Hukuk, modern devlet teorisinde toplumsal sözleşmenin, adaletin ve bireysel özgürlüklerin güvencesi olarak tanımlanır. Ancak tarih, kurumsal yapıların yozlaştığı dönemlerde hukukun tam tersi bir amaca hizmet edebildiğini; iktidarın bekasını sağlamak ve siyasi rakipleri dizayn etmek için en elverişli enstrümana dönüştürüldüğünü defalarca kanıtlamıştır. Siyaset bilimi literatüründe “Lawfare” (Hukukun Silah Olarak Kullanılması) olarak adlandırılan bu olgu, yargı mekanizmasının bağımsızlığını kaybederek egemen gücün bir yürütme organı, hatta bir imha silahı haline gelmesini ifade eder.
Nazi Almanyası’nda 1942-1945 yılları arasında Halk Mahkemesi (Volksgerichtshof) Başkanlığı yapan Roland Freisler, yargının siyasi bir silaha dönüştürülmesinin tarihteki en radikal sembolüdür. Freisler analizi, bir hukukçunun ve kurumsal bir yapının adalet kavramından nasıl tamamen kopabileceğini anlamak açısından hayati önem taşır.
Freisler, evrensel hukukun kurallarını tamamen tasfiye ederek yerine Adolf Hitler’in iradesini koymuştur. Mahkemenin görevi suçluyu adil yargılamak değil, “halk topluluğuna yönelik tehditleri” yani rejim muhaliflerini yok etmekti. Geçmişindeki Bolşevik bağlar nedeniyle rejim içinde sürekli kendini kanıtlama baskısı hisseden Freisler, bu şüpheyi bastırmak için yargılamalarında aşırı bir fanatizm sergilemiştir. Bu durum, yargının bağımsızlığını kaybederek iktidara rüştünü ispatlama yarışına girdiğinde ne kadar vahşileşebileceğini gösterir. Freisler döneminde mahkemeler birer adalet mekanı değil, sanıkların aşağılandığı, savunma haklarının ellerinden alındığı ve kararın önceden belli olduğu birer siyasi tiyatro sahnesine dönüşmüştür.
Freisler’in mirası; hukukun biçimsel kalıplarının korunarak, içerik olarak tamamen bir “hukuki terör” mekanizmasına dönüştürülmesidir.
Totaliter rejimler geçmişte kalmış olsa da, yargının siyasi rakipleri saf dışı bırakmak için bir enstrüman olarak kullanılması yöntemi evrim geçirerek varlığını sürdürmektedir. Günümüz dünyasında hibrit rejimler veya otoriterleşme eğilimindeki yapılar, rakiplerini doğrudan fiziksel olarak yok etmek yerine, hukuki süreçlerin labirentlerinde boğmayı tercih etmektedir.
Bu modern stratejinin temel özellikleri şunlardır:
Siyasi kararlar, yasal kılıflara uydurularak toplum nezdinde “yargı kararı” olarak sunulur. Böylece iktidar, siyasi bir tasfiyeyi tarafsız bir hukuki süreç gibi gösterebilir.
Kanunlar, herkes için eşit uygulanan kurallar olmaktan çıkar. Muhalif figürler için en ağır, en zorlama yorumlarla uygulanırken; iktidar bloğu için bir koruma kalkanı işlevi görür.
Tarihsel perspektiften bakıldığında, Roland Freisler’in nazi mahkemelerinde uyguladığı vahşi yöntemler ile günümüz dünyasındaki sofistike hukuki operasyonlar arasında biçimsel, kurumsal ve insani açıdan devasa farklar vardır. Modern dünyada sanıklar fiziksel olarak yok edilmemekte, üst mahkeme yolları açık tutulmaktadır. Ancak zihniyet kökü aynıdır: Yargının, bağımsız bir hakem olmak yerine, iktidar gücünü tahkim etmek ve siyasi rakipleri tasfiye etmek için bir aparat olarak kullanılması.
Kamuoyunda dile getirilen “çukura düşmeye devam ediyoruz” serzenişi, adalete olan inancın aşınmasının yarattığı toplumsal travmayı özetler. Hukuk bir kez silah haline getirildiğinde, o silahın namlusunun günün birinde dönüp onu tutanları da vurması kaçınılmaz bir tarihi gerçektir. Nitekim Freisler da hayatını, adaleti yok ettiği o mahkeme binasının yıkıntıları altında kaybederek tarihin en trajik derslerinden birini bırakmıştır.
Demokratik bir geleceğin inşası ve bu aşağı doğru gidişin durdurulması; yargının konjonktürel siyasi çıkarlardan tamamen arındırılması, hakimlik güvencesinin eksiksiz sağlanması ve hukukun üstünlüğü ilkesinin koşulsuz kabul edilmesiyle mümkündür.
NURİ CEM TABANLI
NURİ CEM TABANLI: Yıkıntılar Altındaki Adalet: Hukuk Silah haline Geldiğinde

