Tanklar sınırları aşmadan, bayraklar inmeden, insanlar özgür olduklarını düşünmeye devam ederken…
Bir ülkenin işgal edildiğini anlamak için haritaya bakmak yeterlidir. Peki, bir ülkenin iradesi işgal edildiğinde nereye bakacağız?
Ne sınır kapılarında bir hareketlilik görürüz ne de başkentte yabancı bir bayrak dalgalanır. Parlamento çalışır, seçimler yapılır, ekonomi büyüyebilir, ordu güçlenebilir. İnsanlar gündelik hayatlarına devam eder. Fakat bir süre sonra ülkenin geleceğini belirleyen tercihlerin hangi koşullarda oluştuğunu, hangi bağımlılıkların içinde şekillendiğini ve hangi soruların toplumun zihninden uzaklaştırıldığını sormak gerekir. Çünkü bir ülkenin toprağına sahip olmakla geleceğine sahip olmak aynı şey değildir.
Tarih boyunca imparatorluklar toprak kazandı, devletler sınırlar değiştirdi, ordular başkentler ele geçirdi. Fakat iktidarın daha incelikli bir biçimi daha vardı: İnsanların neyi mümkün, neyi doğru, neyi kutsal, neyi düşman ve neyi vazgeçilmez kabul edeceğini belirlemek. Bugün bu meseleye yalnızca askerî güç üzerinden bakmak, savaşın değişen doğasını eksik okumaktır.
Bakın elbette bir ülkenin sınırları dışarıdan ihlal edilebilir; fakat çok daha önemlisi iradesinin sınırlarıının içeridenmiş gibi görünerek dışarıdan yeniden çizilmesidir. Üstelik bu gerçekleşirken toplum, özgürlüğünü kaybettiğini değil, kendi tercihlerini yaşadığını düşünebilir. Azerbaycan üzerine düşünürken beni asıl ilgilendiren mesele tam olarak budur.
KARABAĞ’DA KAZANILAN ZAFERİN SORUSU
Azerbaycan’ın Karabağ’da elde ettiği askerî başarı, bir devletin iradesini sahada ortaya koymasının tarihsel örneklerinden biridir. Fakat unutulmamalıdır ki her askerî zafer, ardından yeni bir stratejik sınav getirir.
Toprak geri alınabilir. Sınırlar korunabilir. Savunma kapasitesi geliştirilebilir. Peki, bağımsızlığın ekonomik, kurumsal, toplumsal ve düşünsel temelleri aynı kararlılıkla güçlendirilebiliyor mu? Bu soruyu sormak, kazanılmış bir zaferi küçümsemek değildir bakın. Tam tersine, zaferin kalıcılığını ciddiye almaktır. Çünkü savaş meydanında yenilen bir aktör, siyasi nüfuzunu başka araçlarla sürdürmeye çalışabilir ve bu pekâlâ mümkündür. Ekonomik ilişkiler, eğitim ağları, bilgi kanalları, dinî kurumlar, kültürel bağlar ve siyasi ortaklıklar bu araçlar arasında yer alabilir. Ancak burada önemli bir ayrım var: Her uluslararası ilişki müdahale değildir. Her kültürel bağ bağımlılık yaratmaz. Her dinî faaliyet siyasi operasyon anlamına gelmez. Asıl mesele, bu ilişkilerin hangi noktada karşılıklı iş birliğinden çıkıp bir ülkenin bağımsız karar verme kapasitesini sınırlayan mekanizmalara dönüştüğüdür. Bu dönüşümün izleri de somut verilerde, finansman ilişkilerinde, kurumsal bağlantılarda ve kararların sonuçlarında aranmalıdır.
Aklınızda olsun; stratejik düşünce, her yerde düşman aramak değildir. Hangi ilişkinin ne zaman, hangi koşullarda ve hangi mekanizmayla risk ürettiğini ayırt edebilmektir.
İNSANIN İNANCI NE ZAMAN BAŞKASININ İKTİDARINA DÖNÜŞÜR?
İnanç, insanın dünyayı anlamlandırma biçimlerinden biridir. İnsan ona umut bağlayabilir, onunla teselli bulabilir, ahlaki sorumluluklarını onun üzerinden düşünebilir. Fakat inanç ile inanç adına kurulan iktidar arasında aşılması tehlikeli bir mesafe vardır ya da olmalıdır.
Elbette bir insanın dinî aidiyeti kendiliğinden siyasi sadakatini belirlemez. Şii olmak İran’a, Sünni olmak Körfez ülkelerine, bir dinî cemaate mensup olmak da o cemaatin bağlantılı olduğu varsayılan herhangi bir devlete peşinen bağlılık anlamına gelmez. Buna karşılık dinî aidiyetin dış finansmanı, kapalı örgütsel ilişkileri, sorgulanamaz otoritesi ve siyasi yönlendirmeyle birleşmesi, araştırılması gereken gerçek bir güvenlik meselesi doğurur. Burada sorulması gereken, kimin hangi mezhebe mensup olduğu değil; insanların inançları üzerinden kimlerin hangi güç ilişkilerini kurabildiğidir.
Anlayacağınız; inanç özgürlüğünü korumakla dinî istismara karşı mücadele etmek birbirinin alternatifi değildir. Hukukun görevi, ikisini birlikte güvence altına almaktır. Hâsılı; devlet bir insanın neye inanacağına karar vermemelidir. Fakat hiçbir örgütün de dinî duyguları kullanarak insanları hukuka aykırı bir bağımlılığa sürüklemesine göz yummamalıdır. Bu ölçüt İran merkezli yapılar için de geçerlidir, Türkiye merkezli yapılar için de, başka ülkelerden destek alan bütün örgütler için de. Sonuçta bir yapının tehlikesini inancının adı değil, insan iradesiyle kurduğu ilişkinin niteliği belirler. Bu ayrım kaybedildiğinde ise iki ayrı felaket ihtimali doğar: Din, siyasi iktidarın aracı hâline gelir veya din adına konuşan örgütler, insanların vicdanı üzerinde denetim kurar. Her iki durumda da insanın özgürlüğü zarar görür.
İRAN’IN, TÜRKİYE’NİN VE DİĞER AKTÖRLERİN GÖRÜNMEYEN SINIRI
Azerbaycan, yalnızca coğrafi konumu nedeniyle değil, tarihsel ve toplumsal bağları sebebiyle de farklı güç merkezlerinin ilgi alanında bulunuyor, bu kesin. Bu bağlamda; İran’ın dinî, tarihsel ve siyasi ilişkileri; Türkiye’nin dil, kültür, savunma ve stratejik ortaklık bağları; diğer bölgesel ve küresel aktörlerin ekonomik, teknolojik, teolojik ve güvenlik çıkarları, Azerbaycan’ın karar ortamını etkileyebilir. Ancak bu etkilerin her biri aynı nitelikte değildir.
Demem o ki; Türkiye ile Azerbaycan arasındaki yakınlığın kendisi bir müdahale değildir. İran’la tarihsel veya dinî bağ taşıyan bir vatandaşın varlığı da dışarıdan yönetildiğini göstermez. Aynı şekilde herhangi bir ülkenin desteklediği eğitim veya kültür programı, tek başına gizli siyasi amaçların kanıtı sayılamaz. Fakat bütün bunlara rağmen devletlerin yalnızca askerî değil, toplumsal ve kurumsal etki alanları da oluşturmaya çalıştığı gerçeğini de göz ardı etmek mümkün değildir. Bu nedenle asıl sorular son derece somuttur: Bir kuruluşun kaynağı nereden geliyor? Kararlarını kim alıyor? Finansmanı şeffaf mı? Yerel topluluklar üzerindeki etkisi ne? İnsanlar kendi iradeleriyle mi hareket ediyor, yoksa baskı ve bağımlılık ilişkileri mi oluşuyor? Herhangi bir dış aktör, ülkenin kararlarını kendi çıkarlarına göre yönlendirebilecek bir kapasite kazanmış mı? Neticede bu soruların cevapları araştırılmadan hüküm verilmemelidir. Çünkü bir ülkenin güvenliği, yalnızca tehlikeleri fark edebilme yeteneğine değil, gerçekte var olmayan tehlikeler üretmeme sorumluluğuna da dayanır.
BORÇALI’DAKİ İNSANLAR BİRER SATRANÇ TAŞI DEĞİLDİR
Gürcistan’daki Azerbaycan Türkleri, Borçalı’nın tarihsel hafızası ve Kafkasya’nın diğer Türk toplulukları, bölgenin kültürel ve toplumsal dokusunun önemli parçalarıdır. Bu topluluklar üzerinden oluşabilecek dış nüfuz ilişkilerini incelemek elbette önemlidir. Ancak onları yalnızca başka devletlerin etki kurmaya çalıştığı topluluklar olarak görmek, asıl özneyi gözden kaçırmaktır. Çünkü bu insanların kendi hayatları, beklentileri, kimlikleri, ekonomik sorunları ve siyasi tercihleri vardır.
Bilinmelidir ki; bir topluluğun kültürel bağlarını koruması, onun başka bir devletin nüfuz alanına girmesini zorunlu kılmaz. Birden fazla kültürle ilişki kurması da birden fazla siyasi merkeze sadakat gösterdiği anlamına gelmez.
Kanımca; Türkiye ve Azerbaycan için yapılması gereken, bu toplulukları bir nüfuz mücadelesinin nesnesi hâline getirmek değil; eğitim, kültür, ekonomik kalkınma ve hukuki haklar bakımından kendi iradelerini güçlendirecek ilişkiler geliştirmektir. Çünkü bir topluluğun gönüllü bağlılığı, siyasi baskıyla oluşturulmuş bağlılıktan daha sağlamdır. Neticede insanları korumak adına onların yerine karar vermeye başladığınızda, korumak istediğiniz iradeyi bizzat zayıflatabilirsiniz.
BİR DEVLETİ DIŞ DÜŞMANLARINDAN KORUMAK KADAR, KENDİ KORKULARINDAN KORUMAK DA GEREKİR
Bu meselenin belki de en zor tarafı burada başlıyor. Dış müdahale ihtimalini ciddiye alan bir devlet, zamanla her farklılığı potansiyel tehdit olarak görmeye başlayabilir. Dinî farklılıklar, eleştirel düşünceler, kültürel bağlar veya siyasi itirazlar güvenlik şüphesiyle değerlendirilirse, devletin kendi toplumuyla arasındaki güven ilişkisi zarar görebilir. Bu ise dış müdahaleyi önlemek için geliştirilen politikaların bizzat yeni kırılganlıklar yaratması demektir.
Bir vatandaşın devletine bağlılığı, bütün kararları sorgusuz kabul etmesinden doğmaz. Devletin adil olduğuna, hukuk önünde eşit muamele göreceğine ve meşru itirazlarının dinleneceğine inanmasından doğar. Bu nedenle devletin gücü yalnızca kontrol kapasitesiyle ölçülemez. Hatalarını düzeltebilme, hesap verebilme ve kendisine yöneltilen haklı eleştiriler karşısında meşruiyetini koruyabilme yeteneği de en az onun kadar önemlidir.
Anlayacağınız; dışarıdan yönlendirilmeyi önlemek isteyen bir ülke, içeride düşünme özgürlüğünü zayıflatmamalıdır. Çünkü eleştirel düşüncenin gelişmediği yerde propaganda daha kolay kabul görür. Hukuka güvenin zayıfladığı yerde kapalı bağlılık ilişkileri daha cazip hâle gelir. İnsanların kendilerini ifade edemediği yerde başkaları onların adına konuşmaya başlar. Aslında bütün bunlar, güvenlik ile özgürlük arasında zorunlu bir karşıtlık bulunmadığının da göstergesidir.
Aklınızda olsun; toplumunu susturarak güvenliğini sağlamaya çalışan bir devlet, kendi güvenliğinin dayandığı toplumsal zemini de ciddi oranda aşındırır.
TÜRKİYE VE AZERBAYCAN İÇİN GERÇEK STRATEJİK ORTAKLIK
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkinin gücü, yalnızca ortak tarih ve kültürden kaynaklanmıyor. Bu ilişkinin geleceği, iki ülkenin birbirinin bağımsız karar verme kapasitesine ne kadar saygı gösterdiğiyle de ilgilidir. Neticede gerçek ortaklık, diğerinin yerine karar vermek değildir. Onun daha sağlıklı kararlar alabilmesini sağlamaktır.
Türkiye’nin Azerbaycan’a katkısı, kendi tarihsel tecrübelerini aktarmak kadar, bu tecrübelerin hatalarını da dürüstçe değerlendirebilmesidir. Azerbaycan’ın Türkiye’yle ilişkisi de kendi koşullarını, ihtiyaçlarını ve önceliklerini bağımsız biçimde belirleyebilmesine dayanmalıdır. Sonuçta birbirine benzeyen iki toplumun aynı hataları tekrarlaması, ortaklık değildir. Gerçek ortaklık birbirinin tecrübelerinden öğrenerek daha iyi kurumlar kurabilmektir ve bu anlayış, bütün Türk dünyası açısından da geçerlidir.
Demem o ki; birbirine bağlı toplumların gücü, tek bir merkezden yönetilmelerinde değil; kendi iradelerini korurken ortak hedefler etrafında iş birliği yapabilmelerindedir.
EGEMENLİĞİN SON KALESİ
İlgililer çok iyi bilir ki; bir ülkenin bağımsızlığı yalnızca ordusunun gücüyle, ekonomisinin büyüklüğüyle veya diplomatik ilişkilerinin genişliğiyle ölçülemez. Bunların hepsi elbette gereklidir. Fakat hepsinin anlam kazanması için daha temel bir koşul vardır: Toplumun kendi geleceği hakkında özgürce düşünebilmesi ve devletin bu iradeyi adalet içinde temsil edebilmesi.
Azerbaycan’ın önündeki mesele de tam olarak budur aslında. Karabağ’da kazanılan askerî başarının, hukuka güvenen, toplumsal çeşitliliğini koruyan, ekonomik bağımsızlığını geliştiren ve dışarıdan gelen hiçbir siyasi merkezin kararlarını belirleyemediği bir devlet düzeniyle tamamlanması gerekir. Bu, yalnızca Azerbaycan’ın da sorunu değildir. Türkiye’nin, Türk dünyasının ve bütün bağımsız devletlerin karşı karşıya olduğu evrensel bir sınavdır. Çünkü hiçbir devlet dış etkilerden tamamen bağımsız yaşayamaz. Önemli olan, ilişkiler kurarken bağımlılığa sürüklenmemek; iş birliği yaparken iradeyi devretmemek; güvenliği sağlarken özgürlüğü ortadan kaldırmamaktır. Ve belki de bütün bu tartışmaların sonunda asıl sorulması gereken “Bir ülkenin geleceğini kim belirliyor: Kendi vatandaşlarının özgür iradesi mi, yoksa o iradesinin sınırlarını görünmeden çizebilen güçler mi?” sorusudur.
Bu sorunun cevabı da yalnızca iktidar sahiplerinin açıklamalarında değil; kurumların işleyişinde, hukukun bağımsızlığında, bilginin serbestliğinde ve insanların korkmadan soru sorabilmesinde aranmalıdır. Çünkü bir milletin gerçek bağımsızlığı, yalnızca kendi bayrağını taşımasında değil; o bayrağın altında kendi aklıyla yaşayabilmesindedir. Ve unutulmamalıdır ki: Bir ülkenin toprağını ele geçiren, onun sınırlarını değiştirir. İnsanlarının iradesini ele geçiren ise geleceğini. En büyük tehlike, ikincisinin gerçekleştiğini kimsenin fark edememesidir.
Gürkan Karaçam
Gürkan Karaçam: BİR MİLLETİN İRADESİ NASIL ELE GEÇİRİLİR?

