Uçak Krizine İran Basını Ne Diyor ?

Teşkilat-ı Mahsusanın Güney Azerbaycanda faaliyetleri

NOGAY TÜRKLERİ’NİN GELECEĞİ “ Türkiye ve Rusya İlişkileri “

Türkiyeli İslamcıların Suriye’de İran’la imtihanı!

ULUSLARARASI HUKUKA GÖRE KUDÜS’ÜN STATÜSÜ

Gündem 9 Şubat 2020
515

Kudüs’ün de bir parçası olduğu Filistin topraklarında 400 yıl süren Osmanlı yönetiminin ardından Birinci Dünya Savaşı sonunda Milletler Cemiyeti tarafından manda yönetimi kurulmuştur. İngiltere, mandater devlet olarak bölgeyi 1948 yılına kadar yönetmiştir. Manda idaresi döneminde Dünya Siyonist Teşkilatının mali desteği ve İngiliz hükümetinin işbirliği sonucu Filistin’e Avrupa başta olmak üzere, dünyanın çeşitli bölgelerinden yoğun Yahudi göçü gerçekleşmiştir.
Manda yönetiminin son döneminde, BM Genel Kurulu tarafından 181 sayılı kararla, İngiliz idaresi altında bulunan Filistin topraklarında bir Yahudi devleti, bir Filistin devleti kurulması ve Kudüs kentinin BM Vesayet Konseyi tarafından idare edilmesini öngören plan kabul edilmiştir. Bu karar gereğince, Filistin manda bölgesinde İngiltere çekildikten sonra 14 Mayıs 1948’de İsrail adıyla bir Yahudi Devleti kurulmuştur. Yahudiler ayrıca Filistin Devleti kurulması öngörülen toprakları işgal etmişlerdir. Bu arada Kudüs kentinin Batı bölümü 1948 yılında, Doğu bölümü de 1967 savaşında İsrail tarafından, uluslararası toplumun muhalefetine rağmen işgal edilmiştir. 1967 savaşından sonra bölünmüş Kudüs’ü birleştirdiğini ileri süren İsrail, 1980 yılında da Kudüs’ü “ebedi başkent” ilan etmiştir.

İSLAMIN KUTSAL KENTİ

Müslümanlar bakımından da Kudüs, Mekke ve Medine’nin ardından üçüncü kutsal kenttir. Kudüs, Hz. Ömer zamanında fethedilmiş ve buraya mukaddes bölge anlamında “El Kuds” denilmiştir. Kur’an’da Kudüs ismi geçmemektedir. Kuran’ı Kerim’in İsra Suresinin ilk ayeti (17/1) şu şekildedir: “Kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed’i) bir gece Mescid-i Haram’dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” Müfessirlerden Fahreddin er Razi, İsra suresinin bu ayetinde geçen “El Mescidül Aksa” ile Kudüs’te bulunan Mabed-i Süleyman’ın veya Filistin topraklarının kastedildiği görüşündedir. Elmalılı Hamdi Yazır da Hak Dini Kuran Dili adlı eserinde aynı görüşü paylaşmaktadır; ayette geçen el-Mescidül Aksa’nın, çevresi mübarek kılınan yerin Büytülmakdis olduğunu ileri sürmüştür. Buna karşılık, ayette geçen Aksa Mescidi’nin Cirana vadisinde bulunan Mekke’ye en uzak mescit olduğunu öne sürenler de vardır. Yıldız’a göre, ayette geçen Mescid-i Haram’ın Kâbe olduğu bilinmekte, ancak Mescid-i Aksa’nın neresi olduğu ise tartışmalıdır. Olayı coğrafî zeminde değerlendirenler bakımından iki farklı mekândan söz edilmektedir. Birincisi; Beytü’l-Makdis yani Kudüs’tür. Diğeri de Mekke’ye yaklaşık 30 km uzaklıkta Cirane vadisinin kuzeyinde olduğu söylenen müşriklerden kalma bir mescittir.
Bununla birlikte, açık ve kesin olan husus şudur: Medine döneminde Müslümanlar 16 ay boyunca namazlarını Kâbe yerine, Kudüs’e yönelerek kılmışlardır. Hz Peygamberin sağlığında bu emri vermiş olması, Müslümanların bu şehri dini bir merkez olarak görmelerine neden olmuştur. Kudüs, tarih boyunca onlarca millet ve inanç mensubunun idaresi altında kalmıştır. Emevilerin ardından. Haçla seferleri döneminde Kudüs, 90 yıl Hıristiyanların idaresi altında kalmış ve 1187’de Selahaddin Eyyübi tarafından yeniden fethedilmiştir. Eyyubilerin ardından kentte bir süre kendilerini Hz Fatma soyundan gelen şeklinde tanımlayan Fatimîler hakim olmuştur. Kudüs’ü de içine alan Filistin toprakları 1517’de Osmanlı Devletinin kontrolüne geçmiştir. İngiliz mandası kurulduktan sonra kent üzerinde Yahudi hükümranlığı tedricen artmaya başlamış ve manda yönetiminin ardından kurulan yeni kurulan İsrail Devleti, kenti işgal etmiştir. İslam dünyasında Kudüs hassasiyetinin gelişiminde rol oynayan kişilerin başında İngiliz mandası döneminde Kudüs Müftüsü olarak görev yapan Hacı Emin Hüseyin gelmektedir. Ayrıca 1970’li yıllardan itibaren Filistin Kurtuluş Örgütü lideri Yasir Arafat, fetvalarıyla İslam Dünyasını yönlendiren ünlü din bilgini Yusuf El Kardavi’yi zikretmek gerekmektedir.

İSRAİL DEVLETİ NASIL KURULDU?

Birinci Dünya Savaşının ardından oluşturulan Milletler Cemiyeti’nin ana sözleşmesine göre, önceden Osmanlı Devleti sınırları içinde yer alan Arap topraklarının yönetimi geçici olarak İngiltere ve Fransa’ya bırakılacak ve bu toprakların bir süre sonra da bağımsızlık kazanması sağlanacaktı. Bu sözleşme mucibince Irak ve Filistin, İngiliz mandası altına alınmış; Suriye ve Lübnan’da ise Fransızlar egemen olmuştur. Filistin üzerinde İngiliz mandası, 22 Temmuz 1922’de başlamış ve 1948 yılında BM Genel Kurulu tarafından kabul edilen bölünme kararına kadar sürmüştür.
İngiliz idaresi altında iken Filistin’e Avrupa’dan yoğun bir Yahudi göçü gerçekleşmiş, İngiltere, mandater devlet olarak bu göçü desteklemiştir. İngiltere Dışişleri Bakanı tarafından Birinci Dünya Savaşının sonlarına doğru Filistin’de Yahudiler için ulusal vatan sözü verilmiştir. Balfour Deklarasyonu olarak da bilinen belge, esas olarak bir uzun cümleden oluşmaktadır. Söz konusu metin şu şekildedir: “İngiltere hükümeti, Filistin’de Yahudi olmayanların medeni ve siyasi haklarına halel gelmemek kaydıyla Yahudiler için bir ulusal yurt oluşturulmasına sempati ile bakar”. Metin, İngiltere hükümetinin Siyonist ütopyayı desteklediğine karine teşkil etmiştir. Balfour deklarasyonu yayınlandığında, Filistin’de çoğunluğu oluşturan Arapların varlığından hiç bahsedilmemesi ve garanti altına alınacağı söylenilen “medeni ve siyasi hakların” neler olduğunun açık biçimde belirtilmemiş olması, dikkat çekmektedir.
Balfour deklarasyonu hukuki bakımdan bağlayıcılığı olan bir metin değildir. Bununla birlikte, San Remo Konferansı ile birlikte İngiltere’nin bölge üzerinde manda yönetimi tesis etmesi fikri kabul edilmiş ve 1922 yılında da Filistin topraklarında İngiliz idaresi resmen başlamıştır. Manda yönetimi başladığında Filistin topraklarının tamamında Yahudi nüfusu toplamı, 80 bin civarında idi. Avrupa’da o dönemde anti-semitizm, Rusya’da pogrom adı altında sürdürülen Yahudi karşıtlığı, ilave olarak da Dünya Yahudi Kongresi adlı kuruluşun çalışmaları sebebiyle İngiliz mandası döneminde Filistin’e Yahudi göçü artarak devam etmiştir. Yahudiler, manda yönetimi sonunda Filistin’de nüfusun dörtte birini oluşturmalarına karşılık, Kudüs’te bu rakam % 50 seviyesine yükselmiştir.
İngiliz manda yönetimi döneminde Filistin’e Yahudi göçünün artması Müslümanlarla Yahudiler arasında gerilimin tırmanmasına neden olmuş, iki toplum arasındaki çatışma özellikle Kudüs kentinde yoğunlaşmıştır. 1929 yılında Ağlama Duvarı bölgesindeki hak iddiaları çatışmaya dönüşmüştür. Gerilim ve çatışmanın artması üzerine 1936 yılında İngiltere tarafından Kraliyet Filistin Komisyonu kurulmuştur. Komisyon, tarafından hazırlanan raporda, manda yönetiminin verimli olmadığı ve sona erdirilmesi istenmiş, ayrıca bölgenin üçe bölünmesi, bir Yahudi, bir Filistin Devleti kurulması ve kutsal yerler sebebiyle Kudüs’ün yönetiminin Vesayet Konseyi uhdesinde olması öngörülmüştür.
Kraliyet Filistin Komisyonu tarafından ilk kez ortaya atılan bu görüşler, İkinci Dünya Savaşı sonrasında yeni kurulan Birleşmiş Milletler teşkilatının gündemine taşınmıştır. Kısa bir süre sonra da BM Genel Kurulu tarafından Filistin Özel Komitesi kurulmuştur. Bu komitenin yaptığı çalışmalarda, Kudüs’ün dini özelliklerine vurgu yapmış ve kutsal yerlere ibadet için gelenlerin haklarının korunması üzerinde durmuştur. Komite, İngiliz manda idaresi sonrasında Filistin’in durumunun ne olacağı konusunda bir rapor hazırlamış ve ortaya iki alternatif çıkmıştır. Bunlardan ilkiyle, Filistin’de birleşik bir federal devlet kurulması, başkentin Kudüs olması ve kentin içinde Arap ve Yahudiler için ayrı mahalli idare yapılanması ve ayrıca kutsal yerler için uluslararası daimî bir rejim kurulması öngörülmüştür. Ne var ki, bu planı destekleyenler azınlıkta kalmıştır. Filistin Özel Komitesi tarafından hazırlanan ikinci planda ise, İngiliz mandasının ardından Filistin topraklarının bölünmesi düzenlenmiştir. Bu plan, BM Genel Kurulu tarafından 181 sayılı kararla kabul edilmiştir. Söz konusu plana göre, İngiltere çekildikten sonra Filistin topraklarında bir Yahudi, bir Filistin devleti kurulacak, Kudüs kentini de uluslararası toplum adına Vesayet Konseyi özel bir statü (corpus separatum) ile yönetecektir. Uluslararası toplum adına kenti bir Vali yönetecek, seçimlerle belirlenmiş Kent Meclisi yasama organı görevini yerine getirecek ve Kudüs askerden arındırılacaktı. Planda, ayrıca 10 yılın ardından kentin nihaî statüsünün belirlenebilmesi için referandum yapılması öngörülüyordu.

KUDÜS’ÜN İŞGAL EDİLMESİ

BM Genel Kurulu tarafından kabul edilmesine karşılık, bölünme kararı uygulamaya aktarılamamıştır. 14 Mayıs 1948’de Yahudiler, bölünme kararında öngörülen İsrail devletinin kurulduğunu açıkladılar. Kendileri için tahsis edilen toprakların dışında Filistin Devleti kurulması öngörülen topraklara yönelik kesif bir saldırı başlatarak bazı toprakları işgal ettiler. Savaşın sonunda bir Filistin Devleti kurulamazken, İsrail kurulmuş üstelik Kudüs’ün Batı bölümü de yeni kurulan devlet tarafından işgal edilmiştir. Haremi Şerif bölgesini de içeren eski kent, yani Kudüs’ün Doğu bölümü, Ürdün kontrolüne geçmiştir.
İsrail’in Kudüs’ün bir bölümünü işgal etmesini uluslararası toplum kabul etmemiştir. 11 Kasım 1948’de BM Genel Kurulu’nun aldığı 194 sayılı kararda kentin beynelmilel statüsüne ve kentte yaşayanların temel hak ve özgürlüklerine vurgu yapılmıştır. ( UN General Assembly Resolution 194, 1948). Arap Devletleri, yeni kurulan İsrail’i ve Kudüs’ün bir bölümü üzerindeki İsrail işgalini tanımamışlardır. 23 Ocak 1950’de İsrail işgal ettiği Kudüs’ü başkent ilan etmiş ve kimi hükümet kurumlarını kentin batı bölümüne taşımıştır.
1967 savaşında ise İsrail, Gazze Şeridi, Batı Yakası, Golan Tepeleri ve Sina Yarımadasının yanında Kudüs’ün Doğu Bölümünü de işgal etmiştir. İsrail, işgalin ardından “bölünmüş Kudüs kentini birleştirdiğini” açıklamış, bu kapsamda çeşitli idari düzenlemeler yapmıştır. Ancak İsrail hükümetinin bu uygulamaları uluslararası toplum tarafından kabul görmemiştir. BM Güvenlik Konseyi ve Genel Kurul tarafından alınan çeşitli kararlarda, İsrail’in yaptıklarının hukuka aykırı olduğu, kentin statüsünün değiştirilmesinin kabul edilmeyeceği açık biçimde vurgulanmıştır. Güvenlik Konseyi’nin 1968 yılında aldığı kararda şu hüküm yer almıştır. “Bazı gayrimenkullere el konulması ve konutların statüsünün değiştirilmesi dahil olmak üzere, İsrail hükümeti tarafından alınan idari ve yasal önlemler ve eylemler, kentin statüsünün değiştirilmesi geçersizdir.” (UN Security Council Resolution, 252, 1968). Kararda ayrıca İsrail’e çağrı yapılmış, Kudüs’te statükoyu değiştirecek başka eylemlerden kaçınması talep edilmiştir.
1980’de Menachem Begin hükümeti döneminde İsrail, Kudüs’ü başkent ilan etmiştir. Bu kararın ardından toplanan BM Güvenlik Konseyi toplantısı sonunda İsrail, işgalci olarak nitelendirilmiş, BM kararlarının yerine getirmesi, Kudüs’ün kutsal statüsünün değiştirilmemesi ve önceden İsrail hükümeti tarafından alınan kararların geçersiz sayılması talep edilmiştir. (UN Security Council Resolution, 476, 1980)
İsrail’in BM kararlarına aykırı uygulamaları sürdürmesi üzerine, BM Güvenlik Konseyi, 20 Ağustos 1980’de yeni bir karar alarak, İsrail hükümeti tarafından Kudüs’ün statüsünü değiştirmeyi amaçlayan düzenlemelerin geçersiz ve hukuken yok hükmünde olduğunu belirtmiş, ayrıca devletlere Kudüs’e büyükelçiliklerini taşımamaları konusunda çağrı yapılmıştır. Kararda ayrıca İsrail’in eylemlerinin uluslararası hukuku ihlal ettiği ve sivillerin durumunun Dördüncü Cenevre Sözleşmesine göre değerlendirilmesinin zorunlu olduğu belirtilmiştir. Dikkat çeken bir husus da şudur: Hem BM Genel Kurulu, hem de Güvenlik kararlarında Doğu Kudüs, 1967 savaşında işgal edilen Filistin toprakları arasında sayılmıştır. (UN Security Council Resolution, 478; 1980)
Kudüs’te bulunan Haremi Şerifte şiddet olayları yaşanması, İsrail güçlerinin sivil halka karşı güç kullanması üzerine, BM Güvenlik Konseyi, 12 Ekim 1990 tarihli kararında “Sivil halkı korumanın İsrail hükümetinin yükümlülüğü olduğu, Savaş Zamanı Sivillerin Korunmasını Öngören 12 Ağustos 1949 tarihli Cenevre Sözleşmesi hükümlerinin, 1967 savaşında işgal edilen tüm topraklar bakımından zorunlu uygulanması gereken bir kural olduğu”nu bildiren yeni bir karar almıştır. (UN Security Council Resolution, 672, 1990)

ULUSLARARASI HUKUKA GÖRE İSRAİL, HEM BATI KUDÜS’TE HEM DE DOĞU KUDÜS’TE İŞGALCİ

İsrail Devleti, 1949 yılında Birleşmiş Milletler Teşkilatına katılmış, BM Ana Sözleşmesi başta olmak üzere, uluslararası temel konvansiyonlara taraf olmuş, uluslararası hukuk kişisi olarak hak ve yükümlülükler altına girmiştir. Mevcut koşullarda İsrail Devleti, devletler hukuku kişisidir. Kendi iradesiyle uluslararası yükümlülükler altına girmiş, beynelmilel konvansiyonlara taraf olmuş ve onları uygulama sözü vermiştir. Bir başka ifadeyle İsrail devleti, BM üyesi olmakla birlikte hukuka uyma sözü vermiştir ve aykırı davrandığında yaptırımla karşılaşabileceğini kabul etmiştir.
Dolayısıyla BM’ye üye olan devletleri bağlayan yükümlülükler İsrail bakımından da geçerlilik taşımaktadır. Zira uluslararası siyasal sistemin aktörü olan devletler, taahhüt ettikleri ve taraf oldukları uluslararası antlaşma ve sözleşmelerin gereğini yerine getirmekle yükümlüdürler. Ne var ki, İkinci Dünya Savaşından sonra kurulan çağdaş uluslararası siyasal sistem, o dönemdeki güç ilişkilerini yansıttığı için, yaptırımlar yeknesak olarak uygulanamamakta, çoğu kez büyük güçlerin aleyhine yaptırım kararı dahi alınamamaktadır. Orta ve küçük ölçekli devletler, beynelmilel hukukuna aykırı pratik ortaya koyduklarında cezaî yaptırımlarla karşı karşıya kalırken, Güvenlik Konseyi daimî üyeleri ve veya onlardan birinin himaye ettiği ülkelere karşı yaptırımlar uygulanamamakta veya kararlar esnek hale getirilebilmektedir.
Devletler hukuku bakımından 1948’den bugüne İsrail’in ortaya koyduğu uygulamalar incelendiğinde en başından itibaren yapılanların devletler hukukunun ağır ihlâli boyutlarında olduğu görülmektedir. 1947 yılında BM Genel Kurulu’nun 181 sayılı kararında Kudüs kenti için Vesayet Konseyi idaresi altında uluslararası yönetim öngörülmüş idi. BM, 1948-1951 yılları arasında çatışmalar devam ederken de Kudüs için uluslararası rejim fikrini hep canlı tutmuş ve kentin geleceğinin bu çerçeve içerisinde şekillenmesinden yana olduğunu almış olduğu kararlarla ortaya koymuştur. İsrail’in 1948 yılında Batı Kudüs’ü ve 1967 savaşından sonra da Doğu Kudüs’ü işgal etmesi, BM tarafından hiçbir şekilde kabul edilmemiş, İsrail işgalci olarak nitelendirilmiş ve kınanmıştır.
Sorunun ayrıca egemenlik hakkının kullanımı çerçevesinde analiz edilmesi gerekmektedir. Egemenlik hakkı bakımından Kudüs’ün statüsünü Filistin’den ayrı değerlendirmek mümkün değildir. Manda yönetimi öncesinde Kudüs’te egemenlik Osmanlı Devletine ait idi. Manda yönetimi tesis edildikten sonra egemenlik, ne manda idaresine ne de Milletler Cemiyetine geçmiş, askıda kalmıştır.
Filistin’in diğer manda bölgelerinde egemenlik askıda kalmıştır. Bu bölgelerde egemenlik Filistin halkının kendi kaderini tayin (self determinasyon) hakkını kullanılması sonucu gerçekleşecektir. Batı Kudüs üzerinde 1948 yılından beri devam eden fiili İsrail işgali, hukuken İsrail’e bir hak sağlamış değildir. Doğu Kudüs üzerindeki işgal ise uluslararası toplum tarafından sürekli biçimde eleştirilmektedir.
1967 savaşından önce Doğu Kudüs, de facto olarak Ürdün egemenliği altında bulunuyordu. 1967 savaşında İsrail, kentin bu bölümünü de işgal etti. Askeri işgalin hukuki durumu değiştirmeyeceği uluslararası hukukun oturmuş bir kuralıdır. Keza, güç kullanılarak toprak ilhak etmenin kabul edilemezliği, İsrail’in 1967 savaşında işgal ettiği topraklardan önkoşulsuz olarak çekilmesi gerektiği, BM Güvenlik Konseyi’nin 242 sayılı kararı ile kayıt altına alınmıştır. Buna göre Kudüs üzerindeki egemenlik, tıpkı diğer Filistin topraklarında olduğu gibi askıdadır.
Uluslararası hukuka göre, İsrail, Kudüs’ün tamamında işgalci konumdadır. Her ne kadar BM kararlarında İsrail’in 1967 savaşında işgal ettiği Doğu Kudüs tahliye etmesi istenmekte ise de, bu durum İsrail’in 1948 yılında ele geçirdiği Batı Kudüs üzerinde meşruiyet hakkına sahip olduğu anlamına gelmemektedir. İsrail’in kurulmasından bugüne kadar geçen zamanda, uluslararası toplum, İsrail’in Kudüs’ün herhangi bir parçası üzerinde egemenlik iddialarını kabul etmemiştir. Trump’un iktidarı döneminde alınan kararın devletler hukuku bakımından geçerliliği bulunmamaktadır. Trump barış planında Kudüs’ten “İsrail’in birleşik başkenti” olarak bahsedilmesi, uluslararası hukuk bakımından bir skandal olarak kabul edilmelidir. ABD Başkanı, Siyonist lobinin ve evanjeliklerin desteğini almak için uluslararası hukuku açık biçimde çiğnemiştir. Uluslararası hukuka göre, fiili durum hiçbir şekilde İsrail devletine bir hukuki hak sağlamamaktadır.
Prof. Dr. İrfan Kaya ÜLGER

Yorumlar