Okul çağındaki çocukların başörtüsü üzerinden yürütülen jeopolitik manipülasyonun görünen ve görünmeyen küresel hedefleri var.
Açıktır ki bugün bütün dünya büyük bir oyunun ve hesaplaşmanın içindedir. Ülkemiz ve bölgemiz de küresel güçler arasındaki mücadelenin tam ortasında bulunuyor. Azerbaycan devletinin de diğer ülkeler gibi bu mücadelelerin dışında kalma şansı yoktur.
Başörtüsüyle ilgili karar alınmamış olsaydı bile jeopolitik manipülasyon başlatmak isteyenler başka bir bahaneyle aynı süreci başlatacaklardı. Halkın ve devletin güvenliğinden sorumlu olan iktidardır. Bu sorumluluğun başında ise neyi, ne zaman ve nasıl yapacağını kendisinin bildiğini açıklayan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev bulunmaktadır.
Bence siyasi ve toplumsal sorumluluğunun bilincinde olan, dünyanın ve ülkesinin mevcut koşullarını anlayan; ancak herhangi bir resmî talimat almayan, siyasi parti üyesi olmayan ve sistemin içine dâhil edilmemiş bağımsız kişiler bu süreçte aktif rol üstlenmemelidir. Çünkü harekete geçtiklerinde sistem tarafından manipüle edilebilir ve sistem içindeki karşıt taraflardan birinin aracına dönüşebilirler.
Üstelik hangi tarafın kimlerden oluştuğunu anlamak da her zaman kolay değildir. Böylece kişi hem zararlı faaliyetlerin içine çekilebilir hem de kendisini riske atabilir.
En doğru yaklaşım, arındırılmış bir aydınlanma ve bilinçlendirme faaliyetidir. İnsanları bilgilendirmek, toplumsal dayanışmayı güçlendirmek ve vatandaşlarımızı doğrudan katkıda bulunabilecekleri, çözüm üretebilecekleri çalışmalara yönlendirmek çok daha yararlı olacaktır.
Dünya medyasının gündemindeki ve Azerbaycan-Türkiye ilişkilerinin tartışmaya açılmasına kadar uzanan bu süreçte, kendisini muhalefet olarak tanımlayan partilerin neden resmî bir tutum açıklamadığını görmüyor musunuz? Çünkü onlar da sistemin bir parçasıdır. Kendilerine müdahale etmemeleri söylenmiştir ve onlar da sürece karışmamaktadır.
Peki, bağımsız ve topluma fayda sağlamak isteyen insanlar da mı hiçbir şey yapmamalıdır? Bence hayır. Topluma kalıcı zarar verebilecek girişimlere karşı çıkmalı, tarihî gerçeklerin manipüle edilmesine izin vermemelidirler.
Örneğin, ortaokullarda başörtüsünün yasaklanmasına ilişkin kararın “doğru ve hukuka uygun” ya da “yanlış ve hukuka aykırı” olduğunu söylemek, ister istemez sistem içindeki siyasi tartışmanın bir tarafına dâhil olmak anlamına gelebilir.
Bağımsız, topluma fayda sağlamak isteyen ve kamuoyu önünde görüşlerini açıklayan kişiler ise kararların gerekçelerinin ortaya konulmasını talep etmelidir. Çünkü gerekçeleri açıklanmadan alınan kararların yol açtığı manipülasyon, toplumu kutuplaştırabilir ve kalıcı zararlara neden olabilir.
Örneğin, Azerbaycan-Türkiye ilişkilerinde yaşanan gerginliğin arkasında jeopolitik manipülasyon bulunabileceği ihtimaline rağmen, süreç boyunca ortaya çıkabilecek kalıcı zararlar da hesaba katılmalıdır.
Sistemin yönlendirdiği kişiler, tartışmanın zararını Azerbaycan ve Türkiye halklarının karşılıklı ilişkilerine kadar taşıyorsa; tarih ve siyaset bilincinden yoksun, yalnızca gönül bağıyla birbirine bağlı milyonlarca insanın kalbine şüphe düşürüyorsa buna karşı çıkmak gerekir.
1918’de Osmanlı Azerbaycan’ı işgal etmek için mi geldi?
1918 yılında Osmanlı’nın Azerbaycan’ı kurtarmaya değil, işgal etmeye geldiğini söylemek ne anlama geliyor?
O dönemde Azerbaycan adıyla bağımsız bir devlet tam anlamıyla kurulmuş muydu? Birinci Dünya Savaşı’nın galiplerinin belirlediği uluslararası hukuk düzeninde tanınmış, uluslararası alanda kabul görmüş bir devlet statüsüne sahip miydi?
Azerbaycan vatandaşları şunu bilmelidir: O dönemde Azerbaycan devletinin varlığından, niteliğinden ve sınırlarından yalnızca dünya ve bölge kamuoyu değil, yerel halkın önemli bir bölümü de haberdar değildi. Tarihî gerçekler açıklanmalı; insanlar o dönemin koşullarını öğrenmelidir. Böylece manipülasyona daha az açık hâle gelir ve kalıcı zararların önüne geçilebilir.
Ahmet Bey Ağaoğlu, Nuri Paşa’nın siyasi danışmanı olarak bölge bölge dolaşıyor ve Azerbaycanlılara şunları anlatıyordu: “Artık Nikolay bizim hükümdarımız değil. Kendi devletimizi kuruyoruz. Bize katılın, Bakü’yü Ermenilerden alalım.”
Bugün anlamsız konuşanların ve hatta konuşmayanların bile büyük çoğunluğunun dedeleri o dönemde şaşkınlıkla şu tür sorular soruyordu: Bundan sonra hükümdarımız Müslüman mı olacak, güneyden mi gelecek, yoksa Osmanlı mı olacak?
Bazıları da “Bakü’nün benimle ne ilgisi var?” diye düşünüyordu. Halkta bağımsız bir devlet bilinci henüz yerleşmediği için Ağaoğlu da Nuri Paşa da bu toprakların Osmanlı’ya katılmasını isteyebilirdi. Sizce dönemin koşulları içinde böyle düşünmeleri anlaşılmaz mı?
Bakü’de Ermeniler Mart katliamlarını gerçekleştirmişti. Şehrin Müslüman nüfusu kendisini savunabilecek durumda değildi. Petrolün değerini Ermeniler daha iyi kavramıştı ve en büyük petrol üreticisi şirketlerin önemli bir bölümü onların elindeydi.
Osmanlı’ya karşı kullanılan Ermeni unsurlar, Bakü’nün kendi kontrollerinde olması hâlinde bunun herkesin yararına olacağını hem İngilizlere hem de Ruslara anlatmaya çalışıyordu.
Bakü, Türk ordusu tarafından kurtarılmasaydı Azerbaycan devleti belki de hiç doğmayabilirdi. Türk ordusu, Türklerin ve Müslümanların öldürülmesine ve yurtlarından sürülmesine karşı koymak için bölgeye geldi. Hem Bakü hem de Karabağ için savaştı ve şehitler verdi.
Bugün de Azerbaycan halkı bir katliam ya da büyük bir yıkımla karşı karşıya kalsa, bizi korumaya Türkiye halkından oluşan bir askerî güç gelecektir; başka hiçbir yerden, hiç kimseden yardım gelmeyebilir. Azerbaycan vatandaşlarının zihnine bu basit ve temel gerçeğin yerleşmesi gerekir.
Azerbaycan devletinin kuruluşu ve uluslararası sistem
Türk ordusunun ve başta Mehmet Emin Resulzade olmak üzere Azerbaycan’ın kurucu önderlerinin iradesiyle Azerbaycan devleti doğdu.
1919’da bu devlete uluslararası tanınma kazandırmak ve onu dünyaya tanıtmak amacıyla Ali Merdan Bey Topçubaşov başkanlığındaki heyet yola çıktı. Ancak İstanbul’u işgal eden İngilizler heyetin Paris’e gitmesine izin vermedi. Heyette bulunan Ahmet Bey Ağaoğlu ise İstanbul’da tutuklanarak Malta’ya sürgün edildi.
Paris Barış Konferansı’nda ABD Başkanı Wilson’un dünyaya yeni bir düzen getirmeyi amaçlayan ilkeleri de Azerbaycan devletine uluslararası alanda kalıcı bir güvence sağlamadı. Azerbaycan devleti henüz iki yaşını doldurmadan yıkıldı. Toprakları, küresel güçlerin bölüşümü sonucunda Rusya’ya bırakıldı.
Birinci Dünya Savaşı’nın temel hedeflerinden biri Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamaktı. Mustafa Kemal Atatürk’ün olağanüstü siyasi ve askerî esnekliği sayesinde Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.
Bugünden geçmişe bakarak Atatürk’ün Lenin’e mektup yazdığını, Azerbaycan’ı feda ettiğini söylemek kolaydır. Ancak tarih, dönemin koşullarından koparılarak değerlendirilemez.
Paris’te ABD Başkanı Wilson, Topçubaşov ve beraberindekilere yeni dünya düzeninde küçük devletler istemediklerini, Azerbaycan’ın kaderinin Rusya ile ilgili meseleler çözüldükten sonra belirleneceğini söylüyordu. Bu bakış açısından hareketle Azerbaycan’ın 11. Kızıl Ordu tarafından işgal edilmesi, yalnızca Moskova’nın değil, uluslararası güç dengelerinin ve dönemin büyük güçlerinin kararlarının da etkili olduğu bir süreç olarak değerlendirilmelidir.
Azerbaycan’ın kurucu önderleri Paris’te kalabilmek, galip devletlerin liderleriyle görüşebilmek için yemek ve otel masraflarını bile güçlükle karşılıyordu. Azerbaycan halkı bu gerçekleri biliyor mu?
Wilson’un 1919’da ülkenin farklı bölgelerine yaptığı ziyaretlerde Azerbaycan heyetiyle karşılaşmasını hatırladığı ve heyet üyelerinin özgürlük, hukuk ve adalet ilkeleri bakımından kendisiyle aynı dili konuştuğunu söylediği aktarılır. Bu sözlerin tarihsel bağlamı ve özgün kaynağı ayrıca incelenmelidir; ancak burada asıl vurgulanmak istenen, Azerbaycan’ın kurucu kadrolarının uluslararası alanda tanınma mücadelesidir.
Kurucu önderler, kendi toplumlarının önemli bir bölümünün çok ilerisinde bir siyasi bilinç taşıyordu. Dönemin şartlarını ve gerçeklerini açıklamak gerekir. Böyle yapıldığında Neriman Nerimanov’un tutumunu da daha iyi anlamak mümkün olur.
Tarihî koşulların açıklanması, mevcut güç dengelerinin anlaşılması ve geçmişin bağlamına oturtulması; manipülasyon yoluyla toplumu kutuplaştırmak ve kalıcı zararlar yaratmak isteyenlerin önünü kesebilir.
Ahmet Bey Ağaoğlu ile Malta’da sürgünde bulunan Osmanlı esirlerinin serbest bırakılmasında, Sovyet Azerbaycanı’nın lideri Neriman Nerimanov’un diplomatik girişimlerinin rol oynadığı belirtilir. Bu kişilerin gizli yollarla Atatürk’ün bağımsızlık mücadelesine gönderildiği ifade edilir.
11. Kızıl Ordu’nun Azerbaycan’ın çeşitli bölgelerinde esir aldığı İngiliz askerleri de bulunuyordu. Nerimanov, bu askerlerle Malta’daki Osmanlı esirlerinin değiştirilmesini organize etti. Ahmet Bey Ağaoğlu da bu nedenle Nerimanov’a özel olarak teşekkür etti.
Türkiye’den Azerbaycan’a karşı anlamsız ve saldırgan ifadeler kullananlar, Sovyet Azerbaycanı’nın Türkiye’nin bağımsızlık savaşına önemli destek verdiğini de bilmelidir.
Çaldıran Savaşı’na kadar uzanan tarihî tartışmaları bugüne taşıyanlar ise Azerbaycan devletinin Safevî Devleti’nin devamı olmadığını unutmamalıdır.
Dönemin koşulları ve gerçekleri dikkate alındığında Nuri Paşa’yı, Atatürk’ü, Azerbaycan’ın kurucu önderlerini, Nerimanov’u, Haydar Aliyev’i ve bugün İlham Aliyev’i hem doğrularıyla hem de yanlışlarıyla anlamak gerekir. Kutuplaşma ve geçmişi tümüyle reddetme yaklaşımı Azerbaycan halkının da Türkiye halkının da çıkarına değildir.
Küresel belirsizlikler ve siyasi kimlik meselesi
Bugün Avrupa’da milliyetçi partiler giderek güç kazanıyor. Fransa’da aşırı sağcı lider Marine Le Pen’in desteği artıyor. Son kamuoyu araştırmalarının, 2027’de yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde Le Pen’in konumunu güçlendirdiği ve onu ilk turda öne çıkardığı belirtiliyor.
Küresel tehditler karşısında ülkeler kendi kabuklarına çekiliyor ve kendilerini koruyacak bir zırh oluşturmaya çalışıyor. Demokrasi, evrensel değerler ve uluslararası hukuk gibi kavramlar giderek geri plana itilirken ulusal siyasi kimlikler öne çıkarılıyor.
Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran topluma Türk siyasi kimliği kazandırdı. Bu yaklaşım ırkçılık ya da etnik milliyetçilik değildi.
En hassas ve sürekli tartışılan meselelerden biri olan Kürt sorunu da sağduyuyla ele alınmalıdır. Kürtler ağırlıklı olarak dört ülkede yaşıyor ve bu ülkelerdeki bölgeler onların tarihî yurtları arasında bulunuyor.
İran, Suriye ve Irak’ta yaşayan Kürtlerin bu devletlerdeki durumuna, statüsüne ve Türkiye’de yaşayan Kürtlerin koşullarına vicdan ve adalet perspektifinden bakalım.
Her şey kusursuz mu? Hayır.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında karşılıklı hatalar yapıldı mı? Evet.
Ancak bugün Kürtler İran, Suriye ve Irak için savaşmaya, bu devletleri korumaya gider mi? Metnin yazarı bu soruya hayır yanıtını veriyor. Kürtlerin geleceklerini bu devletlerin bünyesinde görüp görmediklerini de sorguluyor.
Buna karşılık Türkiye için savaşmaya hazır milyonlarca Kürt kökenli vatandaşın bulunduğunu vurguluyor.
“Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” sözü de yararları ve zararları birlikte değerlendirilerek ele alınmalıdır. Dünyanın gerçeklerini anlayan bir insan, Azerbaycan’daki farklı etnik kimliklerin ortak bir jeopolitik kimlik altında buluşmasını sağlayan ve bu ortaklığı koruyan unsurun Türklük olduğunu kavramalıdır.
Bütün farklılıklarıyla birlikte Azerbaycan halkı da Türkiye halkı da birdir; bütündür, kardeştir ve birbirinin yoldaşıdır.
Ne mutlu Türk’üm diyene! Küresel çalkantılardan çıkabilmek için bu ortak kimliğin önemli bir dayanak oluşturacağı savunuluyor.
Yaşasın ve bir olsun iki devletin halkları!
Birbirimize daha sıkı sarılalım. Büyük bir fırtına yaklaşıyor ve tutunabileceğimiz yerler sınırlı.
Türkiye halkının parmağında bazen siyasi İslam’ın, bazen Bozkurt’un yüzüğü olabilir. Asıl önemli olan elin, kolun; yani ortak yüreğin ve ruhun bir olmasıdır.

