Laith el-Hazali’nin başbakan yardımcılığına atanması, Irak’ın egemenliği kadar Ankara’nın bölgesel hesapları açısından da önemli bir sınav.
Irak siyasetinde 15 Ekim’de alınan bir karar, sıradan bir kabine düzenlemesinden çok daha fazlasını ifade ediyor. Irak Parlamentosu, İran’la yakın ilişkileri bulunan silahlı örgüt Asaib Ehl el-Hak’ın üst düzey isimlerinden Laith el-Hazali’yi başbakan yardımcılığına getirdi. ABD’nin yaptırım listesinde bulunan bir ismin hükümetin üst kademesine yükselmesi, Bağdat’ın Washington ve Tahran arasındaki hassas dengesini yeniden tartışmaya açtı.
Peki Laith el-Hazali kimdir ve bu atama neden önemli?
Laith el-Hazali, Irak’ın etkili Şii silahlı-siyasi yapılarından Asaib Ehl el-Hak’ın lideri Kays el-Hazali’nin kardeşidir. 2006’da ortaya çıkan örgüt, ABD’nin Irak’taki askerî varlığına karşı yürüttüğü faaliyetlerle tanındı; zamanla silahlı kapasitesini siyasi temsil gücüyle birleştirdi. Örgütün siyasi kanadı Sadiqun, Irak parlamentosunda temsil ediliyor. Böylece silahlı güç ile parlamenter siyaset arasındaki sınır, Irak’ın yönetim yapısındaki temel tartışmalardan biri hâline geliyor.
Laith el-Hazali’nin geçmişi de tartışmalı. ABD güçleri onu, 2007’de Kerbela’da Amerikan askerlerinin öldürüldüğü saldırıyla bağlantılı iddialar kapsamında tutukladı; 2009’da serbest bırakıldı. Washington, Aralık 2019’da onu Irak’taki ciddi insan hakları ihlalleriyle bağlantısı nedeniyle yaptırım listesine aldı. ABD makamları, Hazali kardeşleri 2007’de beş Amerikan askerinin öldürüldüğü saldırıda liderlik rolü oynamakla da suçladı. Ocak 2020’de ise Asaib Ehl el-Hak, ABD tarafından yabancı terör örgütü olarak tanımlandı. Bu suçlamalar Washington’ın resmî değerlendirmeleridir; bunları bağımsız biçimde kesinleşmiş yargı kararlarıyla karıştırmamak gerekir.
Peki bu atama neden yapıldı?
İlk neden, Irak siyasetinin koalisyon mantığıdır. Başbakan Ali el-Zeydi hükümetinin kabine oluşumu yaklaşık beş ay boyunca tamamlanamadı. Atama, yalnızca bir kişinin yükselişi değil, hükümeti destekleyen siyasi bloklar arasındaki pazarlığın da sonucudur. Şii siyasi çevrelerin etkili aktörlerini sistemin dışında bırakmamak, hükümetin parlamentodaki desteğini koruma arayışının parçası olabilir.
İkinci neden, diplomatik denge arayışıdır. Bağdat, bir yandan Washington’la ilişkilerini ve ekonomik bağlarını sürdürmek, diğer yandan İran’la bağlantılı siyasi güçleri bütünüyle karşısına almamak istiyor. Ancak bu denge giderek zorlaşıyor. Atama, Irak’ın egemenlik hakkının bir göstergesi olarak savunulabilir; aynı zamanda devlet kurumlarıyla silahlı örgütler arasındaki ilişkinin ne kadar sağlıklı olduğu sorusunu da büyütür.
Üçüncü boyut stratejiktir: Hükümet, etkili silahlı grupları siyasi sorumluluk üstlenmeye yönlendirerek onları devlet düzenine bağlamayı hedefliyor olabilir. Fakat bunun tersine dönme ihtimali de var. Silahlı aktörlerin hükümetteki ağırlığı arttıkça devletin bu yapılar üzerindeki denetimi güçlenmek yerine zayıflayabilir. Dolayısıyla atamanın gerçek anlamını yalnızca unvan değil, Hazali’nin üstleneceği görevler ve hükümetin silahlı gruplar karşısında uygulayacağı politika belirleyecek.
Türkiye bu denklemde nerede duruyor?
Ankara açısından mesele, İran’ın Irak’taki nüfuzundan ibaret değil. Türkiye’nin öncelikleri Irak’ın toprak bütünlüğü, PKK’yla mücadele, sınır güvenliği, ticaret ve Kalkınma Yolu Projesi’dir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Irak Başbakanı el-Zeydi, 23 Eylül’de güvenlik iş birliğini derinleştirme, Sincar’da devlet otoritesini güçlendirme ve ortak ekonomik projeleri hızlandırma konusunda mutabakat açıklamıştı.
Bu nedenle Hazali’nin atanması Ankara için otomatik olarak bir diplomatik kopuş anlamına gelmez. Ancak Türkiye’nin güvenlik beklentileriyle atanan ismin siyasi çevresinin bölgesel yaklaşımı arasında gerilim doğabilir. Nitekim Asaib Ehl el-Hak çevresinden geçmişte Türkiye’nin Irak’taki güvenlik politikalarını eleştiren açıklamalar geldi. Ankara’nın, söylemlerden çok somut adımlara bakması gerekecek: Irak yönetimi sınır güvenliğinde iş birliğini sürdürecek mi, Sincar’da devlet otoritesi güçlenecek mi, ekonomik projeler siyasi çekişmelerden korunabilecek mi?
Bağdat’ın önündeki asıl sınav budur. Bir ülkenin egemenliği, yalnızca dış güçlere itiraz etmekle değil, kendi topraklarındaki silahlı yapılar üzerinde etkili ve hesap verebilir bir devlet otoritesi kurmakla ölçülür.
Laith el-Hazali’nin atanması bu sınavın sonucunu şimdiden belirlemiyor. Fakat Irak’ın geleceğine ilişkin önemli bir soruyu yeniden gündeme taşıyor: Bağdat, farklı güç odakları arasında denge kuran bir başkent olarak mı kalacak, yoksa kendi kararlarını uygulayabilen bir devlet merkezine mi dönüşecek?
YAKUPHAN OKUT

