Şimdi yükleniyor

OĞUZHAN ERKAN: İran konusunda Türkiye Ne Yapmalı, Ne Yapmamalı?

İran’da yaşanan ve yaşanması muhtemel gelişmeler karşısında Türkiye’nin alacağı tutum, günü kurtarmaya yönelik değil, uzun vadeli jeopolitik sonuçları gözeten bir stratejiye dayanmak zorundadır. Burada esas mesele, kimin gideceğinden çok, kimin ve neyin geleceğidir.

İran’daki mevcut rejimle Türkiye’nin ciddi sorunlar yaşadığı bir gerçek. Bölgesel rekabet, mezhepsel gerilimler ve örtülü güç mücadeleleri bu ilişkiyi zaten problemli hale getirmiş durumda. Ancak bu durum, İran’da her türlü alternatifin Türkiye açısından “daha iyi” olacağı anlamına gelmez. Aksine, bazı senaryolar mevcut durumdan çok daha büyük riskler barındırmaktadır.

Bu noktada özellikle üzerinde durulması gereken husus, Pehlevi hanedanının yeniden İran’ın başına getirilmesi ihtimalidir. Görünen o ki bu proje, ABD ve İsrail merkezli bir stratejik mühendisliğin ürünüdür. Pehlevilerin dönüşü, İran’ı Batı ve İsrail eksenine hızla yaklaştıracak; bu da Türkiye açısından hem güvenlik hem de bölgesel nüfuz bakımından son derece olumsuz sonuçlar doğuracaktır. Kısacası, İran İslam Devleti rejimiyle sorunlarımız olabilir; ancak Pehlevi restorasyonu Türkiye için çok daha “felaket” bir senaryo olma ihtimali yüksektir.

Türkiye’nin İran politikası, sadece Tahran merkezli değil, İran’ın toplumsal ve etnik gerçekliklerini de kapsayan çok katmanlı bir yaklaşıma dayanmalıdır. Bu bağlamda Güney Azerbaycan Türkleri hayati bir stratejik unsurdur. Türkiye, bu nüfusla yalnızca kültürel değil, siyasi ve stratejik düzlemde de ortak hareket edebilecek bir zemin oluşturmalıdır. Gerekirse bu bölgede yeni bir liderlik profili inşa edilmeli; İran’ın geleceğinde söz sahibi olacak aktörler bugünden şekillendirilmelidir.

Tarihsel bir referans olarak 1945’te Tebriz merkezli kurulan Azerbaycan Milli Hükümeti, bugün dahi hatırlanması gereken bir tecrübedir. Türkiye, şartlar oluştuğu takdirde İran’ın kuzeyinde böyle bir yapılanmaya göz yummayı, hatta desteklemeyi dahi stratejik bir seçenek olarak masada tutmalıdır. İran’ın toprak bütünlüğü kutsal bir tabu değildir; önemli olan, ortaya çıkacak yeni düzenin Türkiye’nin güvenliğine ve bölgesel çıkarlarına hizmet edip etmeyeceğidir.

Bununla birlikte, en ideal senaryo İran’ı parçalayacak bir süreçten ziyade, İran’ın tamamını kapsayacak; Pehlevi çizgisinde olmayan, İsrail güdümlü hareket etmeyen, fakat Türkiye ile çalışabilir ve Güney Azerbaycan Türklerini kapsayacak bir liderliğin ortaya çıkmasıdır. Türkiye’nin asıl hedefi bu olmalıdır. Pehlevilerin İran’a geri dönüşüne kesinlikle izin verilmemelidir. Şu husus özellikle hatırlanmalıdır ki, 1979 İran İslam Devrimi kendiliğinden ortaya çıkmış bir toplumsal patlama değildir; bu devrimin zeminini bizzat Pehlevi Hanedanlığı’nın uyguladığı baskıcı ve tekçi politikalar hazırlamıştır. Özellikle Güney Azerbaycan Türklerine yönelik sistematik Farslaştırma ve asimilasyon politikaları, İran’da yaşayan yaklaşık 35 milyon Güney Azerbaycan Türkünün rejime karşı derin bir tepki biriktirmesine yol açmış; bu kitle, devrim sürecinde en ön saflarda yer almıştır. Dolayısıyla bugün Pehlevileri yeniden İran’ın başına getirmeyi bir “istikrar” projesi olarak sunmak, tarihsel gerçeklikle bağdaşmamaktadır. Aksine böyle bir girişim, İran toplumunun geniş kesimlerinde yeni fay hatlarını tetikleyecek, bölgede barıştan ziyade kaosu ve uzun süreli istikrarsızlığı beraberinde getirecektir.

Türkiye’nin bugün Suriye sahasında kazandığı tecrübe, İran konusunda da geç kalınmaması gerektiğini açıkça göstermektedir. Suriye dosyası mümkün olan en kısa sürede stabilize edilmeli ve Ankara’nın stratejik odağı İran’a çevrilmelidir. İran’da yaşanacak bir “oldu bitti”, ilerleyen yıllarda Türkiye’nin çok daha ağır bedeller ödemesine yol açabilir.

Sonuç olarak İran meselesi, ideolojik reflekslerle değil, soğukkanlı bir devlet aklıyla ele alınmalıdır. Kimlerin kazanacağına değil, Türkiye’nin ne kaybedip ne kazanacağına bakarak hareket edilmelidir.

Yorum gönder