Türkiye Teknoloji mi Üretiyor, Yoksa Teknolojiyi mi Birleştiriyor?
Türkiye’de bir ürünün fabrikadan çıkması, çoğu zaman onun “yerli ve milli” olduğunun ilan edilmesi için yeterli görülüyor. Oysa teknolojik bağımsızlık, yalnızca son ürünü üretebilmek değil; o ürünü mümkün kılan bilgiye, kritik bileşenlere, yazılıma, malzemeye, üretim teknolojisine ve fikrî mülkiyete ne ölçüde sahip olduğunuzla ilgilidir. Elbette Türkiye bugün geçmişteki klasik montaj sanayisinden çok daha ileri bir noktadadır. Mühendislik, yazılım, savunma elektroniği, havacılık, otomotiv ve çeşitli ileri üretim alanlarında ciddi birikim oluşmuştur. Fakat birkaç başarılı proje, ekonominin bütünüyle yüksek teknoloji ekonomisine dönüştüğü anlamına gelmez. Bakın asıl sorun “Türkiye hiçbir teknoloji üretmiyor” değildir. Sorun, ürettiğimiz teknolojinin ne kadar derine indiğidir.
Özetle; bir ürünü tasarlayabilir, parçalarını birleştirip çalıştırabilir ve ihraç edebiliriz. Fakat kritik çip, sensör, özel malzeme, üretim makinesi veya temel yazılım dışarıdan geliyorsa, o ürünün teknolojik değer zincirinin tamamını kontrol ettiğimiz söylenemez.
Savaşta Fabrika Değil, Tedarik Zinciri Durur
Teknolojik bağımsızlığın gerçek sınavı ise barış zamanında değil, kriz ve savaş dönemlerinde ortaya çıkar. Dahası bir ülkenin kendi fabrikalarının olması, o fabrikaların ihtiyaç duyduğu bütün kritik girdilerin de ülke içinde üretildiği anlamına gelmez.
Anlayacağınız bir savaş veya ağır bir jeopolitik kriz durumunda bize satılmayan tek bir kritik bileşen, bazen yüzlerce yerli parçanın bulunduğu bir sistemi işlevsiz bırakabilir. Bir yarı iletken, özel sensör, optik bileşen, ileri malzeme, üretim tezgâhı, elektronik bileşen, yazılım lisansı ya da belirli bir kimyasal girdinin tedarikinin kesilmesi; kâğıt üzerinde tamamen yerli görünen bir üretim zincirinde beklenmedik bir darboğaz yaratabilir. Üstelik mesele yalnızca bir ülkenin bize doğrudan ürün satıp satmaması da değildir. Kritik teknoloji zincirleri çoğu zaman birçok ülkeye yayıldığı için, zincirin herhangi bir halkasında ortaya çıkacak ihracat kısıtlaması, ambargo, lisans engeli veya lojistik kopuş Türkiye’deki üretimi etkileyebilir. İşte teknolojik bağımsızlık tartışmasının asıl bakılması gereken noktası burasıdır: Bir savaş çıktığında hangi parçayı kendimiz üretebiliriz? Hangi parçayı dışarıdan almak zorundayız? Hangi ülke veya ülkelerden gelen tedarik kesilirse üretimimiz yavaşlar ya da durur? Ve daha önemlisi, o parçanın yerli alternatifini geliştirmek için gereken bilgiye ve üretim altyapısına sahip miyiz?
Bu sorular yalnızca savunma sanayisi açısından değil; enerji, haberleşme, ulaşım, otomotiv, havacılık, elektronik, ilaç, makine ve hatta gıda üretiminin modern altyapısı açısından da son derece önemlidir. Dolayısıyla gerçek teknolojik bağımsızlık, “Her şeyi kendimiz üretelim” demek değildir. Böyle bir hedef ekonomik olarak da gerçekçi olmayabilir. Asıl mesele, savaş veya ağır bir kriz sırasında ülkenin üretim kapasitesini felç edebilecek kritik bağımlılık noktalarını önceden tespit etmek ve bu bağımlılıkları azaltmaktır. Çünkü savaşın ilk kaybedilenlerinden biri bazen cephedeki bir mevzi değil, tedarik zincirindeki görünmeyen bir halkadır. Ve bugün Türkiye’nin sorması gereken soru belki de şudur: “Yarın bize o ürünü üretmek için gereken hiçbir şeyi vermeseler, yine de üretebilir miyiz?” İşte teknolojik bağımsızlığın gerçek ölçüsü burada başlar.
Ayrıca burada “montaj” kelimesini de doğru kullanmak gerekiyor. Çünkü sistem entegrasyonu başlı başına ciddi bir mühendislik yeteneğidir ve buna da kimse itiraz edemez. Ancak entegrasyon ile teknolojik bağımsızlık aynı şey değildir. Anlatmaya çalıştığım gerçek teknolojinin bir ürünün görünmeyen katmanlarında başladığıdır. Yani; temel bilim, malzeme, kritik bileşen, çip, yazılım, tasarım, üretim teknolojisi ve fikrî mülkiyet…
Tekrar belirtmeliyim ki; Türkiye’nin asıl hedefi elbette bu zincirin her halkasını tek başına üretmek değil, tabi şimdilik; bu aşamada amaç stratejik halkalarda dışa bağımlılığı azaltmak ve katma değerin daha büyük bölümünü içeride tutmak olmalıdır. Bunun yolu da yalnızca daha fazla fabrika kurmaktan geçmiyor. Temel bilimlere, yarı iletkenlere, malzeme ve kimya teknolojilerine, üretim makinelerine, özgün yazılıma, üniversite ve sanayi işbirliğine daha fazla yatırım yapmak gerekiyor. Çünkü kritik soru artık: “Türkiye bir şey üretebiliyor mu?” değil. Asıl soru: “Ürettiğimiz şeyin ne kadarı gerçekten bizim bilgimiz?”
Bakın; bir ürünün üzerine Türk bayrağı koymak onu Türkiye’de üretilmiş hâle getirebilir ama o ürünün arkasındaki bilgiyi, teknolojiyi ve fikrî mülkiyeti üretmek, Türkiye’yi gerçekten teknoloji üreten bir ülke yapar. Bu çok daha önemlidir.
Unutulmamalıdır ki; geleceğin rekabeti fabrikalar arasında değil, o fabrikaların arkasındaki bilgi birikimi arasında yaşanacaktır.
Gürkan KARAÇAM
Gürkan KARAÇAM: YERLİ VE MİLLİ İLLÜZYON

