Ortadoğu’da savaşın gerçek cephesi artık yalnızca haritalarda gösterilen füze menzilleri, sınır çizgileri ve bombalanan askeri tesislerden ibaret değil. Savaşın asıl karanlık cephesi, devletlerin içine kadar uzanıyor.
İran’ın bugün Hossein Pedaran adlı bir kişiyi İsrail adına casusluk yaptığı gerekçesiyle idam etmesi, bu nedenle sıradan bir adli vaka olarak okunamaz. İran yargısına bağlı Mizan ajansının açıklamasına göre Pedaran, İsfahan’daki askeri ve füze tesislerine ilişkin hassas bilgileri Mossad’a aktardı; İran Yüksek Mahkemesi ölüm cezasını onadı ve infaz gerçekleştirildi. Tahran ayrıca söz konusu faaliyetlerin maddi kazanç amacı taşıdığını ileri sürdü.
Fakat burada asıl mesele bir kişinin gerçekten casus olup olmadığı sorusundan daha büyük.
Mesele, savaşın artık devletlerin sınırlarını aşarak devletlerin damarlarına girmiş olmasıdır.
İstihbarat savaşında füzenin hedefi bir bina olabilir. Fakat o binanın koordinatını veren insan, savaşın sonucunu değiştirebilir. Bir tesisin güvenlik prosedürlerini bilen çalışan, bir komutanın rutinini bilen personel, bir askeri aracın hangi saatte hangi güzergâhtan geçtiğini bilen sıradan bir görevli; bazen milyonlarca dolarlık uydu sistemlerinden daha değerli hale gelir.
İran makamlarının Pedaran hakkındaki anlatısı da tam olarak böyle bir tablo çiziyor. Mizan, onun askeri tesisler ve personel hakkında şifreli bilgiler gönderdiğini, farklı kişilere kayıtlı SIM kartlar kullandığını ve gizli görüntü almaya yarayan bir cihaz edindiğini öne sürüyor. Ancak bu iddiaların önemli bölümü bağımsız biçimde doğrulanmış değil.
İşte burada ikinci ve daha rahatsız edici soru ortaya çıkıyor:
Bir devlet, casuslukla mücadele ederken hukukun sınırlarını nerede çiziyor?
İran açısından cevap sert: Devlet sırlarına yönelik tehdit, ölüm cezasıyla karşılık buluyor. Fakat güvenlik soruşturmalarının kapalı yürütülmesi, kamuoyuna sunulan itirafların nasıl elde edildiğine ilişkin soru işaretleri ve savunma sürecine dair sınırlı bağımsız bilgi, bu tür davaların güvenilirliğini uluslararası alanda tartışmalı hale getiriyor. İnsan hakları kuruluşları da İran’daki casusluk davalarının önemli bölümünde yargı sürecinin şeffaflığı konusunda ciddi eleştiriler yöneltiyor.
Burada İsrail’i, İran’ı veya başka bir devleti aklama ya da mahkûm etme kolaycılığına kaçmadan görülmesi gereken bir gerçek var:
Modern savaş, artık yalnızca askerlerin savaşı değildir.
Telefonlar, SIM kartlar, şifreli mesajlaşma uygulamaları, para transferleri, sosyal medya hesapları, insan kaynakları bilgileri ve açık kaynaklardan toplanan veriler istihbaratın yeni cephaneliğini oluşturuyor.
Üstelik bu savaşın en tehlikeli tarafı, çoğu zaman görünmemesidir.
Bir füze fırlatıldığında herkes savaşı görür. Fakat o füzenin hedefini belirleyen bilgi haftalar önce bir telefon mesajıyla, bir fotoğrafla veya bir insanın verdiği küçük bir ayrıntıyla karşı tarafa ulaşmış olabilir.
İsfahan bu açıdan yalnızca İran’ın askeri ve nükleer altyapısının bulunduğu bir coğrafya değildir. Aynı zamanda Ortadoğu’daki istihbarat savaşının sembollerinden biri haline gelmiştir.
İran’ın Pedaran’ı idam etmesi, Tahran’ın yalnızca bir kişiyi cezalandırması anlamına gelmiyor. Aynı zamanda kendi toplumuna ve istihbarat ağlarına çok açık bir mesaj gönderiyor:
“İçerideki sızıntı, dışarıdaki saldırı kadar tehlikelidir.”
Fakat Ortadoğu’nun trajedisi tam da burada başlıyor.
Savaş büyüdükçe devletlerin güvenlik refleksi sertleşiyor. Güvenlik sertleştikçe şüphe alanı genişliyor. Şüphe alanı genişledikçe casusluk suçlamaları artıyor. Ve sonunda savaşın görünmeyen cephesinde, kimin gerçekten ajan, kimin yalnızca suçlanan kişi olduğunu ayırt etmek giderek zorlaşıyor.
Ortadoğu’nun geleceğini yalnızca hangi ülkenin daha fazla füze ürettiği belirlemeyecek.
Asıl mücadele, hangi devletin kendi içindeki bilgiyi, insanı ve güvenlik sistemini daha iyi koruyabildiği üzerinden de yürütülecek.
Bugün İran’da kurulan darağacı, bu savaşın yalnızca son halkasıdır.
Asıl savaş ise çok daha önce başlamıştır:
Bir telefonun diğer ucunda.
Bir şifreli mesajda.
Bir fotoğrafta.
Ve bazen tek bir insanın hafızasında.
YAKUPHAN OKUT

