İran-ABD hattında son günlerde art arda gelen açıklamalar ve askeri hareketlilik, diplomasi kanallarının ciddi biçimde tıkandığını ve tarafların yeniden “kontrollü gerilim” sürecinden doğrudan caydırıcılık eksenli bir çatışma atmosferine geçtiğini göstermektedir. Özellikle Donald Trump’ın İran’ın zenginleştirilmiş uranyum stoklarının yerini bildiklerini söylemesi ve “ne zaman istersek alırız” ifadelerini kullanması, Washington yönetiminin yalnızca diplomatik baskıyla yetinmeyeceğinin işareti olarak okunmalıdır. Trump’ın “47 yıldır dünya ile oyun oynuyorlar, artık gülmeyecekler” sözleri ise İran meselesinin yeniden iç politikaya dönük sert güvenlik söylemi üzerinden ele alındığını ortaya koymaktadır.
İsrail basınında çıkan ve Netanyahu yönetiminin ABD’yi İran’a yönelik saldırıları yeniden başlatmaya ikna etmeye çalıştığını belirten haberler de dikkat çekicidir. Özellikle İran’ın enerji altyapısının kısa süre içerisinde hedef alınabileceğine yönelik değerlendirmeler, Tel Aviv’in artık yalnızca nükleer tesisleri değil, İran ekonomisinin sürdürülebilirliğini hedef alan daha geniş çaplı bir strateji düşündüğünü göstermektedir. İsrail açısından mesele yalnızca nükleer program değil; İran’ın bölgesel nüfuzu, vekil güç ağı ve uzun vadeli caydırıcılık kapasitesidir.
Bu süreçte ABD nükleer denizaltısı USS Alaska’nın Akdeniz’e yönelmesi de sembolik bir hareketten çok daha fazlasını ifade etmektedir. Washington, klasik yöntemlerinden biri olan “askeri baskı altında diplomasi” stratejisini yeniden devreye sokmaktadır. ABD bir yandan müzakere kapısını tamamen kapatmıyor gibi görünse de diğer yandan İran’a yönelik maksimum baskı siyasetini yeniden sertleştirmektedir. İran’ın dondurulmuş varlıklarının serbest bırakılması ve limanlara yönelik ablukanın kaldırılması talepleri ise Tahran’ın mevcut ekonomik baskıyı artık sürdürülemez gördüğünü ortaya koymaktadır. Ancak Trump’ın bu talepleri “aptalca” olarak nitelendirmesi, taraflar arasında ortak zeminin giderek kaybolduğunu göstermektedir.
İran cephesi ise yaşananları doğrudan İsrail etkisine bağlamaktadır. İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi’nin ABD’nin “Siyonist rejimin etkisi altında hareket ettiği” yönündeki açıklaması, Tahran’ın Washington-Tel Aviv koordinasyonunu artık açık bir tehdit konsepti olarak değerlendirdiğini göstermektedir. Bu söylem aynı zamanda İran kamuoyunda “dış kuşatma” algısını güçlendirerek rejimin iç konsolidasyonunu artırmayı hedeflemektedir.
Bugün gelinen noktada taraflar arasındaki kriz yalnızca nükleer program meselesi olmaktan çıkmıştır. Enerji güvenliği, Körfez dengesi, İsrail’in güvenlik kaygıları, Çin ve Rusya’nın bölgedeki etkisi ve ABD’nin Ortadoğu’daki caydırıcılık kapasitesi yeniden aynı denklem içerisinde değerlendirilmektedir. Bu nedenle olası bir yeni ABD-İran gerilimi, geçmiş dönemlerdeki sınırlı krizlerden daha geniş sonuçlar doğurabilecek potansiyele sahiptir.
Özellikle İran’ın enerji altyapısına yönelik olası bir saldırı senaryosu yalnızca İran ekonomisini değil, küresel enerji piyasalarını da doğrudan etkileyebilir. Hürmüz Boğazı üzerinden yürüyen enerji trafiği düşünüldüğünde, bölgede yaşanacak büyük ölçekli bir askeri gerilim petrol fiyatlarından küresel enflasyona kadar birçok alanı etkileyebilecek sonuçlar doğuracaktır. Son gelişmeler ışığında değerlendirildiğinde, Washington ve Tahran arasında diplomasinin ciddi biçimde zayıfladığı görülmektedir. Tarafların açıklamaları uzlaşma dili değil, karşılıklı tehdit ve caydırıcılık dili üretmektedir. İsrail’in daha agresif bir askeri seçenek için ABD üzerindeki baskıyı artırdığı, Trump yönetiminin ise İran’a karşı yeniden sert güç kartını masaya koyduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle önümüzdeki süreçte Ortadoğu’da kontrollü gerilimden doğrudan askeri operasyon ihtimaline geçiş riskinin arttığı söylenebilir.

