İffet DÖNMEZ: TÜRKİYE ANALİZİ

I. Dünya savaşı ve ardından ikinci Dünya savaşı sonrası Dünya tarihinde eşine az rastlanan ve aynı zamanda uluslararası hukuku hiçe sayan bir takım diplomatik olaylar yaşandı. Bunlardan ilki Temmuz 1944 teki ekonomi alanında ki Bretton Woods kararları, diğeri de Ekim 1944 teki siyasi sonuçları olan Moskova Anlaşmasıdır. Daha çok Yüzdeler Anlaşması olarak bilinen bu gizli ve gayri resmi toplantıda o günün iki büyük gücünün liderleri Winston Churchill ve Jozeph Stalin, Balkanlar ve Doğu Avrupa’da ki nüfuz alanlarını belirlemişlerdir. (Mert Can Erdoğan: Yüzdeler Anlaşması Atatürk Ansiklopedisi)
Her ne kadar bu toplantıda Türkiye’nin adı zikredilmemekle birlikte gerek jeopolitik konumu ve gerek se Sovyetler Birliğinin olası bir tehdit oluşturmasından dolayı Bati Blogunda yer aldığını Trumann Doktrininden anlayabiliyoruz. 12 Temmuz 1947de ki bu anlaşmaya göre Türkiye’nin II. Dünya savaşından sonra dış politikadaki yönünü belirlemiştir. (İhsan Ömer ATAGENÇ -Nuri Gökhan TOPRAK: Türk-Amerikan İlişkilerinde 12 Temmuz 1947 Antlaşması ve Türk Siyasal Hayatına Etkileri Akademik Bakış 2019) 7 Ocak 1946 da ki Demokrat Partinin kurularak çok partili bir yapıya geçmesi de Sovyet Blogundan yapısal olarak ayrıştığının bir göstergesidir.
Bazı iniş çıkışlar dikkate alınmadığı taktirde Türkiye’nin bu tarihten itibaren Batı ve ABD yanlısı bir politika yürüttüğünü görmekteyiz. 1960 ların başındaki Kıbrıs geriliminde Türkiye’nin muhtemel müdahalesini önleme amaçlı Jhonson Mektubu, Türk dış politikasında bir kırılma noktası oluşturmaktadır. (1964 Jhonson Mektubunun Perde Arkası: TASAM) Bu gelişmeden sonra artık Türkiye ABD yanlısı politikalarını ve NATO’yu sorgulamaya başlamış, ayni zamanda çok yönlü dış politikalar yürütmeye başlamıştır. (Ensar Turanoğlu: Jhonson Mektubu Özelde Türk Amerikan İlişkileri Gümüşhane Ünv. Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi Bölümü Yüksek Lisans Tezi)
Türkiye’nin Yunanistan ve dolayısıyla Batı Bloğu ile yaşadığı krizlerden diğeri de 1998-1999 S300 füze krizidir. 2019 yılında gerçekleşen Kısaca CAATSA (Amerika’nın Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası) olarak bilinen bu gelişme Füze Krizinde bardağı taşıran son damla olmuştur. Yaşanan bu iki olay ve Türkiye’nin terörle mücadelesinde yalnız bırakılması ve hatta bu terör örgütlerinin batılı aktörler tarafından desteklenmesi, bir anlamda Türkiye’nin uyanmasına vesile olmuştur. 2008 yılında Cumhurbaşkanlığı himayesinde gerçekleştirilen Türkiye’nin Stratejik Vizyonu 2023 Türkiye’nin Savunma sanayisi açısından bir dönüm noktası olmuştur.
Savunma Sanayisinde atılan bu güçlü adımlar sonrasında Türkiye’nin özellikle Ortadoğu da Uluslararası aktörlerin uygulamak istedikleri politika gündemini okuyup anlayabilmesi ve alınan kararları kendi lehine dönüştürecek yeni politikalar üretebilmesine olanak vermiştir. Bu gerçeklik te, artık bölge için yeni bir donemin başlangıcı ve farklı yön arayışlarının bir dönüm noktasıdır aynı zamanda. Çünkü artık bu bölgede bütün bölgesel aktörlerin dikkate almak zorunda olduğu bir Türkiye gerçeği vardır.
Devlet düzeyi analizlerde ülkelerin ulusal çıkarları , güvenlik kaygıları ve ekonomik hedefleri ele alınır. Bu sürecin Türkiye açısından hem diplomatik riskler ve ayni zamanda stratejik fırsatlar barındırdığını söylememiz mümkündür. Geçmişte ülkelerin kara odaklı savunma anlayışı hakimken günümüzde bu algı değişmiş ve deniz odaklı bir güvenlik anlayışı ortaya çıkmıştır. Bu doğrultuda İsrail’in İbrahim anlaşmaları bağlamında gerçekleştirmek istediği stratejiler Türkiye’nin güvenliğini tehlikeye düşürmekte ve adeta Türkiye’nin, özellikle Ege ve Doğu Akdeniz’de yetkilerini sınırlandırabilecek bir durum yaratmaktadır.
Türkiye’nin Dış politikasını belirleyen en temel dinamiğin istikrar ve kalkınma ekseninde ilerleyen politikalar olduğu yetkililer tarafından sık sık dile getirilmektedir (T.C Dış İşleri Bakanlığı) Son zamanlarda, Yemen’den İran’a kadar bütün gelişmeler, Ortadoğu’nun uzun süreli bir çatışma ve savaş çıkma döngüsü içerisine girdiğini göstermektedir. Türkiye bu yeni sistem değişikliğinin farkına vararak, neredeyse bütün istikrarsızlık alanlarına dair iki stratejik söylem geliştirdi. Birincisi kırılgan siyasi, ekonomik toplumsal ve güvenlik ortamının yeniden tesisi için merkezi hükümetlerin güçlenmesini sağlamak ve bölgesel kalkınmayı desteklemek. Bunun için de Türkiye kendisini, modernleşme serüveni içinde elde ettiği ekonomik ve siyasi istikrar tecrübesini yakın coğrafyası ile de paylaşan ve çözüm önerileri getiren bir aktör olarak konumlandırmıştır. (K:Temiz Türkiye’nin Ortadoğu Politikası istikrar ve kalkınma ekseninde şekilleniyor /Çin Modeli olabilir ORSAM 02.02,2026)
Önümüzdeki dönemde Ortadoğu’nun geleceği ve güvenliğinin oluşabilecek muhtemel dünya sistemine göre şekilleneceği muhakkaktır. Muhtemelen ABD hegemonyasının sona ererek çok kutuplu bir dünya sistemine doğru gidileceği yönündeki teoriler ağırlık kazanmaktadır. Bunun bir sonucu olarak, savaş sonrası Ortadoğu da artık alternatif güvenlik arayışlarına gidileceği kaçınılmaz bir gerçektir. Bunlardan en dikkat çekeni de, aralarındaki yakınlaşma öncelere dayanan ve fakat aralarında ciddi psikolojik bariyerler bulunan Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan ve Katar birlikteliğidir. Bu ülkelerden Türkiye teknolojik birikimi ile öne çıkarken, Pakistan nükleer caydırıcılığı ile Suudi Arabistan ekonomik gücü ile Katar ise kendisine özgü diplomasi yatkınlığı ile öne çıkmaktadır. Pakistan Suudi Arabistan ve Türkiye Katar arasındaki olumlu ilişkilerin ileride ittifak seviyesine çıkartılabileceği konuşulmaktadır. (N. Tanrıverdi Yaşar Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan : Yeni Bir Blog mu Doğuyor FIKIRTURU 20 Nisan 2026)
Körfez Krizi sonrasında Basra Körfezin güvenliğinin ve buna bağlı olarak ta Hürmüz Boğazı ve Aden körfezinin bir sorun olarak kısa zamanda çözülemeyeceğinin anlaşılması, önceden düşünülen alternatif enerji ve ticaret yollarının hayata geçirilmesini artık bir zaruret haline getirmiştir. Çünkü enerji artık modern dünyanın uluslararası ilişkiler sisteminde yalnız ekonomik bir unsur değil küresel güç mücadelesinin temel belirleyicisi haline gelmiştir. (S.A. Sedat- G. Ergun- M. Akpınar: Ortadoğu ve Avrupa Enerji Hattında Stratejik Bir Aktör Türkiye- Journal of Social Humanities and Administrative Sciences )
Hem enerji arzının sürdürülebilirliğini sağlamak ve aynı zamanda olumsuz çevresel etkilerini en aza indirme noktasında iki enerji merkezinin güç mücadelesine girdiğini görmekteyiz. Bunlardan biri Orta koridor denkleminde yer alan Türkiye diğeri ise Gazze ve Lübnan’a müdahale ederek kendisine alan açmak isteyen İsrail’dir. Bu konuda bir araştırma raporuna göre Türkiye’nin daha güçlü bir konumda olduğu tezi öne sürülerek şöyle söylenmektedir. “Türkiye coğrafi konumu ve mevcut altyapısı, Körfez Krizlerinde alternatif enerji güzergahı sağlama kapasitesi yeterli politika müdahalesi ile küresel enerji istikrarına katkıda bulunan ekonomik ve diplomatik kazanımlara dönüştürebilir.” (Hürmüz’ün Ötesinde: Küresel enerji sisteminin yapısal kırılganlıkları, checkpoint bağımlılığı ve Türkiye’nin enerji güvenliği sağlayıcısı olarak yükselen rolü TESPAM 2026-01)
Enerji merkezi olma doğrultusunda Türkiye’nin gerek ülke içinde “ Terörsüz Türkiye” gerek Suriye ve Irak’ın istikrara kavuşması ve gerekse Azerbaycan _Ermeni sorununu çözmeye yönelik politikaları daha çok anlam kazanmaktadır. İsrail’in Türkiye’yi ve bölgeyi istikrarsızlaştırarak bu denklemin dışarısına çıkabilmek için terör örgütlerini desteklemek, güya onların hamiliğini üstlenen politikaları da, Türkiye’nin geliştirdiği politikalarla başa çıkarılmaya çalışılmaktadır.
İsrail/ABD-İran arasında yaşanan Körfez savaşı sonrası gelinen su son noktada Hürmüz boğazının kullanılamaz hale gelmesi ve bu sorunun kısa vadede çözüme kavuşmayacağının anlaşılması, Aden Körfezi ve Bab-ül Mendep boğazının önemini ortaya çıkarmıştır. Bu noktada Türkiye’nin Somali ile gerçekleştirmiş olduğu karşılıklı yararlanıma dayalı ilişkiler, Türkiye’nin bu bölgedeki varlığını güvence altına almakta ve aynı zamanda Türkiye’nin jeopolitiğini güçlendirmektedir. Çünkü Türkiye’nin bu bölgedeki varlığı bölgenin istikrarı açısından da son derece önemlidir. (Anıl Uğur Kızıldeniz Denklemi: ABD_İsrail_İran Hattında Türkiye’nin Stratejik Tahkimi TUDPAM “ Mayıs 2026)
*Son donemde İsrail’in düşman üretme söylemine Türkiye’yi de dahil etmesine karşı Türkiye’nin hem dış politikasını aktif tuttuğun hem de istihbarat ve askeri gücünü doğrudan sahaya sürdüğünü görmekteyiz . Bu da İsrail’in bölgedeki emelleri için en kritik engellerden biri olarak görünüyor (M. Kaslılar) İsrail’in bu düşman üretme politikası, Türkiye’de iç politikada bir rahatlama ortamı yarattığı da bir gerçektir. Bu doğrultuda Türkiye’nin Mavi Vatan doktrinin hem uluslararası hukukta bir güvence altına alınması girişimi hem de bütüncül bir milli politika haline geleceği beklentisi muhalefet tarafından zaman zaman dile getirilen ‘’Bizim sınırötesi topraklarda ne işimiz var.’’ söylemlerini ortadan kaldırmıştır.
Türkiye’nin çıkar odaklı politikalarından ziyade Ortadoğu ve özellikle Afrika’da “insani diplomasi” ye ağırlık vermesi, Batılı ve küresel güçler tarafından jeopolitik bir meydan okuma olarak algılanırken bölgedeki aktör ülkeler tarafından (Mısır, Suudi Arabistan, BAE) tarafından da kendi hegemonyalarını tehdit eden bir yayılma/nufaz ve genişleme olarak algılanmaktadır. Hiç kuşku yok ki bu algılamaların temelinde geçmişte yaşanan Osmanlı’nın 600 yıllık dünya egemenliği yatmaktadır. Ama şurası da bir gerçek ki Osmanlı diğer batılı emperyalistler gibi hakimiyet kurduğu bölgelerde etnik, dini baskı uygulamamış ve ayni zamanda servet avcılığı peşinde koşmamıştır.
Son zamanlarda Küresel aktörlerin Afrika Boynuzunda bir rekabet içerisine girmeleri bu bölgenin stratejisinin önemini ortaya koyarken Türkiye’nin de rol üstlendiğini görmekteyiz. Küresel aktörlerin bu bölgelerde siyasi ve ekonomik çıkar amaçlı politikalar yürütmesi bölge ülkelerinde bir ayrışmaya yol açmaktadır. Bu da ABD, Fransa, İngiltere gibi eski küresel güçlerin varlığını zayıflatırken Türkiye gibi daha çok insani odaklı politika gerçekleştiren yeni aktörlerin güçlenmesine neden olmaktadır. (İsmail Numan Telci: Küresel Siyasetin Rekabet Alanı Olarak Afrika KRITER 1 Nisan 2025)
İbrahim Anlaşmaları ve Körfez Krizinin ileriye yönelik doğru politikalar yürütüldüğü zaman Türkiye açısından pek çok getirilerinin olacağı şüphesizdir. Önemli olan Türkiye’nin sahip olduğu kendine özgü eko sistemini doğru okumak ve bunu hayata geçirmek noktasında doğru adımlar atabilmektir. Küresel salgın/Pandeminin bizlere bir çok gerçeği yeniden hatırlattığını söyleyen yazarımız insanlık tarihinin değişmeyen tek ekonomi-politik kuralına ne güzel bir vurgu yapmaktadır. ‘’Sümer Yazıtlarında binlerce yıl önce ifade edilen ‘Altını olan değil; ineği arpası olanın kapısında beklenir.”(M. Nuri Kaynar :14 Mayıs Milli Tarım Günü Olsun – Yeni Çağrı )
Acaba Türkiye Osmanlıdan kalan nüfuz endişelerini ve çatışma risklerini tetiklemeden Arap Dünyasına nasıl güven verecek ve kazan-kazan esasına dayalı ortaklıklar nasıl kuracak? (Yemen Bölgede Yeni Bir Türk Varlığının Kapısı mi Fokus21.01.2026)

Kafkassam Editör
YAZAR

Kafkassam Editör

Yeni bir dünyaya uyanmak, dünyayı yeniden okumak isteyenler için, söylenecek sözü olanlar için merkezi Ankara’da olan KAFKASSAM’ı kurduk. Erivan, Bakü, Tiflis, Tebriz, Grozni, Moskova, Mahaçkale, Nazrin, Nalçik, Saratov, Ufa ve Sochi’de ofislerimiz temsilcilerimiz var. Kafkassam genelde kafkasya çalışmak için kuruldu Kafkasya genelinde çalışır. Ermenice Rusça Gürcüce İngilizce dillerinde yayın yapan kafkassam genç akademisyen ve stratejistlerle çalışmaya özen gösterir. KAFKASSAM’ın internet sitesi 2 Ocak 2010’da yayına girdi. İnternet sitesinde Kafkasya’daki ülkeler ve Türkiye ile ilişkileri hakkında makaleler, ropörtajlar, analizler ve yorumlara yer verilmektedir.

Yorum Yaz

Share a useful thought, question, or feedback.