Türkiye’nin son yirmi yılına yalnızca ekonomik krizler, güvenlik sorunları veya siyasal kutuplaşmalar üzerinden bakmak yetersiz kalır. Daha derinde işleyen bir dinamik vardır: krizin bir olay olmaktan çıkıp bir yönetim teknigine dönüşmesi.
Eleştirel siyaset bilimi üzerinden bakıldığında Türkiye’nin temel sorunu krizlerin yaşanması değil, siyasal düzenin kendisini krizler üzerinden yeniden üretmesidir. Çünkü kriz yalnızca bir gerçeklik değil, aynı zamanda bir siyasal anlatıdır. Krizler yaşanır; fakat aynı zamanda tanımlanır, yorumlanır, büyütülür ve siyasal amaçlarla kullanılır.
Cumhuriyet tarihinde iktidarlar iç mihraklar, dış mihraklar, şer odaklari söylemleri üzerinden pekçok tehdit tanımlamıştır. Ancak tehditlerin isimleri değişse de siyasal mantık büyük ölçüde aynı kalmıştır:
“Ülke olağan bir dönemden geçmiyor; bu nedenle olağan siyaset yeterli değildir.”
Tam da bu noktada kriz, yalnızca çözülmesi gereken bir sorun olmaktan çıkar ve siyasal meşruiyet üreten bir kaynağa dönüşür.
Çünkü olağanüstü dönemlerde birçok şey ertelenebilir:
Hukuk sonra konuşulur.
Demokrasi sonra konuşulur.
Kurumsal reformlar sonra konuşulur.
Hesap verebilirlik sonra konuşulur.
Ekonomik performans sonra konuşulur.
Öncelik her zaman krizin yönetilmesidir.
Fakat asıl mesele şudur:
Eğer kriz hiç bitmiyorsa, ertelenen demokrasi ne zaman geri gelecektir?
Türkiye’nin son yirmi yılı bu sorunun somut örnekleriyle doludur.
2000’lerde siyasetin temel ekseni askerî vesayet ve demokratikleşme tartışmalarıydı.
2010’larda Gezi protestoları, 17–25 Aralık süreci, Suriye savaşı, terör saldırıları, hendek çatışmaları, mülteci krizi ve 15 Temmuz darbe girişimi güvenlik merkezli yeni bir siyasal iklim yarattı.
2020’lerde ise ekonomik kriz, yüksek enflasyon, kur şokları, deprem sonrası yeniden yapılanma, bölgesel savaşlar, göç tartışmaları ve “iç cephe” söylemi kamusal gündemin merkezine yerleşti.
Bu olayların önemli bir kısmı son derece gerçektir ve somut sorunlara işaret eder. Ancak siyasete eleştirel yaklaşımın sorusu olayların gerçek olup olmadığı değildir.
Asıl soru şudur:
Bu krizler siyasal alanda nasıl kullanılmıştır?
Son yirmi yılda Türkiye’de siyasal rekabetin giderek bir performans rejiminden güvenlik rejimine dönüştüğü ileri sürülebilir.
Normal bir demokraside temel soru şudur:
Ülkeyi kim daha iyi yönetebilir?
Kriz siyasetinde ise soru değişir:
Ülkeyi kim koruyabilir?
Bu değişim önemlidir. Çünkü birinci soru eğitim, sağlık, refah, gelir dağılımı, hukuk devleti ve kurumsal kaliteyi merkeze alır. İkinci soru ise tehditleri, güvenliği ve istikrarı merkeze yerleştirir.
Böylece siyaset, yönetim kapasitesinden çok tehdit yönetimi üzerinden değerlendirilmeye başlanır.
Ancak kriz siyasetinin uzun vadeli bir maliyeti vardır. Başlangıçta krizler toplumu mobilize eder. İnsanlar tehdit karşısında liderlerin etrafında toplanır, fedakârlık yapar ve olağan koşullarda sorgulayacakları uygulamalara daha fazla tolerans gösterebilir.
Fakat kriz dili kalıcı hale geldiğinde farklı bir süreç başlar: kriz yorgunluğu.
Sürekli alarm durumunda yaşayan toplumlar zamanla yalnızca krizlere değil, siyasetin kendisine karşı da duyarsızlaşabilir.
Bu durumda vatandaşlar:
“Nasıl olsa hiçbir şey değişmez.”
“Kim gelirse gelsin aynı olur.”
“Yeter ki daha fazla karışıklık çıkmasın.”
demeye başlar.
Bu psikoloji demokratik yurttaştan çok güvenlik arayan bir seçmen kitlesi üretir.
Böylece ortaya paradoksal bir döngü çıkar:
Kriz mobilizasyon üretir.
Mobilizasyon zamanla yorgunluk üretir.
Yorgunluk istikrar arayışı üretir.
İstikrar arayışı güç yoğunlaşmasını meşrulaştırır. Güç yoğunlaşması ise yeni krizlerin yine kriz diliyle yönetilmesini kolaylaştırır.
Bu nedenle Türkiye’nin son yirmi yılı yalnızca ekonomik krizlerin, güvenlik krizlerinin veya siyasal krizlerin tarihi değildir.
Aynı zamanda bir kriz-yorgunluk-istikrar döngüsünün tarihi olarak da okunabilir.
Bu perspektiften bakıldığında daha radikal bir iddia ortaya çıkar:
Türkiye’de krizlerin en önemli işlevlerinden biri bazen sorunları çözmek değil, siyasal düzeni yeniden üretmek olmuştur.
Çünkü krizlerin tamamen ortadan kalktığı bir ortamda siyaset kaçınılmaz olarak performans üzerinden değerlendirilir.
Vatandaş şu soruları sormaya başlar:
Eğitim neden kötü?
Gelir dağılımı neden bozuk?
Kurumlar neden işlemiyor?
Hukuk neden güven vermiyor?
Hükümet neden hesap vermiyor?
Oysa kriz siyasetinde bu sorular sürekli ertelenebilir.
Sonuçta Türkiye’nin karşı karşıya olduğu temel mesele yalnızca ekonomik krizler, güvenlik krizleri veya siyasal krizler değildir.
Daha derindeki mesele, krizin kendisinin giderek olağanlaşmasıdır.
Bu nedenle Türkiye üzerine sorulabilecek en rahatsız edici soru şudur:
Eğer bir toplum onlarca yıldır sürekli olağanüstü bir dönemden geçtiğine inanıyorsa, olağanüstü olan krizler midir; yoksa kriz artık ülkenin normal siyasal düzeni haline mi gelmiştir?
Belki de Türkiye’deki demokrasi tartışmasının düğümlendiği yer tam olarak burasıdır. Çünkü demokrasinin temel sorunu krizlerin varlığı değil, krizin siyasetin kalıcı dili haline gelmesidir. Kriz normalleştiğinde, olağanüstü olan artık kriz değil; normal siyasetin kendisi haline gelir.

