Celalettin Yavuz: Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan Savunma İttifakı

7 Ağustos 2026’da Türkiye-Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan “Mekke Ortak Savunma İttifakı” adlı antlaşma, başta bulunduğumuz Ortadoğu coğrafyasındaki ülkelerde olmak üzere, küresel ölçekte geniş bir yankı yaratınca, henüz Türkiye’de bile tam olarak anlaşılamayan bu “ittifak” antlaşması ele alındı.

İlk bölümde Türkiye dahil kurucu üyelerin bu ittifaka duyduğu ihtiyacın sebepleri ile Mekke Ortak Savunma İttifakı’nın yarattığı bölgesel ve küresel yankılar üzerinde duruldu.

Neden Mekke İttifakı?

İttifakın üç üyesinden Pakistan’ın nükleer gücü, Türkiye’nin güçlü silahlı kuvvetleri ve giderek dikkat çekici hale gelen savunma sanayiindeki gelişmeler, Suudi Arabistan’ın da finans gücü yanında enerji jeopolitiğindeki etkin gücü ile Arap ülkeleri üzerindeki azımsanmayacak siyasi gücü mevcuttur. Suudiler, bölgedeki petrol zengini Arap ülkeleri üzerinde nüfuz sahibi olduğu gibi, başta ABD olmak üzere Batı ülkeleri nezdinde de önemli etkiye sahiptir.

Aslında Suudi Arabistan’la Pakistan Eylül 2025 ayında ikili bir antlaşmayı imzaladıklarında bunun bir ittifak görünümünde olduğu ileri sürülmüştü. Bu imza, ABD’nin İsrail kaynaklı son çatışmalarda Körfez bölgesini İran’a karşı savunmakta gösterdiği zafiyetin arkasından geldi. Bölgede nükleer silaha sahip İsrail ve Hindistan’la benzer bir antlaşma yapması mümkün olamayacağından, bunu son zamanlarda İran-ABD/İsrail arasındaki arabulucu rolünü sabırla yürüten ve “barış havarisi” görünümüne bürünen Pakistan’la gerçekleştirdi.

Pakistan, her ne kadar Çin’le oldukça geniş işbirliği ve ortaklıklara sahipse de, ABD ile de ilişkilerini düzgün tutmaya özen gösteren bir ülkedir. Böylece Suudi Arabistan, ABD’nin “Hayır” diyemeyeceği bir ülke ile ittifak yaparak, bir bakıma İran ve İsrail gibi olası tehditlere karşı nükleer caydırıcılığın şemsiyesi altına da girmiştir.

Pakistan ise kurulduğu yıllardan beri Hindistan’la Keşmir sebebiyle şiddetli çatışmalara kadar varan sorunlar yaşamaktadır. Her iki ülkenin nükleer güce sahip olması, çatışmanın büyümemesi için iç ve dış dinamikleri harekete geçiren frenleyici güce de sahiptir.

Pakistan; Arap ülkeleri üzerindeki etkisi yanında, enerji jeopolitiği üstünlükleri sebebiyle Suudi Arabistan’la ittifakın yararlı olacağını hesaplamış olmalıdır. Üstelik Suudi Arabistan’ın kaynak aktarımı konusunda kolaylıkları da dikkate alınmıştır.

Türkiye’nin de katılımıyla Mekke Ortak Savunma İttifakı adı verilen oluşum, henüz tam olarak anlaşılamamış olsa da, bölgenin yeni savunma mimarisinde dizayn arayış modeli olarak da düşünülebilir. Ancak bunu ayrı bir başlık altında şöyle açıklamak daha yararlı olacaktır.

Türkiye’yi NATO Dışında Bir İttifaka Zorlayan Gelişmeler

Burada akla neden Türkiye’nin de bu ittifaka girdiği sorulabilir. Aslında çok basit. Her ne kadar 11 Eylül 2001 tarihli saldırılardan sonra ABD’nin adeta kanırta kanırta başlattığı yeni bir küresel savunma mimarisi Türkiye lehinde olmaktan oldukça uzaktı. Aslında daha çok ABD’nin küresel savunma mimarisi denilebilecek bu gelişmelerin Türkiye’ye olumsuz etkileri Trump’ın ilk dönem başkanlığı sırasında yaşandı. Zira “dost ve müttefik” ABD, Türkiye’ye özellikle silah ve savunma malzemeleri konusunda ambargo uygulamaya başlamış, bunu ABD’nin düşmanı ülkeler uygulanan CAATSA ile sürdürmüş, ardından Biden yönetimi döneminde Türkiye’ye rağmen sözde “Ermeni soykırımı”nın tanınmasıyla sürdürülmüştü.

ABD’yi izleyen Avrupa da Türkiye’ye savunma malzemeleri konusunda ambargolar uyguladığı gibi, Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları konusunda da Yunanistan ve GKRY’ye destek verince, Türkiye NATO müttefikleri tarafından adeta “yok hükmünde” sayılmaya başlanmıştı.

Ancak bölgedeki aşağıda özetlenen önemli gelişmeler Türkiye’ye jeopolitik gerçekliklere erişmesini sağlayabilecek yeni fırsatlar da sunmuştu:

Bunlardan ilki, Azerbaycan’ın 2020 sonbaharında Ermenistan’la çıkan çatışmadan galip çıkarak Dağlık Karabağ ve işgal altındaki rayonların çoğunu geri alması, bunu takiben Ermenistan’la hızla gelişen bir normalleşme ve Türkiye ile Türk Dünyasını birleştiren Zengezur Koridoru umudu…
İkincisi ise Rusya-Ukrayna savaşının çıkmasıyla Avrupa kendisini derin bir tehdit altında görürken, Türkiye’nin tarafsız kalarak iki ülke arasında ateşkes/barış konusunda arabuluculuğa soyunması. ABD ve Avrupa, her ne kadar Rum-Yunan ikilisinin menfi etkisiyle Türkiye’yi dışarıda tutmaya çalışsalar da, Rus tehdidine karşı Karadeniz ve Balkanlarda savunma hattının en güçlü yapısının Türkiye olduğu gerçeğiydi.
Bir diğeri ise İsrail’in Ekim 2023’ten itibaren Gazze Şeridi’nde taş üstünde taş bırakmaması, bunu Lübnan işgalinin izlemesi, aynı esnada Suriye’ye saldırıları, son olarak da ABD’de Trump yönetimini ikna ederek İran’a saldırmaları, Ortadoğu’da İsrail saldırganlığına karşı ciddi ittifaklar kurulmasının gerekliliğinin altını çizmekteydi.
Öte yandan Esad rejiminin yıkılarak Türkiye’nin desteklediği el-Şara yönetiminin bulunduğu Suriye’nin bazı bölgelerinin İsrail işgaline uğraması da Türkiye’yi yeni ittifaklar aramaya iten bir diğer sebeptir.
Yukarıda değinildiği üzere, Doğu Akdeniz’deki Türkiye’nin deniz yetki alanları ile Rum-Yunan ikilisinin iddia ettiği alanların çakışması, Türkiye-İsrail ilişkilerinin bozulmaya başladığı 2009 yılı başlarından itibaren bölgede bir İsrail-GKRY-Yunanistan işbirliğini getirmişti. Bu işbirliğine Fransa, İtalya ve ABD’li petrol şirketleri yanında zaman zaman Mısır, BAE de katılmışlardı.
Trump’ın ikinci başkanlık döneminde müttefiklerine ait topraklarda hak iddia etmesi (Grönland ve Kanada gibi) yanında, Ukrayna-Rusya savaşında Biden yönetiminin tam tersine Ukrayna ve Avrupa’ya desteğini oldukça azaltması, Avrupa ülkelerini aşağılamaya varan tavırları, NATO ittifakını, daha ilk başkanlık döneminde Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un ‘NATO’da beyin ölümü başlamıştır!’ sözünü hatırlattı.
İttifak içerisinde Avrupa’nın ABD’ye karşı, Türkiye’nin de ABD ve Avrupalı müttefiklerine karşı güven bunalımı tavan yaptı.

Son ya da “3. Körfez Savaşı” denilebilecek İran-İsrail-ABD savaşında ABD’nin askeri ve siyasi gücü de sınıfta kaldı. Müttefiklerinin hiçbiri ABD’ye yardım etmez iken, “küresel güç” ABD’nin füzeleri, uçakları, uyduları, istihbaratı İran’a üstünlük sağlayamadı.
Bu özetlenen hususlar ve Türkiye’nin savunma sanayiindeki atılımları ile “Terörsüz Türkiye” projesinin ilk söylendiği tarihin üzerinden 20 ay geçtiği halde terörün yaşanmaması, İsrail’le giderek ilişkilerin çatışma boyutuna yükselebilecek şekilde gerilmesi, Türkiye’yi bölgede daha güvenle hareket edebileceği bir ittifak arayışına itti. Türkiye, küresel strateji ve jeopolitik kartları yeniden karılırken, bu yeni dünya düzeninde kendisine daha güvenli savunma mimarisi arayışına girdi. Nükleer silaha sahip olmadığı için de, bu silaha sahip Pakistan’ın nükleer caydırıcılık şemsiyesi akla en yatkın olanıydı.
Mekke Antlaşması’nın Yarattığı Yankılar

İttifak konusunda Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Hiçbir ülkeyi hedef almadığı gibi bölgemizin huzurunu, refahını ve istikrarını amaçlayan tüm kardeş ülkelerin katılımına açıktır!” ve keza Pakistan Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Muhammed İshak Dar da benzer ifadeleri kullandı. Çin ve AB’den de yeni ittifaka ilişkin önemli bir çıkış olmaz iken, AB üyesi Yunanistan – GKRY ikilisi, Hindistan ve İsrail ile birlikte en büyük tepkiyi veren ülkelerdi.

ABD’den İttifaka Yaklaşım: Yeni ittifak, bölgede Merkezi Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) karargahı bulunan ABD açısından önemli idi. Halen bu son Körfez Savaşı’nda İran’la baş etmeye çalışan ABD’nin Başkanı Trump, sosyal medya üzerinden paylaştığı “Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’ın yakın zamanda ve nihayet Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı imzaladığını görmekten çok mutluyum!” şeklindeki mesajı ile sonucu olumlu karşıladığını belirtti.

Ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan da Trump’la telefon görüşmesinde ABD ile ilişkileri iyi üç ülkenin “bölgesel istikrar ve güvenliğin temini” maksatlı bu ittifak konusunda ikna edici olmuştu.

Rusya’nın İttifaka Yaklaşımı: Rusya’nın bu ittifaka yüksek perdeden açıklaması gelmez iken, Rus jeopolitikçileri, çok kutuplu bir yeni küresel düzeni destekleyen Rusya’nın bu oluşumdan rahatsız olamayacağını, aksine ABD ve Avrupa’nın bulunmadığı bu yeni güç merkezinin oluşumuyla Batı’nın küresel nüfusunun azalmasına yol açacağını ileri sürdüler. Bu sonuç ise Rusya’nın çıkarlarıyla örtüşmektedir.

İsrail’den Tepkiler: Türk yetkililer, antlaşmanın herhangi bir üçüncü ülkeyi hedef almadığını, maksadın “bölgesel ve küresel barış, istikrar ve refahın korunmasına yönelik taahhütleri güçlendirmek” olduğunu söyleseler de, hatta İsrail’e “Korkma, paktın hedefi İsrail değil!” mesajı verilmeye çalışılsa da, son yıllarda gerilen ikili ilişkiler dikkate alındığında antlaşmanın İsrail’de çok farklı algılanacağı da bir gerçek.

Bu sebeple İsrail basını, ittifaktan rahatsız olan Hindistan’la zaten iyi olan ilişkilerin daha da derinleştirilmesi gerektiğini savunurken ve olayın yankıları sürerken İsrail, Suriye’de Türkiye sınırına 60 km mesafedeki bir Suriye üssünü vurdu. Bu gelişme bizzat Başbakan Netanyahu tarafından “Türkiye’ye mesaj” olarak ifade edildi.

Rum-Yunan İkilisinden Tepkiler: Yunan ve Rum basını ise yaygarayı basarken, Başbakan Miçotakis hükümetini gereken siyasi refleksi göstermemekle suçladı. Hele de Yunanistan’ın Suudi Arabistan’la çok geniş stratejik ilişkileri var iken, Yunanistan-GKRY aleyhine bir gelişme yaşanmıştı.

Hindistan’dan İttifaka Ciddi Tepkiler: İttifaka, Pakistan’la sık sık gerilim yaşayan bir diğer nükleer güç Hindistan da büyük tepki Verdi. Hint basınında “NATO’nun en büyük ikinci ordusuna sahip Türkiye, büyük bir petrol üreticisi olan ve kutsal şehirlerin koruyucusu Suudi Arabistan ve nükleer silaha sahip tek Müslüman ülke Pakistan arasındaki bu ittifak kağıt üzerinde etkileyici duruyor!” şeklinde ifade yer aldı. Onlara göre bu ittifak tarihi bir gelişme olsa da, üç ülkenin çıkarları çatıştığı için başarı şansı çok düşükmüş.

Hint medyasında bu ittifakın “stratejik odağının İran, Körfez ve ilaveten Ortadoğu’nun da dahil olduğu bölgesel bir denge kurma” amacını taşıdığını ifadeyle “Bu Sünni blok oluşumunun Hindistan çıkarlarına karşı koordineli bir diplomatik cephe oluşturacak şekilde konsolide olmadan önce Yeni Delhi’nin bölgesel ve küresel ittifaklarını gözden geçirmesi gerektiği” de vurgulandı.

İran’ın İttifaka Yaklaşımı: İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü bu ittifak hakkında “Bu paktın İran’a karşı olduğundan endişe etmek için hiçbir sebep yok!” dedi. Aslında şu sıra İran-ABD arasında aracılı görüşmeleri yöneten, Pakistan’ın İran’ı hedef alması çok zayıf bir ihtimal. Üstelik böyle bir durumda Hindistan’la İran arasına sıkışacaktır.

Ancak gene de İran’dan yükselen farklı sesler arasında Suudi Arabistan’ın kendi güvenliğini koruma maksadıyla ittifaka dahil olduğunu ifadeyle, ittifakı yok hükmünde göstermeye çalışanlar da oldu.

Türkiye-İran ilişkileri de Zengezur Koridoru’na engel olmaya çalışsa da, Irak’ta inşasına başlanan “Kalkınma Yolu” ile Irak politikasında ayrışan noktalar çok olsa da, bu sebeplerle Türkiye’de bile “anlaşmanın temel motivasyonunun İsrail’den ziyade İran’ı dengeleme arayışı” olarak değerlendirilmiş olsa da, iki ülkenin birbiriyle çatışması çok düşük bir ihtimaldir.

Rusya’daki İran Araştırmaları Merkezi tarafından yapılan açıklamada da ittifak üyelerinin çıkarlarının her konuda örtüşmediği, üç ülkeyi bir araya getiren ana sebebin “uluslararası taleplerinin, özellikle ABD başta olmak üzere bazı ülkeler tarafından yeterince ciddiye alınmadığı yönündeki ortak kanaat olduğunu” ifadeyle, amaçlarının “Güçlerini birleştirerek hem uluslararası hem de bölgesel düzeyde daha güçlü bir statü elde etmek” olduğu söylendi.

İlk bölümde Mekke Ortak Savunma İttifakı adı verilen Pakistan-Suudi Arabistan ve Türkiye arasında 7 Ağustos 2026’da imzalanan antlaşmaya taraf ülkelerin neden bu tür bir oluşuma gittikleri, ittifakın muhtemel hasım ülkeler ile küresel güçler arasında yarattığı tepki ve görüşlere yer verildi. Bugün ise söz konusu ittifakın Ortadoğu’da yeni güvenlik mimarisi yaratıp yaratamayacağı, ittifaka olası katılımlar ile tereddütlü ülkelerin tutumları ve sonuç kısmına yer verildi.

Mekke Ortak Savunma İttifakı Ortadoğu’da Yeni Güvenlik Mimarisini Gerçekleştirebilir mi?

Bu başlık altındaki soruya oldukça pozitif yaklaşanlar olduğu gibi, oldukça negatif yaklaşanlar da var. ABD, Rusya, Çin ve Avrupa ülkeleri olmaksızın kurulan bu ittifakın, yıllar önce merhum Necmettin Erbakan’ın dillendirdiği “İslami NATO”sunu çağrıştırdığı, Ortadoğu’ya barış ve istikrarı getireceği ileri sürülüyor Bir bakıma bu üç İslam ülkesi, kurulan ittifakla Ortadoğu güvenlik mimarisini yeniden dizayn edecekmiş!

Aslında Trump’ın ilk başkanlığı döneminde Körfez Ülkeleri Mısır’ın da katılımıyla “Arap NATO’sunu” kurmuştu. Hayata geçirilemeyen ittifakın hedefi ise büyük ölçüde İran saldırganlığını ve rejim ihracını engellemekti.

İran ve Suudi Arabistan arasındaki gerilim son Körfez Savaşları sebebiyle yeniden artmış gibi görünse de Pakistan ve Türkiye’nin diplomatik çabalarıyla iki ülke ilişkileri yeniden ve daha iyi bir şekilde düzenlenebilir. Ancak önce Hürmüz Boğazı’ndan gemi geçişleriyle ilgili düğümün çözülmesi gereklidir. Burada da ABD kadar İran’ın tutumu da belirleyicidir.

İran’ın dışarıda tutulacağı bu ittifakı ABD’nin güvenlik mimarisine eklenen bölgesel bir katkı gibi değerlendirenler de vardır. BU iddiaya bugünden “doğru” ya da “yanlış” demek mümkün değilse de, ABD’nin küresel güç kaybı dikkate alındığında ibrenin “doğru”ya kayma ihtimali zayıflamaktadır.

İttifakın ardından “ortak eğitim, istihbarat paylaşımı, lojistik, tehdit değerlendirmesi, koordinasyon, kara-deniz-hava-siber tatbikat/eğitimleri ve savunma sanayii koordinasyonu” konularında beklentiler dile getirilmişse de, bunları gerçekleştirmek için seri halinde görüşmelere ve çalışmalara ihtiyaç olacağı açıktır. Tabii ki Türkiye’nin NATO, Pakistan’ın BRICKS nezdindeki yükümlülüklerinin de halel görmemesi gündeme gelebilecektir.

Her şeyden önce ittifak henüz çok yeni olup adeta “Kervan yolda dizilir!” mantığıyla yola çıkmış gibidir. Her ne kadar bir ana sözleşme mevcutsa da ve ana karargah Mekke’de kurulacak ise de, ittifakın işlerliği için kat edilecek oldukça mesafe olduğu da bir gerçektir.

Her şeyden önce bir ortak silahlı güç oluşturulması gerekecek ve bu güç her yıl planlı tatbikatlar icra edecektir. Tatbikat ve eğitimler sırasında ortak taktik ve stratejiler sahneye sürülecek, muhabere ve silah sistemlerinde belli ölçüde ortak özellikler aranabilecektir. Burada Türkiye ve S. Arabistan’ın önemli silah sistemleri ABD kaynaklı olduğu için sorun yaşanmaz iken, Çin ağırlıklı silah sistemleri bulunan Pakistan’la sorun yaşanabilir.

Konuyu inceleyenlere göre bu ittifakla Türkiye, Suudi Arabistan’ın Yemen’deki Husiler ve İran’la yaşadığı sorunlar ile Pakistan-Hindistan gerilimi sebebiyle bölgesel çatışmalara katılabileceği çekinceleri dillendirilmektedir. Ancak benzer risk diğer iki ülke için de mevcuttur. Örneğin Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları konusunda Türkiye’ye hasım Rum-Yunan-İsrail ittifakına karşı karşıya kalmak gibi… Hatta AB ile de…

Ancak antlaşmanın henüz mürekkebinin bile kurumadığı bu dönemde çok da erken sevinilemeyeceği bir gerçektir. Öte yandan enseyi karartmanın da anlamı yoktur!

Mekke Ortak Savunma İttifakına Yeni Katılımlar Olabilir mi?

İttifak henüz çok yenidir. Bölgedeki diğer ülkeler ABD, AB, Rusya ve Çin gibi diğer küresel güçlerin ittifaka yaklaşımını izlemektedirler. Hatta İsrail, İran ve Hindistan’ın tutumu da izlenmektedir.

Burada en çok üzerinde durulan Mısır’ın ittifaka neden katılmadığı, ileride katılıp katılamayacağı sorusudur. Mısır gibi Nasır döneminden beri Üçüncü Dünya Ülkeleri ile Arap dünyasında belli bir otoritesi mevcut ülkenin de ittifaka destek vermesi, hatta katılması, ittifaka ciddi bir güç verebilecektir.

Ancak ittifakla ilgili görüşmeler davet edilen Mısır’ın özellikle dışarıda kalmaya özen gösterdiği görülmektedir. Bunun en önemli sebeplerinden biri, “Bağlantısızlar Hareketi”nin üç lider ülkesinden Hindistan’la devam eden ilişkilerin bozulabileceği riski iken, ikincisi de İsrail ve İsrail’e destek veren Batılı ülkeler ile Yahudi lobilerinin husumetini üzerine çekme riskidir.

Mısır, özellikle Doğu Akdeniz tabanındaki doğalgazın değerlendirilmesi aşamasında Rum-Yunan ikilisi ve İsrail’le de çok ciddi ekonomik ilişkiler içerisine girmiş, bu ilişkiler ağı Fransız, İtalyan ve Amerikan petrol şirketleri ortaklığıyla da örülmüştür.

İttifakın gelecekte siyasi ve askeri açıdan yaratacağı sinerji sonucunda başta Körfez Ülkelerinden olmak üzere, yeni katılımların gerçekleşmesi sürpriz olamayacaktır. Zira kendi güvenliklerini ABD’ye bırakmanın ne kadar yanlış olduğunu son Körfez savaşında görmüşlerdir. Üstelik Körfez’e barışı getirmenin ve istikrarı sağlamanın yolu ne ABD, ne de İran tarafından mümkün görülmemektedir. İşte bu alanda Mekke Ortak Savunma İttifakı, ülkeler bazında zaten başlatmış olduğu barış çabalarıyla bölgeye istikrarı getirebilecek en uygun ve güvenilebilir yapı gibi görünmektedir.

Sonuç

İttifakın üç üyesinden Türkiye NATO, Pakistan ise BRICKS üyesidir. Ancak gelinen aşamada Türkiye her ne kadar NATO üyeliğine devam etse de, bu NATO’ya güvenilemeyeceği de daha açık şekilde görülebilmektedir. BRICKS ise bir askeri ittifak olmadığı gibi, Hindistan da Pakistan gibi bu grubun bir üyesidir.

Türkiye, NATO müttefiki ABD ve Avrupa ülkelerinin güvenilmezliğini defalarca acı bir şekilde tecrübe ettikten sonra, son yıllarda küresel stratejik düzenin yeni bir evrim geçirdiğini idrak ederek, milli reflekslerini öne çıkartan hamlelere başlamıştı. Bunlar içerisinde 1990’lı yılların ortalarında Ege’deki statünün bozulmasını savaş sebebi (casus belli) sayılacağına ilişkin Meclis kararına ilaveten Doğu Akdeniz’de de deniz yetki alanları konusunda ciddi askeri ve siyasi girişimlerini sürdürdü. Buna ilaveten Azerbaycan’ın 2. Dağlık-Karabağ savaşında silah, mühimmat ve askeri danışman desteğinde bulundu. Kıbrıs’ta “iki devletli çözüm” önerisi bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından BM Genel Kurulu’nun son 4 oturumunda tekrarlandı.

Rusya-Ukrayna savaşında NATO ülkelerinin tamamı Ukrayna’ya destek verirken, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nden ödün vermeyerek, savaşa müdahil olmadığı gibi taraflarla diğer tarafı rahatsız etmeyecek ölçüde ekonomik ve siyasi ilişkilerini sürdürdü.

Avrupa ülkelerinin şiddetli eleştirilerine rağmen Karadeniz’de “tarafsızlık politikası” uygulayarak, barış ve istikrarın yerleşmesi için gayret sarf etti. Türkiye’nin bu çabaları tüm dünya tarafından açıkça görüldü ve NATO ülkeleri dışında neredeyse tüm ülkelerce beğeni kazandı. Hele de “Tahıl Koridoru” girişimi, küresel çapta oldukça sükse yaptı.

Türkiye, ABD ve NATO ülkelerinin, ihtiyaç duyulan hava savunma füzelerini verme konusundaki olumsuz yaklaşımları üzerine Rusya’dan S-400 hava/füze savunma füzeleri satın aldı. Bu hareket her ne kadar Türkiye’yi F-35 muharebe uçağı projesi gibi bir çok NATO nimetlerinden mahrum bırakmışsa da, Türkiye bu hareketle Batılı müttefiklerine “Yeter artık!” diyerek bir bakıma kazan kaldırmıştır.

Türkiye, İsrail’in bölgedeki barış ve istikrarı bozan hareketlerinin propagandasını küresel ölçekte en etkili yapan ülke haline geldi. Oysa Trump’ın bu ikinci dönemine kadar Avrupa ülkeleri İsrail’in her yaptığına onay veren bir yanlışlık içerisindeydi. Türkiye’nin bu İsrail saldırganlığını vurgulayan çıkışları beraberinde çözüm önerilerini de getirince, “barış ve istikrar” konusundaki çabası küresel ölçekte takdir görmeye başladı.

Yeni Suriye’de istikrarın yerleşmesi için verilen destek, PKK terör örgütünün Suriye yapılanmasına karşı sert ve kararlı tutumu, Ege, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs’taki “şahin” tutumu ile bölgesel barış için yapılan girişimler 180 derece farklı olsa da, Türkiye’nin oldukça kuvvetli bir bölgesel güce evrildiği fikri hem Ortadoğu’da, hem de küresel ölçekte kabul görmeye başladı. Türkiye’nin siyasi arenadaki bu gücü Türk Silahlı Kuvvetleri ve savunma sanayii atılımları ile de desteklendi.

Türkiye, bu savunma paktının imzalanmasından hemen sonra Ege’nin kuzeyinde ve Doğu Akdeniz’de “Milli Deniz Parkı” sahalarını ilanla, küresel jeopolitik gelişmeleri fırsat bilmiş ve tarihte aleyhine gelişmiş bazı milli çıkar yanlışlarını düzeltme çabası içerisine girmiştir.

Türkiye, dış politikada pek çok yanlışlık yapmış olsa da, hatta hala yapıyor olsa da, ABD ve AB ülkelerine rağmen sürdürdüğü İsrail karşıtlığı politikasıyla başta 3. Dünya Ülkeleri olmak üzere, küresel ölçekte beğeni kazanırken, çok daha önemlisi Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren grafiği giderek yükselen gücünün sınırlarını keşfetti, bu gücü kullanmayı öğrendi!

Oluşturduğu bu yeni ittifaka giren ülkelerin dahil olduğu İslam İşbirliği Teşkilatı ile Suudi Arabistan’ın başını çektiği Arap Ligi, Körfez İşbirliği Teşkilatı gibi çok üyeli örgütler daha önce kurulmuş olup, bu örgütler bölgesel sorunların çözümünde beklenen etkiyi gösterememişlerdir. Şayet Mekke İttifakı bu sayılan örgütler gibi atıl bırakılmayıp bölgesel sorunların çözümünde etkin rol oynayabilirse, Ortadoğu’da savunma mimarisi, bölge dışı ülkeleri öteleyerek sadece bölge ülkelerinin dahil olacağı yeni bir kimliğe bürünebilir.

Bu arada bir dönem İsrail-Körfez Ülkeleri ile diğer Arap ülkeleri işbirliğini pekiştirmeyi öngören “Abraham Antlaşmaları”nın bu ittifakla birlikte kadük kalacağı da görülebilmektedir.

Son söz; benim gibi bardağın dolu tarafına bakmak önemlidir, ancak boş olan kısımların doldurulmayı beklediği de en az onun kadar önemlidir!

Kafkassam Editör
YAZAR

Kafkassam Editör

Yeni bir dünyaya uyanmak, dünyayı yeniden okumak isteyenler için, söylenecek sözü olanlar için merkezi Ankara’da olan KAFKASSAM’ı kurduk. Erivan, Bakü, Tiflis, Tebriz, Grozni, Moskova, Mahaçkale, Nazrin, Nalçik, Saratov, Ufa ve Sochi’de ofislerimiz temsilcilerimiz var. Kafkassam genelde kafkasya çalışmak için kuruldu Kafkasya genelinde çalışır. Ermenice Rusça Gürcüce İngilizce dillerinde yayın yapan kafkassam genç akademisyen ve stratejistlerle çalışmaya özen gösterir. KAFKASSAM’ın internet sitesi 2 Ocak 2010’da yayına girdi. İnternet sitesinde Kafkasya’daki ülkeler ve Türkiye ile ilişkileri hakkında makaleler, ropörtajlar, analizler ve yorumlara yer verilmektedir.

Yorum Yaz

Share a useful thought, question, or feedback.