Almanya’dan Tacikistana 31 Milyon Euro

Abdullah Buksur: TÜRKİYE NASIL BİR ATEŞ ÇEMBERİNDEN GEÇİYOR?

Türkiye AB savunma projesinde yer almak için başvurdu

Garp Ocakları ve Kuloğulları

TARİH ŞUURU VE TARİHSİZLİK

Gündem 8 Mayıs 2020
130

Aşağıda ilk resimdeki kitap, Türk Tarih Kurumu yayını ve Osmanlı İran Siyasi İlişkileri (1795-1925) hakkında yazılmış. Devlet neşriyatı olduğu için muhakkak en az iki hakemin de onayından geçmiş. Bir de buna Kurum başkanı ve diğer onay veren şahısları ilave edersek durumun vahameti algılanıyor. Neden mi? Çünkü söz konusu dönem yazılacaksa kitabın isminin Osmanlı-Kaçarlar İlişkisi olması gerekiyordu. Kaçarlar 1779-1925 dönemi bu coğrafyanın hâkimidir. İran isminin kullanılması yanlıştır. Hanedanın ismi Kaçarlardır. Nüfusun da önemli bir kısmı, bugün olduğu gibi Türklerdir. Tıpkı bölgenin daha önce de Timurlular, Harizmşahlar, Safeviler, İlhanlılar, Selçuklular gibi Türk devletlerinin hâkimiyeti altında olan bir coğrafya olmasından dolayı. Ama ilginçtir, Türkiye’de bu, sanki kasıtlı olarak yaygın bir kullanım alanına sahip. Aşağıdaki resimlerde görüldüğü gibi Diyanet İslam Ansiklopedisi için de neredeyse durum aynı. Biraz tez ve makale isimlerine bakınca durum daha da dramatikleşiyor. Meğer Timurlular bile “İran’da ve Orta Asya’da” (Türkistan’da da değil Orta Asya’da, kurulmuş (!!!). Harizmşahlar, “Hârizm ve İran’da 1097-1231 yılları arasında hüküm süren Türk-İslâm hânedanı” imiş (!!!) Var olan büyük ve bütüncül bir Türk tarihi yok sayılıp İran’a bütüncül bir tarih uydurulup armağan ediliyor. Batılı İran uzmanı oryantalistlerin ve İran’ın, uydurma resmi tarih tezlerine destek veriliyor. Eğer tarihçilik böyle yapılıyorsa vah halimize. Diyanet İslam Ansiklopedisi’nde Safeviler ve Kaçarlar maddelerinin üst başlığı “İran’da hüküm süren bir hanedan” şeklindedir. Kendi elimizle adamlara olmayan tarihsel bütünlük ve sürekliliklerini vermeye çalışıyoruz. İşin daha da ilginç tarafı kendimiz için bunu yapmaya pek önem vermiyoruz.
Çağdaş Farsların bile İran ismini tartıştıkları ve konu uzmanlarının Farsça’nın bile coğrafyasını tam belirleyemedikleri bir durumda kendi tarihimizi onlara hediye etmenin anlamı nedir? İbn Sina, Sühreverdi, Mevlana ve hatta Farabi bile elimizden gitti. Geçmişte Türk devletleri, iyi niyetlerle ve sırf edebi gayelerle Farsça’nın hamisi oldular ve bu yüzden birçok düşünürümüz Farsça veya Arapça yazdı. Sonuçta biz böyle yapsak da ve işin uzmanları Farsça ve Türkçe birbirlerini fethetti dese de, olay hep Farsça’nın ne kadar yüksek bir medeni dil olduğuna dayandı. Pek çok dönemde Türkçe, köylü dili görüldü. Edebiyat ve ilim dili görülmedi. Ali Şir Nevai, Kaşgarlı, Aşık Paşa, Ahmet Yesevi bunlarla mücadele etti. Avrupa’da ancak Türkçe’yi ve divan şiirini çok iyi bilen Anne Marie Schimmel gibi nadir objektif isimler Türk divan şiirinin Hafızları, Sadileri geçtiğini ifade edebildi. Kaşgarlı Mahmud diyordu ki, Türkistan’daki kavimlerin , adil olabilmeleri için “Türk kılığını alıp, Türk huyuyla huylanmaları” gerek. Herhalde bizim bazı tarihçilerimizin de böyle olması gerekiyor.
Anlaşılan o ki, “İran Kültür Havzası” söylemiyle Batılı İranologlar ve İranlılar tarafından Avrasya ve Hindistan’daki, hatta yakında Anadolu’daki, bütün kültürel birikim İran’ın hanesine yazılırken Türklerin hanesine ise sözde yağma, talan ve barbarlık yazılacağı benziyor. Türk’ün gerçek tarihini ve kültürel birikimini İran’ın uydurma propagandalarına, Acem yalanlarına feda edenlerden tarih hesap sorar elbet.
İbrahim Maraş

Yorumlar