Vizyon

İran’ın 17/25 Aralık’ı Mı Geliyor?

İbni-Xəldun: Ərəblər nədən vəhşidir?

Şirvanın və Azərbaycanın xilaskarı Osman Paşa

Türkiyəli politoloq: “NATO Türkiyənin müstəqil iradəsini qəbul edə bilmir”

SUUDİ ARABİSTAN DARBESİNDE RUSYA ETKİSİ ​

Gündem, Rusya 9 Kasım 2017
31

Geçtiğimiz günlerde Ortadoğu’da ABD’nin en önemli stratejik ortağı olarak bilinen Suudi Arabistan’da yaşanan ve dünya gündemine “saray darbesi”, “Suudi Arabistan’da kralın kabineye darbesi” vb. tabirlerle nitelendirilen olay, birçok yorumu ve algı bulanıklığını beraberinde getirdi. Bölgenin stratejisine ve coğrafyasına hakim olan birçok gazeteci, stratejist konuya dair yorum yapma heyecanı içerisinde birbiriyle yarıştı. Uluslararası ilişkilerde manasını bilenin bilmeyenin yakıştığını düşündüğü her paragrafa serpiştirdiği “satır arasını okuma” işi ise yine bir kenara bırakıldı.
​Bilindiği üzere uluslararası ilişkiler disiplinler arası niteliği nedeniyle ilgisi olan herkesin kolaylıkla yorum yaptığı bir inceleme alanıdır. Ancak gözden kaçırılan odur ki; uluslararası ilişiler sadece yorum yapılarak, görünenin üzerinden ve ayrıntıdan bağışık değerlendirilecek kadar ne basit ilişkilerin ağıdır ne de devletlerin nitelik ve yapıları buna müsaade eder. Bu yapılar ve nitelikler ulus devlet, federal devlet, mutlaki yönetim vb. nasıl bir siyasal birim olursa olsun, teorik perspektiften bakıldığında uluslararası arenada “güç” arayışının ve güce ulaşmanın önünde engel teşkil etmezler. Elbette “güç” tanımı her teorinin perspektifinden farklı yorumlar gerektirir. Ancak yine de güç, hangi teorik bakış açısından değerlendirilirse değerlendirilsin, Waltz’un söylediği gibi uluslararası sistemde manevra kabiliyetinin arttırılabilmesi açısından önemli bir araç ya da kimi bakış açısıyla da amaçtır.
​Bu bağlamda uluslararası arenada başat aktör olarak kabul edilen devletlerin dış politikaları çoğu zaman iç politikalarından bağımsız değerlendirilemez. Elbette yapılabilir değerlendirmeler olacaktır; ancak bu görüşlerin eksikleri ise göz önüne çabucak serilecektir. Netice itibariyle dün vuku bulan bir politik manevranın iç politikaya etkisi kadar bugün, yarın ve dahası ilerleyen her dönemde etkileri devam edecektir. Dolayısıyla bu etkinin uluslararası alanda da gözle görülür neticeler doğurması olasıdır.
​Suudi Arabistan darbesi olarak değerlendirilen siyasi girişimin dinamiklerini gözden geçirmek doğru bir yaklaşım olacak, dolayısıyla konuyu görünen argümanlardan yola çıkarak değerlendirmek yerine “satır aralarını okuyarak” ele almaya yardımcı olacaktır.
​Suudi Arabistan’da gündemdeki darbe 4 Kasım 2017 gecesi gerçekleştirildi. Darbenin evvelinde özelleştirme ve daha ılımlı bir İslam anlayışının ülkede yapılandırılması planı devreye sokulmaya çalışıldı. Bu girişimin ilk ayağı, bölgeye gerek habercilik görevi gerek akademik çalışma alanı olarak gözlem yapan çevreler haricinde başka alanlarda çok ilgi görmedi. Oysa 4 Kasım gecesinden evvel ülkede din adamları, yazar ve aktivistlere yapılan tutuklama kararları darbe niteliğinde olmasa da önemli gelişmelerin habercisi gibiydi. Suud ailesi içindeki çekişme yeni kralın yönetime gelmesinden evvel de vardı, ilerleyen zamanlarda olmaya da devam edecektir. Ortadoğu ve Arap dünyası olarak bilinen coğrafyanın ulusçuluk ya da milliyetçilik düzeyi düşünüldüğünde, kabile veya sülalelerin yönetimde söz sahibi olabilme davranışları, bölgenin yapısı kültürel, demografik, siyasal çerçevesinde darbe girişimleri niteliğinden başka bir yöntemle uygulanabilirliğini ortadan kaldırmaktadır.
​Demokratik ilkelerin iç siyasette uygulanabilirliği bölgesel siyasal kültür bağlamında hemen hemen imkânsız bir olasılıktır. Din ve kabile temelli siyaset anlayışı Ortadoğu’da denge bakımından önemli adım atabilme sahasıdır. Suudi Arabistan’ın Vahhabi geleneği, bölgesel dengeler düşünüldüğünde Şii varlığının barışında önemli bir tehdit unsurudur. Daha genel bir ifade ile Ortadoğu’nun Şii, Sünni, Vahhabi çatışması bölgenin dış politika anlayışı ve uygulamalarının şeklini ve niteliğini belirlemektedir. Dolayısıyla bölgedeki din temelli çatışmalar bölge harici aktörlerin de hakimiyet alanı oluşturabilmesi açısından elverişli bir ortam hazırlamaktadır.
​Pencereyi bu bakış açısından hareketle aralayıp Ortadoğu coğrafyasının gelişmelerine bakıldığında, her ne kadar uluslararası arenada de jure tanınmış devletlerin bütünlük oluşturduğu coğrafyaya bakıldığı düşünülse de ortada birçok uluslararası aktörün çıkar çatışmalarının yansıması, resmi şekillendirmektedir. Şimdi konuya komplo teorileri oluşturarak yaklaşmamak, sadece olaylar ve eldeki verileri gözden geçirmek üzere Suudi operasyonunu ele alalım.
​Yolsuzlukla mücadele etmeye yönelik bir operasyon olduğu düşünülen girişim aslında mevcut Kral Selman Bin Abdülaziz’in kendi oğlu Muhammed Bin Selman’ı veliaht olarak ilan etmenin yolu olarak değerlendirilebilir. Ancak bu değerlendirme çok geniş bir şemsiye gibi olayların üzerine açılmış olur. Elbette bu girişimin amacı kralın selefi ağabeyi Kral Abdullah’ın oğullarının tahttan uzaklaştırılmasına yönelikti; ancak Kral Abdullah kendisinden evvelki krala göre daha reformcu bir kraldı. Bu nedenle resme yolsuzluk ve özellikle ABD’nin talepleri doğrultusunda reformist ayrıca daha ılımlı İslam anlayışı geliştirmek için yapılan müdahale olarak bakmak, bu tezi en azından tamamen geçerli kılmamak için yeterli sebep gibi görünüyor.
​Darbenin yaşandığı 4 Kasım gecesinden önce yaşanan gelişmelere bakacak olunursa, ülkenin özellikle uluslararası ilişkiler ve petrol piyasası konusunda yapılan görüşmeler de büyük anlamda önem arz etmektedir.
​Kralın Moskova ziyareti ve ondan evvel Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrow’un Suudi yönetiminin Suriye politikasına verdiği söylemsel destek, konuyu hiç düşünülmeyen açılardan ele almayı gerektiriyor.
​Bölgeyle ilgili yapılan yorumlar genel itibariyle ABD’nin Suud ilişkileri ve dış politikada ulusal çıkarları doğrultusunda bir müdahale olarak yapılsa da, bu yorumları tamamen yok sayarak “öyle değil, böyledir” demek de sığ bir yorumdan öteye gitmeyecektir.
​Malumdur ki; ABD’nin Ortadoğu’da özellikle Arap dünyasında en önemli stratejik ortağı Suudi Arabistan’dır. Öyle ki, Yemen iç savaşının bölgede bozduğu siyasi istikrarın yeniden tesis edilebilmesi adına ABD – Suudi Arabistan önderliğinde başlatılan “kararlı fırtına” operasyonuna tam destek vermiş olan Katar’a hemen hemen Suudi Arabistan siyasetiyle yaklaşmıştır.
​​Kralın Moskova ziyaretinin konu başlıklarını ele aldığımızda da Suriye dışında petrol, gaz ve yenilebilir enerji alanında birçok anlaşmaya da imza atılacağı söylendi. Rusya Rosneft Petrol Şirketi ile Aramco’nun stratejik hareket kabiliyeti geliştirip 56 dolar (varili) olan petrolün varil fiyatının 50-60 dolar arasında olmasının gerekliliğini vurgulayarak iş birliği bakımından öneme de özellikle değindi.
​Moskova’da Rus ve Suud siyaseti petrol piyasası üzerinden görüşmelerini tamamladıktan sonra Trump’ın Riyad ziyareti petrol tüketiminin önemli bir kısmını Suudi Arabistan ve bölge ülkelerinden karşılayan ABD için kaçınılmaz oldu ve bu ziyaret derhal gerçekleştirildi. Haliyle ABD’nin hala dünya jandarmalığını elinde tuttuğu algısıyla yapılan tüm yorumlar da Suud darbesinde bir ABD parmağı aramakla başladı işe.
​Uluslararası ilişkilerin klasik realist yaklaşımının ürünü, hiçbir devletin sonsuza kadar dost veya düşman olamayacağı algısını dış politikasına odak noktası tayin eden ABD’nin Suudi Arabistan’da istediği siyasi şekli vermeye çalışması kadar normal bir tutumu olamaz.
Yukarıda belirttiğimiz üzere uluslararası politikaya tek açıdan yorum getirmek eksik bir yöneliş olacaktır. O nedenle Suud darbesinde ABD etkisini görmezden gelmek çok taraflı bakış açısını sınırlandıracaktır.
Tüm bu yaşananların hemen sonrasında Joseph Nye’nin www.project-syndicate.org’da 1 Kasım’da alternatif enerji kaynaklarına vurgu yaparak (kaya gazı, şeyl gazı) ABD’nin Ortadoğu’daki ulusal çıkarlarının sadece petrol piyasası ile sınırlı olmadığını söylemesi de darbede ABD dahli aramayı haklı gösteren bir diğer argümandır. Ancak Rusya’nın özellikle de ABD iç siyasetinde Trump’ın başkan olmasına yönelik şaibeleri dahi henüz aydınlatamamış ve ABD iç siyasetinde suları kaynatmaya devam ederken dünya jandarmasının etki alanında bir operasyon yapabilme olasılığı ne kadar düşük olabilir, tartışmalıdır.
Ortadoğu’nun demografik ve siyasi durumu bu konuda güç elde edebilmek adına manevra yapılacak en doğru alan olarak Rusya’ya ABD’nin stratejik ortakları üzerinde politika geliştirmeye elverişli hale gelmektedir.
İran’a uygulanan ambargolar ABD tarafından İran’ı alanda çevrelemeye çalışırken, Rusya ile tarihi göbek bağı olan İran’ın Şii Hilali üzerindeki baskısına karşılık Rusya tarafından geliştirilen bir ABD çevreleme politikası olarak da değerlendirmeye açık bir hal almaktadır. Yemen’e kadar etki alanı oluşturan Şii Hilali’nin Rusya’nın ulusal çıkarları doğrultusunda ABD ve ortaklarına karşı önemli bir güç olarak yeniden alevlendirilip stratejik anlamda kullanılmaya çalışılması kadar normal bir eylem düşünülemez. Bugüne kadar ABD Suudi Arabistan eliyle dengede tutmaya çalıştığı hilali, Rusya’nın İran’a verdiği destek ile rayından çıkmış bir güç olarak karşısında görecek olabilir.
Bu değerlendirmenin totalinde bölgede sadece ABD’nin değil, birçok aktörün ulusal çıkarlarının da söz konusu olduğu yabana atılmamalıdır. Dolayısıyla sadece ABD ve Rusya ile değil beraberinde Suudi Arabistan’ın Moskova ziyareti de düşünülecek olursa Suudlarda bölge üzerinde ABD’den bağımsız ya da ABD haricinde başka bir aktör ile giriştiği ilişkileri geliştirmek coğrafya üzerinde yeni ve farklı saiklerle hareket etmek istiyor olabilir. Bu da temelden itibaren bölgenin en büyük Arap ülkesi olması haricinde ilişkilerini ABD ekseni ile tek taraflı politikalara bağlamak istemeyen Suudların çok yönlü politika geliştirme amacını da ortaya koyan bir hareket olabilir.
Etki alanı genişletme konusunda Putin’in son senelerdeki başarısı hesap edilirse Suudi Arabistan’ın önemli bir aktör olarak en kötü ihtimalle ABD eksenli değil de hiç olmazsa tarafsız bölge politikası geliştirmesi Avrasya jeopolitiği açısından Rusya’nın elini kuvvetlendiren bir kazanım olacaktır. Bu bağlamda eski Sovyetlerin siyasi etki alanı daha ılımlı ve stratejik ortaklıklar geri kazanmaya çalışan Rusya, Ortadoğu’da ve özellikle Aden Körfezi’nde enerji trafiği ve politikalarının sorunsuz istikrarlı bir hal almasına yönelik adımları bölgenin sözü geçen askeri ve siyasi aktörleri ile olması rasyonel bir hamle olacaktır.
Gerek Rusya gerek İran gerek Suudi Arabistan açısından bölgeye uzak bir uluslararası aktörün yakın çevrelerinde hakimiyet alanı sağlamış olması ve bu sürenin devletler açısından da gereğinden fazla uzamış olması fikri ya da bıkkınlığı, Moskova ve Riyad açısından değerlerin ele alınması gerektiği hissiyatını oluşturmamış olabilir.
Şii ve Vahhabi çatışması ise ilerde birçok adım atılarak normalleşen ilişkilerden sonra masaya alınıp bölgenin kendi muhatapları tarafından çözülmesi gereken bir sorun olarak görülüyor olabilir ya da böyle bir durum ileride çözmek adına şimdilik diğer konudaki istikrarların sağlanması neticesinde rafa kaldırılmış olabilir. Başka bir deyişle; bölge sorunları bölge içinde çözülmesi zihniyeti ile bir sonraki tarihlere ertelenebilir. Bu elbette ulusal çıkarlar söz konusu iken ve kaşınabilecek en kolay yara iken bu kadar hümanist ya da idealist bir yaklaşımla ele alınacak konu olmasa da, ortak çıkarlar söz konusu iken göz ardı edilmesi gereken bir konu olarak kabul görmüş olabilir.
Nitekim Moskova’da Putin’e kralın ne konuştuğu, hangi konulara değinildiği, beraberinde Riyad’da kralla Trump’ın görüşmelerinin ayrıntılarının ne olduğu bilinmemektedir. Mutlaka uluslararası kamuoyu açısından kör noktalar mevcuttur. Bu nedenle Suud darbesinin temelinde ABD dahlini kesin olarak görmek komplocu bir yaklaşım iken tamamen yok saymak da sığ bir bakış açısı geliştirmekten öteye geçmeyecektir.
Hal böyle iken şimdilik memnuniyet de sadece ABD tarafından gösterilmiş değildir. Rusya’nın mevcut durumdan memnun kalacağı birçok konu var. Bu nedenle oluşan durumdan Yemen’den başlayarak Rusya, İran, ABD hatta Suudi Arabistan’ın kendisinin de çıkarlarına uygun bir gelişme zinciri ortaya çıkacaktır. İlerleyen zamanda durumdan en kârlı çıkan aktör ise darbenin müsebbibi olarak kabul edilecektir. Ancak bilinmelidir ki, bölgede birtakım kazanımlar elde edilirken kayıplar da ortaya çıkacaktır. En çok kaybeden ise genel itibariyle zayıf olarak nitelendirilen olacaktır. Bütün bunların ışığında Yemen’in durumu ve bu darbenin iç savaşa yansıması bölge açısından bir başka hal almasına neden olacaktır. Dengelerin gözetilmesi ya da stabil tutulması açısından bundan sonra kaydedilen her gelişme Yemen’e ve diğer bölge ülkelerine yansırken şiddetinin önemi daha kayda değer bir görünüme bürünecektir.
Sonuç olarak; Suudi Arabistan’da 4 Kasım’da yaşanan siyasi olaylar coğrafya açısından önemli gelişmelere yol açacaktır. Bu gelişmeler darbenin kimin eliyle uygulandığını az çok tahlil edebilecek doneler sunacaktır. Ancak görünen o ki, şimdilik memnuniyet sadece ABD tarafından görünse de bu darbe daha çok ABD’nin Ortadoğu’da en büyük stratejik ortağı olan Suudi Arabistan üzerinde etkisi oluşturmak ve ABD Ortadoğu politikalarına darbe vurmak için en çok Rusya’nın işine yarar gibi görünmektedir.

Zeynep Deniz ALTINSOY

Yorumlar