerisi bekliyor.

Bugün asıl mesele, belirli bir tartışmada kimin haklı olduğundan çok, artan bölgesel riskler karşısında Azerbaycan-Türkiye ittifakının nasıl korunacağı ve güçlendirileceğidir.

Bağımsızlıktan vazgeçmeden birlik

“Tek millet, iki devlet” sözü, uzun yıllardır Azerbaycan-Türkiye ilişkilerinin temel sembollerinden biri. Bu ifade, iki halk arasındaki tarihsel, kültürel ve dilsel yakınlığın yanı sıra güvenlik, enerji, ulaştırma ve ekonomi alanlarındaki stratejik iş birliğini de yansıtıyor. Her iki ülkenin liderliği de bu ortaklığı sık sık vurguluyor.

Azerbaycan açısından Türkiye ile ortaklık stratejik önem taşıyor. Türkiye için de güçlü, istikrarlı ve bağımsız bir Azerbaycan, Güney Kafkasya’da ve daha geniş Avrasya coğrafyasında önemli bir ortak.

Bununla birlikte, bir ittifakın gücü anlaşmazlıkların hiç yaşanmamasıyla değil, ortaya çıkan görüş ayrılıklarının ortak çıkarlara zarar vermeden yönetilebilmesiyle ölçülür.

Azerbaycan’ın kendi ordusu, diplomatik kapasitesi ve bağımsız dış ekonomik politikası bulunuyor. Bakü; coğrafi konumunu, güvenlik ihtiyaçlarını ve ulusal çıkarlarını gözeterek İsrail, İran, Rusya, Türkiye ve Batılı ülkelerle ilişkilerini sürdürüyor.

Bu çok yönlü dış politika yaklaşımı, Ankara’dan uzaklaşma olarak değerlendirilmemeli. Aksine, Azerbaycan’ın farklı güç merkezleriyle ilişki kurabilmesi, Türkiye ile iş birliğinin imkânlarını da genişletebilir ve bölgenin krizlere karşı dayanıklılığını artırabilir.

Ancak eşit ortaklık, karşılıklılık gerektirir. Türkiye’nin kendi çıkarlarını savunma ve uluslararası gelişmeler hakkındaki değerlendirmelerini müttefikiyle paylaşma hakkı olduğu gibi Azerbaycan’ın da kendi tutumunu bağımsız biçimde belirleme hakkı vardır. İstişare ve eş güdüm ittifakı güçlendirirken tarafların her konuda otomatik olarak aynı çizgide hareket etmesini beklemek gereksiz gerilimlere yol açabilir.

Bu nedenle Bakü ile Ankara arasındaki görüş ayrılıkları, karşılıklı güvensizlik gerekçesi olarak değil, diyalog yoluyla ele alınması gereken meseleler olarak görülmelidir.

İran faktörü: Neden ihtiyatlı hareket edilmeli?

Güney Kafkasya açısından en önemli belirsizliklerden biri, İran çevresindeki çatışmanın genişleme ihtimalidir.

Azerbaycan için bu durum doğrudan bir güvenlik meselesi. Ülkenin İran’la ortak sınırı, ekonomik ilişkileri ve ulaşım bağlantıları bulunuyor. İran’da yaşayan milyonlarca etnik Azerbaycanlının varlığı da bölgesel gelişmeler değerlendirilirken göz önünde bulundurulması gereken bir unsur.

Öte yandan Bakü, uzun yıllardır İsrail ile yakın ilişkiler yürütüyor ve İsrail’le ciddi görüş ayrılıkları bulunan Türkiye ile stratejik iş birliğini sürdürüyor. Bu tablo, Azerbaycan’ın dış politika kararlarını dikkatle değerlendirmesini gerektiriyor. Özellikle Bakü’nün herhangi bir adımının Tahran’a karşı yürütülen askerî bir çatışmaya katılım olarak yorumlanabileceği durumların önüne geçilmesi önem taşıyor.

Çatışmanın mutlaka Güney Kafkasya’ya yayılacağını veya herhangi bir komşu ülkenin Azerbaycan’ı savaşa çekmeye çalıştığını şimdiden söylemek mümkün değil. Ancak risklerin ciddiyeti, farklı senaryolara hazırlıklı olmayı zorunlu kılıyor.

Bu koşullarda Azerbaycan’ın öncelikleri; gerilimin tırmanmasını önlemek, İran’la iletişim kanallarını açık tutmak ve kendi topraklarının ülkenin güvenliğini tehdit edebilecek askerî eylemler için kullanılmasını engellemek olmalı.

Aynı yaklaşım Türkiye ile ilişkilerde de geçerli. Ankara ile askerî ve siyasi iş birliği, Azerbaycan’ın savunma kapasitesini güçlendirmeli ve bölgesel istikrara katkı sağlamalı. Bununla birlikte, Azerbaycan’ın belirli krizlere müdahil olup olmayacağına ilişkin kararlar, kendi tehdit değerlendirmesine ve ulusal çıkarlarına dayanmalı.

Bu, müttefikliğe bağlılığın zayıflaması değil, ortaklığa sorumlu yaklaşılması anlamına gelir.

Türkiye’nin de bölgede büyük çaplı bir savaşın önlenmesinde önemli çıkarları bulunuyor. Böyle bir savaş Türkiye’nin sınırlarını, ekonomisini, ticaret güzergâhlarını ve iç güvenliğini etkileyebilir. Dolayısıyla Ankara ile Bakü’nün gerilimi önlemek için eş güdüm içinde hareket etmesi, bölgesel istikrar açısından önem taşıyor.

Güçlü bir ittifak, kriz anında ortağını sorgulamadan takip etmekle değil, her iki ülkeye de zarar verebilecek krizleri birlikte önleyebilmekle kendini gösterir.

Rusya faktörü ve diplomatik hareket alanı

Rusya ile ilişkiler de Azerbaycan açısından karmaşık bir denge gerektiriyor. Güney Kafkasya, Moskova’nın, Ankara’nın ve diğer dış aktörlerin çıkarlarının kesiştiği; zaman zaman çatıştığı, zaman zaman da pragmatik iş birliği imkânları yarattığı bir bölge olmaya devam ediyor.

Türkiye’nin politikası bu açıdan açıklayıcı bir örnek sunuyor. Ankara, Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü destekliyor ve bu ülkeye askerî yardım da dâhil olmak üzere çeşitli alanlarda destek sağlıyor. Buna karşılık Rusya ile diplomatik ilişkilerini ve önemli ticari-ekonomik bağlarını da sürdürüyor.

Bu yaklaşım, devletler arasındaki ciddi siyasi anlaşmazlıkların her zaman bütün ilişkilerin kesilmesini gerektirmediğini gösteriyor. Ülkeler diplomatik kanalları açık tutmaya, ekonomik çıkarlarını korumaya ve sonuçları kontrol edilmesi güç adımlardan kaçınmaya çalışıyor.

Azerbaycan da geleneksel olarak benzer bir esneklik sergiliyor. Bugün Bakü, karmaşık uluslararası koşullarda komşularıyla işleyen ilişkilerini korumak, ulaşım koridorlarını geliştirmek ve uluslararası iş birliğini genişletmek istiyor. Güney Kafkasya’nın bölgesel güçler arasında doğrudan bir çatışma alanına dönüşmesi Azerbaycan’ın çıkarlarına hizmet etmiyor.

Bu nedenle Bakü’nün diplomasisi, müttefikler ve komşular arasında “ya hep ya hiç” biçiminde bir tercihe dayanmıyor. Amaç, bir ülkeyle iş birliğinin başka bir ülkeyle ilişkileri sürdürmeye engel oluşturmadığı bir denge kurmak.

Elbette bu hareket alanının sınırları var. Güvenlik yükümlülükleri, uluslararası hukuk ve ikili anlaşmalar, devletlerin tercihlerini etkiliyor. Ancak özellikle jeopolitik çalkantı dönemlerinde diplomatik seçeneklerden erkenden vazgeçmemek büyük önem taşıyor.

Türk Devletleri Teşkilatı zirvesi: Bölgesel dayanıklılık için fırsat

Bu gelişmeler ışığında, 30 Ekim’de Ankara’da düzenlenmesi planlanan Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) zirvesi özel bir önem taşıyor.

TDT; ticaret, ulaştırma bağlantıları, enerji iş birliği ve teknoloji alanlarında önemli bir potansiyele sahip. Azerbaycan açısından teşkilat, ülkenin coğrafi konumu ve Orta Asya, Türkiye ve Avrupa pazarları arasında bir köprü işlevi görmesi nedeniyle özellikle değerli.

Bununla birlikte, Türk devletleri arasındaki bütünleşmenin bazı siyasetçilerin savunduğu “yeni Osmanlıcılık” türü siyasi projelerle özdeşleştirilmesi doğru bir yaklaşım değil. Ekonomik ve stratejik iş birliğinin somut sonuçları, bu tür ideolojik yorumlardan ayrı değerlendirilmelidir.

Orta Koridor’un güçlendirilmesi, altyapı yatırımlarının artırılması ve ekonomik önceliklerin uyumlaştırılması, teşkilat üyelerinin dayanıklılığını artırabilir. Uluslararası ticaret güzergâhlarının istikrarsızlaştığı bir dönemde bu mesele, yalnızca ekonomik değil, uzun vadeli güvenlik açısından da önem taşıyor.

Ancak Türk devletleri arasındaki eş güdümün yalnızca teşkilat üyeleriyle sınırlı kalmaması gerekiyor. TDT, karşılıklı yarar sağlayan ilişkileri geliştirerek, bölgesel gerilimleri azaltarak ve bütünleşmenin üçüncü ülkelerle zorunlu olarak çatışma anlamına gelmediğini göstererek daha geniş bir coğrafyada istikrara katkıda bulunabilir.

Bakü açısından önemli olan, bölgesel bütünleşmenin katılımcı ülkelerin hareket alanını daraltması değil, genişletmesidir. Ortak projeler ekonomik dayanıklılığı artırmalı, diplomatik konumları güçlendirmeli ve bağımsız kalkınma için yeni fırsatlar yaratmalı.

Yaklaşan zirvenin İran’a veya Rusya’ya karşı düzenlendiğini varsaymak için elde yeterli gerekçe bulunmuyor. Bu nedenle toplantıyı baştan çatışmacı bir gündem üzerinden değerlendirmek yerine, açıklanacak somut kararları, girişimleri ve iş birliği önerilerini incelemek daha sağlıklı olacaktır.

Zirvenin önemli sonuçlarından biri, Türk dünyasındaki bütünleşmenin yeni ayrışma çizgileri oluşturmak yerine kalkınmaya, güvenliğe ve karşılıklı saygıya hizmet ettiğinin gösterilmesi olabilir.

Stratejik ortaklık, barışın bir unsuru olmalı

Mevcut uluslararası koşullarda Azerbaycan’ın güçlü müttefiklere, komşularıyla istikrarlı ilişkilere ve bağımsız diplomasi için mümkün olan en geniş hareket alanına ihtiyacı var. Bu hedefler birbirini dışlamıyor. Aksine, birlikte ele alındıklarında Azerbaycan’ın büyük güçler arasındaki rekabet karşısında istikrarını korumasına yardımcı olabilirler.

Bu nedenle Bakü ile Ankara arasındaki ilişkiler, münferit ve tartışmalı açıklamalar üzerinden değil, iki ülkenin ortak çıkarları çerçevesinde değerlendirilmelidir. Görüş ayrılıkları yaşanabilir; ancak bunlar güvenlik, ekonomi ve bölgesel kalkınma alanlarındaki ortaklığı gölgelememelidir.

Karşılıklı kuşkuları artıracak veya dış aktörlere iki ülke arasındaki farklılıkları kendi çıkarları doğrultusunda kullanma fırsatı verecek söylemlerden kaçınmak özellikle önemli. Bu, ilkeli tutumdan vazgeçmek anlamına gelmez. Egemenliğin korunması ile müttefiklere saygı gösterilmesi birbirini tamamlamalıdır.

Azerbaycan, Türkiye ile ittifakını sürdürmek adına bağımsız dış politikasından vazgeçmek zorunda değildir. Aynı şekilde, bazı siyasi aktörlerin tartışmalı açıklamaları nedeniyle Ankara ile stratejik ortaklığın bütünüyle sorgulanması da doğru olmaz.

Asıl kırmızı çizgi, Azerbaycan ile Türkiye arasındaki görüş ayrılıkları değil; eşit ortaklık anlayışı ile bir müttefikin bağımsız karar alma hakkını sınırlama girişimleri arasındaki sınırdır.

Yaklaşan TDT zirvesi, iki ülke arasındaki yakınlığın ulusal çıkarların terk edilmesini gerektirmediğini, aksine ortak sorunlara birlikte çözüm üretme kapasitesini güçlendirdiğini göstermek için bir fırsat olabilir.

“Tek millet, iki devlet” ilkesi, iki ülkenin de güçlü, bağımsız ve birbirine güvenen devletler olmasıyla gerçek anlamını kazanır.

Bugün Azerbaycan ile Türkiye’nin ihtiyacı olan şey karşılıklı suçlamalar, çatışmacı söylemler ve gizli niyet arayışları değil; Güney Kafkasya’nın istikrara, öngörülebilirliğe ve siyasi sorumluluğa ihtiyaç duyduğu bu dönemde bölgesel güvenliği güçlendirebilecek olgun bir ittifaktır.

Bu bağlamda, Türkiye’de iktidar koalisyonunun ortağı Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Türk devletlerine tarihin yüklediği sorumluluğu hatırlatan açıklaması da önem taşıyor. Bahçeli, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ile Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yaklaşan zirvede gerçekleştirecekleri görüşmenin Türk-Azerbaycan kardeşliğinin sarsılmaz iradesini bir kez daha ortaya koyacağına inandığını ifade etti.

Söz konusu görüşme, karşılıklı anlayışı güçlendirmek ve iki ülke arasındaki stratejik ortaklığın yalnızca ortak tarihe değil, aynı zamanda sağduyuya, siyasi sorumluluğa ve karşılıklı ulusal çıkarların gözetilmesine dayandığını yeniden teyit etmek için bir fırsat olarak değerlendirilebilir.

Artan bölgesel gerilimler karşısında, müttefikleri gereksiz anlaşmazlıklardan koruyacak ve birliklerini gerçek bir güvenlik ve istikrar unsuruna dönüştürecek olan, duygusal tepkilerden çok ortak akıl ve siyasi olgunluktur.

Türk-Azerbaycan kardeşliği, yalnızca ortak tarihî ve kültürel bağların gücünü değil, siyasi düşüncenin olgunluğunu da göstermelidir. Güçlü bir ittifak, karşılıklı saygının birliği pekiştirdiği; bu birliğin de barışın korunmasına katkı sağladığı bir ortaklıktır.

Kafkassam Editör
YAZAR

Kafkassam Editör

Yeni bir dünyaya uyanmak, dünyayı yeniden okumak isteyenler için, söylenecek sözü olanlar için merkezi Ankara’da olan KAFKASSAM’ı kurduk. Erivan, Bakü, Tiflis, Tebriz, Grozni, Moskova, Mahaçkale, Nazrin, Nalçik, Saratov, Ufa ve Sochi’de ofislerimiz temsilcilerimiz var. Kafkassam genelde kafkasya çalışmak için kuruldu Kafkasya genelinde çalışır. Ermenice Rusça Gürcüce İngilizce dillerinde yayın yapan kafkassam genç akademisyen ve stratejistlerle çalışmaya özen gösterir. KAFKASSAM’ın internet sitesi 2 Ocak 2010’da yayına girdi. İnternet sitesinde Kafkasya’daki ülkeler ve Türkiye ile ilişkileri hakkında makaleler, ropörtajlar, analizler ve yorumlara yer verilmektedir.

Yorum Yaz

Share a useful thought, question, or feedback.