Hacı Ahmet Şimşek: AKLI SUSTURURSANIZ HURAFELERE YOL AÇARSINIZ…

“İlk zâhidlerin hıristiyan münzevîlerini taklid etmiş olmaları pek muhtemeldir. Mekke’de İslâm’dan önce de sûfîlerin bulunduğu söylenmiştir. Anlaşıldığına göre bunlar İslâm’dan önceki hayattan uzak yaşayan, üzerlerine gelecek bir ilâhî gazabdan dehşete kapılarak zühd yolunu tercih eden kişilerdi. Sûfî isminin kaynağı olan sûf (kaba yün kumaş) da bunların kıyafetleri olmalıdır. Sûf böylece dünya hayatına kıymet vermeyişin bir senbolü olmuştur. Hicretin ilk ikiyüz yılında Medine’de ve özellikle Irak bölgesinde Zühhâd, Kurrâ, Bukaûn, Kussas, Nussak gibi çeşitli adlar altında popüler zümreler vardı ki bunların ortak karakteri halkı Allah’ın gazâbı hususunda uyarmak idi. Bir çeşit halk vâizi olan bu adamlar halkın toplu bulunduğu yerlerde heyecân içinde Kur’ân okur ve ağlarlar, yine Kur’ân’dan aldıkları hikâyeleri süsleyerek bunlar üzerine inşâ ettikleri ahlâkî vaazlarla halkın din anlayışı üzerinde büyük tesir icrâ ederlerdi. Bunların heyecan unsuruna fazla yer veren din anlayışlarıyla ilk İslâm fıkıhçılarının -ister istemez- şekil unsuruna önem veren anlayışları arasındaki çatışma, yavaş yavaş ulemâ karşısında bir sûfî tabakasının teşekkülüne ve bunların bir zümre hâlinde şuûr kazanmalarına ve daha sonra teşkilatlanmalarına yol açmıştır. İlk sûfîler esas itibariyle bu zühhâd (zâhidler) tâifesi arasından çıkmıştır.”
(Erol Güngör, İslâm Tasavvufunun Meseleleri)

Erol Güngör’ün tasavvufun tarihî ve sosyolojik oluşumuna dair bu tespitleri, yalnızca geçmişi anlamak için değil, bugün din adına konuşan yapıların neyi temsil ettiğini sorgulamak için de önemli bir hareket noktasıdır.

“İlk zâhidlerin hıristiyan münzevîlerini taklid etmiş olmaları pek muhtemeldir…” diye başlayan ve Erol Güngör’ün İslâm Tasavvufunun Meseleleri adlı eserinde yer alan değerlendirme, yalnızca tasavvuf tarihini anlatan akademik bir tespit değildir; aynı zamanda dinî yapıların nasıl doğduğunu, nasıl geliştiğini, nasıl kurumsallaştığını ve zamanla nasıl değişebildiğini gösteren son derece önemli bir sosyolojik analizdir. Güngör, ilk zâhidlerin ortaya çıkışını ilahî bir mucize gibi değil, dönemin siyasî, sosyal ve psikolojik şartları içinde değerlendirirken bize çok önemli bir gerçeği de hatırlatmaktadır: İnsan eliyle oluşan hiçbir yapı tarih üstü değildir. Mezhepler, tarikatlar, cemaatler, dinî gelenekler ve yorumlar belli tarihî şartların ürünüdür; doğarlar, gelişirler, değişirler, güçlenirler, bazen de kuruluş gayelerinden uzaklaşırlar. İşte tam da bu yüzden, tarih boyunca ortaya çıkmış hiçbir dinî yapıyı dinin kendisiyle özdeşleştirmek doğru değildir. Çünkü din vahiydir; fakat din anlayışları insan ürünüdür. Vahiy mutlak olabilir; insan yorumu ise hiçbir zaman mutlak değildir.

Ne yazık ki bugün İslâm dünyasının en büyük açmazlarından biri, din ile din adına üretilmiş kültürün birbirine karıştırılmış olmasıdır. Kur’an ile menkıbeler, vahiy ile rivayetler, peygamberin örnekliği ile şeyhlerin anlatıları, ahlak ile şekilcilik, iman ile taassup aynı potada eritilmiş; bunun sonucunda milyonlarca insan Allah’ın gönderdiği dini değil, yüzyıllar boyunca oluşmuş gelenekleri din zannetmeye başlamıştır. Hâlbuki Kur’an’ın hiçbir yerinde insandan aklını bir başkasına teslim etmesi istenmez. Aksine Kur’an baştan sona insanı düşünmeye, sorgulamaya, araştırmaya ve delil istemeye çağırır. “Hiç akletmez misiniz?”, “Hiç düşünmez misiniz?”, “Yeryüzünde dolaşmazlar mı?”, “Deliliniz varsa getirin.” hitapları, yalnızca birer dinî öğüt değil, aynı zamanda İslâm medeniyetinin bilgi anlayışını inşa eden temel ilkelerdir.

Buna rağmen bugün bazı cemaat ve tarikat çevrelerinde akıl neredeyse şeytanın vesvesesi gibi görülmekte, sorgulamak edepsizlik sayılmakta, eleştirmek fitne kabul edilmekte, araştırmak ise imanın zayıflığı şeklinde yorumlanmaktadır. Oysa hakikatin korktuğu tek şey cehalet değildir; hakikat, sorgulamadan korkmaz. Tam tersine sorgulandıkça güçlenir. Sorgulanmaktan korkan yalnızca hurafelerdir. Çünkü hurafe, delille değil, kutsallaştırılmış otoritelerle yaşar. Bir düşüncenin ayakta kalabilmesi için insanların susması gerekiyorsa, orada hakikatten değil, otoriteden söz etmek gerekir.

Tarih burada bize çok önemli bir ders vermektedir. İlk zâhidlerin dünyadan uzaklaşma arzusu zamanla tasavvufa, tasavvufun bir bölümü ise ahlâk ve irfan mektebine dönüşmüş, insan yetiştiren büyük şahsiyetler ortaya çıkarmıştır; fakat aynı tarih bize, bazı dönemlerde bu anlayışın özünden uzaklaşarak şeyh merkezli bir kutsallık anlayışına evrildiğini de göstermektedir. İnsanların Allah’a yaklaşmak için ahlakı değil, belirli şahısları aracı görmeye başlamaları; Kur’an’dan çok menkıbeleri okumaları; vahyin açık hükümlerinden çok rüyalara, keramet hikâyelerine ve doğrulanması mümkün olmayan rivayetlere bağlanmaları, dinin güçlenmesi değil, din anlayışının zayıflamasıdır.

Bugün televizyonlarda, kürsülerde veya sosyal medyada din adına konuşan bazı kimseleri dinlediğinizde, insan ister istemez şu soruyu sormadan edemiyor: Acaba bunlar gerçekten Kur’an’ın anlattığı İslâm’ı mı anlatıyorlar, yoksa yüzyıllar boyunca birikmiş halk inanışlarını mı? Bir şeyhin aynı anda birçok yerde bulunduğu, müridini mezarda kurtardığı, kaderi değiştirdiği, cenneti garanti ettiği, Allah ile kullar arasında özel bir tasarruf yetkisine sahip olduğu, rüyalar yoluyla dinî hükümler belirlediği veya kendisine itaat etmeyenlerin manevî felaket yaşayacağı yönündeki iddiaların hiçbirisi Kur’an’ın temel ilkeleriyle bağdaşmadığı gibi, aklın en basit mantık kurallarıyla da bağdaşmamaktadır. Bunlar din değildir; din kisvesi altında yaşatılan hurafelerdir. Daha acı olan ise, bu hurafeleri sorgulayanların suçlanması, sorgulamayanların ise örnek mümin ilan edilmesidir.

Oysa İslâm medeniyetini kuran insanlar keramet anlatanlar değil, düşünenlerdi. Farabî aklı insanı insan yapan cevher olarak gördü. İbn Sînâ hakikate ulaşmanın yolunu araştırmada buldu. Birûnî farklı inançları bile incelemekten çekinmedi. İbn Rüşd, din ile akıl arasında gerçek bir çatışma olamayacağını söyleyerek asırlar sonrasını aydınlatan bir düşünce ortaya koydu. Mehmet Âkif, “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı, asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı.” derken, dini çağın idrakiyle buluşturmanın gereğini ifade ediyordu. Hilmi Ziya Ülken düşünmeyen toplumların taklitten kurtulamayacağını anlatırken, Nurettin Topçu ahlakı ancak hür iradeye dayandırıyordu. Atatürk ise “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.” sözüyle yalnızca bilimi değil, akla dayalı bir medeniyet anlayışını işaret ediyordu. Bu büyük isimlerin hiçbirisi aklı düşman ilan etmedi; çünkü biliyorlardı ki Allah’ın insana verdiği en büyük emanetlerden biri akıldır ve aklı küçümseyen bir din anlayışı, sonunda dini de küçültür.

Aslında tarihte dini en fazla yıpratanlar dinsizler olmamıştır. Din, en büyük yaralarını çoğu zaman onu kendi çıkarı için kullananlardan almıştır. İnsanları Allah adına korkutanlar, cenneti ve cehennemi kendi otoritelerinin bir parçası hâline getirenler, dini ticaretin, siyasetin veya nüfuzun aracı yapanlar, farkında olarak ya da olmayarak dine en büyük zararı vermişlerdir. Çünkü genç bir insan bugün bilimle, felsefeyle ve teknolojiyle yetişiyor; araştırıyor, karşılaştırıyor, sorguluyor. Karşısına akla uygun, tutarlı ve ahlak temelli bir din anlatısı çıkmadığında yalnızca hurafeleri değil, çoğu zaman dini de reddediyor. Sonra da “Gençler dinden uzaklaşıyor.” diye yakınanlar, bunun sebeplerini dışarıda arıyor. Hâlbuki gençleri dinden uzaklaştıran bilim değildir; dini akıl dışı anlatılarla özdeşleştiren anlayıştır.

Medeniyetlerin yükselişine baktığımızda bunu çok açık biçimde görürüz. Bağdat’ın Beytü’l-Hikme’sini, Kurtuba’nın kütüphanelerini, Semerkant’ın rasathanelerini, Buhara’nın medreselerini kuran insanlar, günlerini keramet hikâyeleri anlatarak geçirmiyorlardı. Onlar matematik üretiyor, astronomi geliştiriyor, tıp yazıyor, hukuk tartışıyor, ahlak üzerine düşünüyor ve felsefe yapıyorlardı. Çünkü biliyorlardı ki Allah’ın yarattığı kâinatı anlamaya çalışmak da ibadetin bir parçasıdır. Hurafeler toplumlara geçici teselli verebilir; fakat medeniyet inşa edemez. Menkıbeler duyguları harekete geçirebilir; fakat bilim üretmez. Kör itaat kalabalık oluşturabilir; fakat şahsiyet yetiştiremez.

Belki de bugün yeniden kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Biz gerçekten Allah’ın dinini mi yaşıyoruz, yoksa Allah’ın dini adına üretilmiş ve zamanla kutsallaştırılmış kültürel kalıpları mı? Eğer bir Müslüman Kur’an’dan çok şeyhinin sözlerini biliyorsa, vahiyden çok menkıbeleri ezberliyorsa, ahlaktan çok kıyafeti konuşuyorsa, doğruluktan çok şekle önem veriyorsa, Allah’ın kitabını anlamaktan çok bir cemaat liderinin konuşmalarını takip ediyorsa, orada din adına ciddi bir muhasebe yapılması kaçınılmazdır.

Çünkü Allah insana aklı kullanması için vermiştir; vicdanı doğru ile yanlışı ayırması için vermiştir; iradeyi ise başkasına teslim etmesi için değil, hakikati özgürce seçebilmesi için vermiştir. Dinin özü de zaten budur: Özgür iradeyle hakikati seçmek, ahlakla yaşamak ve adaletle hükmetmek. Bunun dışındaki her kutsallaştırma, her kör bağlılık, her sorgulanamaz otorite ve her akıl düşmanlığı, ister tarikat adı altında olsun ister cemaat adı altında, ister gelenek adına ister başka bir gerekçeyle savunulsun, insanı Allah’a değil, insana bağımlı hâle getirir.

Bugün Müslümanların en büyük ihtiyacı yeni tarikatlar, yeni cemaatler, yeni menkıbeler, yeni keramet hikâyeleri veya yeni kurtarıcılar değildir. En büyük ihtiyaç; Kur’an’ın akla yaptığı çağrıyı yeniden duymak, Farabî’nin aklını, İbn Sînâ’nın sorgulamasını, Birûnî’nin araştırma cesaretini, İbn Rüşd’ün eleştirel yöntemini, Mehmet Âkif’in yenilenme idealini, Erol Güngör’ün sosyolojik bakışını, Nurettin Topçu’nun vicdan ahlakını ve Atatürk’ün ilme verdiği değeri aynı medeniyet tasavvurunda yeniden buluşturabilmektir. Çünkü din aklın düşmanı değildir; cehaletin düşmanıdır. Allah insanı düşünmesin diye değil, düşünsün diye yaratmıştır. Ve unutulmamalıdır ki aklın sustuğu yerde hurafe konuşur; hurafenin konuştuğu yerde hakikat sessizleşir; hakikatin sustuğu yerde ise yalnızca insanlar değil, din de kaybetmeye başlar.

Kafkassam Editör
YAZAR

Kafkassam Editör

Yeni bir dünyaya uyanmak, dünyayı yeniden okumak isteyenler için, söylenecek sözü olanlar için merkezi Ankara’da olan KAFKASSAM’ı kurduk. Erivan, Bakü, Tiflis, Tebriz, Grozni, Moskova, Mahaçkale, Nazrin, Nalçik, Saratov, Ufa ve Sochi’de ofislerimiz temsilcilerimiz var. Kafkassam genelde kafkasya çalışmak için kuruldu Kafkasya genelinde çalışır. Ermenice Rusça Gürcüce İngilizce dillerinde yayın yapan kafkassam genç akademisyen ve stratejistlerle çalışmaya özen gösterir. KAFKASSAM’ın internet sitesi 2 Ocak 2010’da yayına girdi. İnternet sitesinde Kafkasya’daki ülkeler ve Türkiye ile ilişkileri hakkında makaleler, ropörtajlar, analizler ve yorumlara yer verilmektedir.

Yorum Yaz

Share a useful thought, question, or feedback.