İran–ABD–İsrail savaşı henüz belirsizliğini korurken, savaşı kimin kazandığına dair çeşitli yorumlar yapılmakta ve tarafların kendi iç kamuoylarını tatmin edecek psikolojik bir üstünlük kurma çabası içerisinde oldukları görülmektedir. Buna bir de İbrahim Anlaşmaları açısından bakmak ve yeni bir dünya düzeninin kuruluşu öncesinde değerlendirmek istiyoruz.
Uluslararası ilişkilerde güçlü devletler genellikle kendi çıkarlarını önceleyen stratejiler geliştirirken, zayıf devletler ise buna uyum sağlamak zorunda kalırlar. Bu durum, “savaştan stratejik kaçınma” olarak ifade edilmektedir. Benzer uygulamaları uluslararası örgütlerin kuruluşunda da görmekteyiz. Büyük ölçüde kendilerini kuran ve aynı zamanda güçlü devletlerin çıkarlarına hizmet eden Dünya Bankası, IMF ve doların rezerv para olarak kabul edilmesiyle sonuçlanan Bretton Woods kararları artık sorgulanmaya başlanmıştır.
Görünüşte uluslararası sorunları çözme ve karşılıklı çıkar sağlama amacı güden, ancak asıl amacı emperyal devletlerin kendi hegemonyalarını güçlendirmek olan bu kuruluşlar ne yazık ki artık sorunun bir parçası olmaktan öteye gidememektedir. Soğuk Savaş sonrası sözde demokrasi ve kurtuluş vaatleriyle Orta Doğu’ya yerleşen ABD’nin uyguladığı politikaların sonuçlarını hep birlikte görmekteyiz.
ABD tarafından Orta Doğu’da özellikle İsrail’in güvenliğini sağlamak amacıyla planlanan “İbrahim Anlaşmaları”nı bir yumuşak güç unsuru olarak değerlendirebiliriz. Zira bu anlaşmalarda temel amaç; bölgede beka endişesi taşıyan İsrail ile Arap ülkeleri arasında diplomatik ilişkiler kurmak, ticaret, turizm ve teknoloji alanlarında iş birliğini güçlendirmek ve en önemlisi de bu ülkelerin özellikle İran’a karşı ortak güvenlik ve refah anlayışı çerçevesinde hareket etmelerini sağlamaktır. Aynı zamanda ABD’nin Orta Doğu politikasını güçlendirmek de hedeflenmektedir.
Kısacası, İbrahim Anlaşmaları’nın Orta Doğu’daki geleneksel dengeleri değiştirdiğini söylemek mümkündür. İsrail ile Körfez ülkeleri arasındaki yakınlaşma ve Arap ülkelerinin İsrail ile ilk kez açık ve resmî ilişkiler kurması birçok ülkeyi yakından ilgilendirmekte, Filistin meselesinin bölgesel konumunu yeniden tartışmaya açmaktadır.
Türkiye Açısından Önemi
Bu anlaşmaların postmodern siyonizmin ilk adımları olduğunun yeterince anlaşılamaması nedeniyle Türkiye başlangıçta bu anlaşmaları yalnızca eleştirmekle ve Filistin davasında Filistinlilerin yalnızlaştırılmasından başka bir amacının olmadığını açıklamakla yetinmiştir. Ancak bunun Orta Doğu’da aynı zamanda Türkiye’nin yalnızlaştırılmasını da beraberinde getireceği yönündeki endişeler ve son günlerde Netanyahu’nun “Altıgen İttifak” söylemi, bu anlaşmaların perde arkasının anlaşılması için yeterli olmuştur.
Aynı zamanda İsrail ile Arap ülkeleri arasındaki ilişkilerin gelişmesi yeni enerji projelerine zemin hazırlamakta ve Türkiye’nin uzun zamandır üzerinde durduğu Orta Koridor ticaret projelerine alternatif oluşturmasının yanı sıra, Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin dışarıda bırakılabileceği endişesini de beraberinde getirmektedir.
İran Açısından Önemi
İşin en ilginç tarafı ise İbrahim Anlaşmaları’na tepki gösteren ülkelerin Arap asıllı olmamasıdır. İran’ın bu anlaşmaları kendisine karşı oluşturulan bölgesel bir blok olarak görmesi ve Basra Körfezi’ndeki nüfuzunun sınırlandırılabileceği endişesi, aynı zamanda İslam Devrimi sonrası Orta Doğu’daki Şii eksen projesine yönelik bir tehdit algısı oluşturmuştur.
İran açısından en kritik noktalardan biri de İsrail’in Körfez bölgesinde diplomatik ve istihbarî erişim kazanmasının İran’ın güvenliğini tehdit etme ihtimalidir. Gerek sıcak savaş öncesinde gerekse savaş sırasında İsrail’in İran topraklarında Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi, Ali Hamaney ve İsmail Haniye’ye yönelik suikast girişimleri, bu endişenin açık bir göstergesi olarak değerlendirilmektedir.
Rusya Açısından Önemi
Rusya’nın bu anlaşmalara bakışı diğer aktörlere nazaran daha dengeli olmakla birlikte, bunu ABD’nin Orta Doğu’daki diplomatik zaferi olarak değerlendirdiği görülmektedir. Bu nedenle Rusya, “bekle-gör” politikası yürütmüştür.
2023 Gazze Savaşı ve İran–İsrail gerilimi sonrasında İbrahim Anlaşmaları’nın geleceği ciddi biçimde etkilenmiş ve İsrail–Arap yakınlaşması kırılgan bir hâle gelmiştir. Özellikle ABD’nin bu gelişmelerde İsrail’i koşulsuz şekilde desteklemesi ve askerî-siyasi destek sağlaması, onlarca yıl boyunca kendilerini bölgedeki en kötü gelişmelerden izole etmeyi başaran Körfez ülkeleri halklarının ve yöneticilerinin büyük tepkilerine yol açmıştır.
Çatışmaların başlamasının hemen ardından İran tarafından Körfez ülkelerinin hedef alınması ve ABD savunmasının Körfez ülkelerini koruma noktasında yetersiz kalması veya isteksiz davranması, gelinen bu durumun kendiliğinden gelişen bir hadise olmadığı; aksine önceden planlanmış bir senaryo olduğu yönündeki şüpheleri artırmıştır.
ABD’nin bölgeye askerî yığınak yapmasının birçok nedeni arasında, beka tehlikesi yaşayan İsrail’in güvenliğini sağlamanın yanı sıra kendi hegemonyasını gerçekleştirmesinin önündeki en büyük engel olarak gördüğü Körfez üzerindeki hâkimiyeti ele geçirmek olduğu da bir gerçektir. İbrahim Anlaşmaları bu oyunun bir parçası iken, İslam ülkeleri arasında mezhepsel, etnik ve siyasi ayrılıkları körüklemek ve böylelikle Orta Doğu’yu bir kaos ortamına sürüklemek de bu planın parçalarından biri olarak görülmektedir.
Güvenlik gerekçeleriyle ABD’nin Körfez ülkeleri ve diğer müttefiklerine büyük ölçekli silah satışları yaparak maddi çıkar sağlaması bir yana, bölgedeki güvenlik mimarisini İsrail etrafında yeniden yapılandırmak istemesi de planlanan senaryolardan biridir.
İslam dünyasının sessizliği, Tanrı tarafından gökten bir ordu gönderileceği beklentisi içerisindeki dindarların dualarıyla birleşirken; olayın vehametini kavramaya ve sosyal bilimlerdeki sebep-sonuç ilişkisini anlamaya çalışanlar ise seküler davranmakla suçlanmaktadır.
Her şeye rağmen gelinen son noktaya baktığımız zaman Orta Doğu’da dengelerin değiştiğini söylemek mümkündür. “20. yüzyılın en büyük gücü kitlelerdir. Çünkü bireyler bir kitle içindeyken bilinçli kişiliklerini kaybedip mantık dışı, duygusal ve telkine açık ortak bir kitle ruhuyla hareket ederler.” diyen Gustave Le Bon, bu sözünü kutsal bir metni yorumlayan bir kâhin sıfatıyla söylemiyordu.
Toplum ve kitleleri konu edinen sosyal bilimlerin de diğer doğa bilimleri gibi birtakım ilkelere bağlı olduğunu söylememiz gerekir. Yani olgu ve olaylara dışarıdan müdahale eden bir Tanrı anlayışı dindar toplumlarda kabul görmemekle birlikte, aslında Kur’an’da sıkça dile getirilen “sünnetullah” kavramını burada hatırlamamız gerekmektedir.
BBC News Mundo’ya konuşan Elham Alfakhro, Körfez ülkelerinin ABD ile ilişkilerine büyük yatırımlar yaptığını; karşılığında ise kendilerini doğrudan hedef hâline getirecek bir savaş öncesinde kendilerine danışılmadığını ifade ederek şöyle demektedir: “Bu olmadı. İran füzeleri bizim başkentlerimizi, hava limanlarımızı, petrol altyapılarımızı ve finans merkezlerimizi vuruyor. Bunun nedeni Washington ve Tel Aviv’de alınan kararlardı.”
Yine BAE’li milyarder Khalaf Ahmad Al Habtoor, Donald Trump’a yazdığı bir mektupta şu ifadeleri kullanmıştır: “Bizi İran’la bir savaşa sürükleme yetkisini sana kim verdi? Bu tehlikeli kararı hangi temele dayanarak aldın? Tetiği çekmeden önce sonuçlarını düşündün mü?” Elham Alfakhro ise Körfez başkentlerinde “ihanet duygusunun” oldukça güçlendiğini ancak bunun bir süre açık şekilde dile getirilmeyebileceğini ifade etmektedir.
Bu kitlesel hareketler sadece Orta Doğu’da ve Körfez ülkelerinde değil; aynı zamanda Asya, Avrupa ve hatta Amerikan iç kamuoyunda da hızla yükselmektedir. Bu hareketler bazen kendiliğinden ortaya çıkmakta, bazen de güçlü bir liderin veya propagandanın etkisiyle korku, öfke ya da coşku kısa sürede yayılarak önü alınamaz bir güce dönüşmektedir.
Hiç şüphesiz bu kitlesel hareketlerde Türkiye’nin Asya ve Afrika açılımları da önemli bir rol oynamaktadır. Hatta Le Bon’a göre kitleler bir lider olmadan harekete geçemez. Ancak liderin başarısı mantıklı argümanlarla değil, duygulara hitap etmesiyle ölçülür. Bir sonraki yazımızda bu kitlesel hareketlerde Türkiye’nin rolünü birey, devlet ve sistem bazında ele almaya çalışacağız.
İffet Dönmez ABD–İSRAİL–İRAN SAVAŞI SONRASI İBRAHİM ANLAŞMALARI

