Bazı gelişmeler vardır; tek başlarına değerlendirildiğinde sıradan görünürler. Fakat tarihleri yan yana getirildiğinde insanın aklına kaçınılmaz bir soru düşer: Tesadüflerin bu kadar sık aynı yöne işaret etmesi gerçekten yalnızca tesadüf müdür?
Türkiye’nin son dönemde yaşadığı diplomatik ve finansal gelişmeler, tam da bu soruyu gündeme taşıyor. Bir tarafta İsrail yönetimine yönelik diplomatik tepkiler, diğer tarafta yatırım fonları üzerinden büyüyen kriz, ardından uluslararası finans endekslerinin Türkiye’ye ilişkin kararları… Bunların arasında kanıtlanmış bir koordinasyon bulunduğunu söylemek için elimizde yeterli veri yok. Ancak zamanlamaları sorgulamadan, her gelişmeyi kendi dar teknik çerçevesine hapsetmek de gerçekçi bir yaklaşım değildir.
25 Eylül’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda Netanyahu’nun konuşması sırasında yaşanan protestolar, Türkiye’nin İsrail politikası bağlamında uluslararası kamuoyuna verdiği mesajın bir parçasıydı. Ekim ayında Hakan Fidan’ın Isaac Herzog’un konuşması sırasında salondan ayrılması da benzer bir diplomatik tutumun yansıması olarak değerlendirildi. Aynı dönemde Türkiye’deki yatırım fonu krizi ve MSCI’nın Türkiye endekslerine ilişkin açıklamaları, ekonomik tartışmaları yeniden alevlendirdi.
Burada asıl mesele, bu olayların birbirine bağlanıp bağlanamayacağından önce, hangi soruların sorulması gerektiğidir.
Fon piyasasındaki sorunlar bir günde ortaya çıkmadı. Şeffaflık, likidite ve olası manipülasyon iddiaları, krizin daha öncesine uzanan boyutları olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla yaşananları yalnızca diplomatik gerilimlerin sonucu olarak açıklamak doğru olmaz. Aynı şekilde, MSCI’nın kararını Türkiye’ye karşı siyasi bir operasyonun kanıtı gibi sunmak da eldeki verilerin sınırlarını aşar.
Fakat bu ihtiyat, daha geniş bir stratejik soruyu ortadan kaldırmıyor: Mevcut ekonomik kırılganlıklar, uluslararası algıyı etkilemek veya piyasalardaki güvensizliği büyütmek isteyen aktörler tarafından fırsata dönüştürülebilir mi?
Elbette dönüştürülebilir. Finans piyasaları yalnızca rakamlardan ibaret değildir; beklentiler, güven ve algı da fiyatların oluşumunda rol oynar. Büyük endeks sağlayıcılarının kararları, yatırım fonlarının davranışlarını etkileyebilir. Bu etkiler de bir ülkenin finansman koşullarına ve piyasa algısına yansıyabilir. Ancak böyle bir mekanizmanın varlığı, her kararın siyasi saikle alındığı anlamına gelmez.
Tam da bu nedenle Türkiye’nin ihtiyacı, her olumsuz gelişmeyi dış müdahale diye etiketlemek değil; gerçek sorunlarla olası fırsatçı müdahaleleri birbirinden ayırabilecek kurumsal kapasiteyi güçlendirmektir.
Çünkü spekülasyonun en önemli yakıtı belirsizliktir. Şeffaflığın eksik olduğu yerde söylentiler büyür, söylentiler büyüdükçe yatırımcı güveni aşınır. Güvenin aşınması ise bazen tek bir açıklamadan çok daha kalıcı ekonomik sonuçlar doğurur.
Yeni Türk Rüzgârında Eski Hesaplar
Türkiye’nin yeni dönemdeki diplomatik tutumu, yalnızca verilen tepkilerle değil, bu tepkilerin ardından sergilenen ekonomik ve kurumsal dayanıklılıkla ölçülecektir. Bir ülkenin bağımsız dış politika yürütmesi, uluslararası finans kuruluşlarının her kararını düşmanca yorumlamasını gerektirmez. Fakat bu kuruluşların kararlarını sorgulanamaz teknik hükümler olarak kabul etmesini de gerektirmez.
Yeni Türk Rüzgârı dediğimiz şey, tam burada anlam kazanıyor: Türkiye’nin kendi verilerini, kurumlarını ve piyasalarını güçlendirerek dışarıdan gelebilecek ekonomik baskılara karşı dayanıklılığını artırması.
Eğer birileri Türkiye’nin diplomatik tercihlerini finansal belirsizlik üzerinden tartışmalı hâle getirmeyi amaçlıyorsa, verilecek cevap komplo söylemleri değil; şeffaf denetim, güçlü düzenleme ve sağlam ekonomik yönetim olmalıdır. Böylece iddialar somut kanıtlarla sınanabilir, piyasa aktörleri de söylentiler yerine güvenilir verilere dayanabilir.
Spekülasyon artık kullanılabilir bir enstrüman değil. En azından Türkiye’nin yeni dönemde ulaşması gereken hedef bu olmalı. Zamanlaması manidar görünen her gelişmeyi büyük bir planın parçası saymak, ülkenin dikkatini gerçek sorunlardan uzaklaştırır. Buna karşılık, bütün riskleri görmezden gelmek de aynı ölçüde yanlıştır.
Yeni Türk Rüzgârı’nda boş piyon hamlelerine yer olmamalı. Ne kanıtsız suçlamalar stratejinin yerini almalı ne de teknik açıklamalar eleştiriden muaf tutulmalı. Gerçek güç, her hamlenin arkasında gizli bir el aramakta değil; o el gerçekten varsa ortaya çıkarabilecek şeffaflığı, bağımsız denetimi ve kurumsal güveni tesis etmektedir.
Çünkü kalıcı üstünlük, spekülasyonu büyütmekle değil, spekülasyonun etkisini azaltmakla kazanılır.
YAKUPHAN OKUT

