Ortadoğu’da tesadüflere inanmak giderek zorlaşıyor.
Çünkü bazı gelişmeler vardır; tek başına okuduğunuzda sıradan görünür. İkinci haberi okursunuz, ilk haber anlam değiştirmeye başlar. Üçüncü gelişme gelir, tablo biraz daha netleşir. Dördüncüde ise insanın aklına ister istemez o meşhur soru düşer:
“Bütün bunlar gerçekten birbirinden bağımsız mı?”
Bugün Suriye dosyasına baktığımızda tam olarak böyle bir tabloyla karşı karşıyayız.
Önce Washington…
ABD, Suriye’yi “teröre destek veren devletler” listesinden çıkarıyor. Şam’ın uluslararası sisteme dönüşünün önündeki önemli engellerden biri kalkıyor. Suriye’ye yatırımın, finansmanın ve diplomatik normalleşmenin önü açılıyor.
Güzel.
Fakat aynı günlerde İsrail’in Suriye’deki askeri varlığına baktığınızda başka bir hikâye görüyorsunuz.
İsrail Savunma Bakanı Israel Katz, Hermon bölgesindeki İsrail askerlerini ziyaret ediyor ve İsrail’in Suriye’nin güneyindeki güvenlik pozisyonundan çekilmeyeceğini açıkça söylüyor.
Bir tarafta Suriye dünyaya yeniden açılıyor.
Diğer tarafta İsrail Suriye topraklarında kalıcı güvenlik düzeni kuruyor.
Tesadüf mü?
Belki.
Ama hikâye burada bitmiyor.
Bu kez Türkiye dosyaya giriyor.
İsrail’in Suriye’deki Ebu Zuhur hava üssüne yönelik saldırısı, yalnızca Şam’ı değil, Ankara’yı da ilgilendiren bir meseleye dönüşüyor. İsrail, Türkiye’nin Suriye’de askeri kapasitesini artırmasından duyduğu endişeyi açıkça ortaya koyuyor.
Daha da önemlisi, Washington’dan gelen açıklamalarda bu saldırının Türkiye ile İsrail arasındaki gerilimi tırmandırabileceği konusunda uyarılar yapılıyor.
Yani Suriye artık sadece Suriye değil.
Suriye, Türkiye ile İsrail arasındaki güç mücadelesinin de sahnesi haline geliyor.
Sonra bir başka ülke çıkıyor karşımıza:
Azerbaycan.
Bakü, Türkiye ile İsrail arasındaki gerilimin Suriye üzerinden çatışmaya dönüşmesini önlemek için arabulucu rolüne soyunuyor.
Şimdi bir adım geri çekilip fotoğrafın tamamına bakalım.
Amerika Suriye’yi sisteme geri alıyor.
İsrail güney Suriye’de kalıyor.
Türkiye Suriye’deki etkisini güçlendiriyor.
İsrail bundan rahatsız oluyor.
ABD gerilimin tırmanmasından endişe ediyor.
Azerbaycan arabuluculuk yapıyor.
Ve bütün bunlar aynı zaman diliminde gerçekleşiyor.
İşte komplo teorileri tam da böyle doğar.
Fakat burada dikkatli olmak zorundayız.
Bu tablo, ortada gizli bir anlaşmanın bulunduğunu kanıtlamıyor. Devletlerin aynı anda aynı coğrafyada çıkarlarının kesişmesi, mutlaka tek merkezden yönetilen bir plan olduğu anlamına gelmez.
Ama başka bir gerçeği de değiştirmiyor:
Suriye üzerinde yeni bir güç mücadelesi başladı.
Üstelik bu mücadele sadece tanklarla, uçaklarla veya füzelerle yürütülmüyor.
Diplomasiyle yürütülüyor.
Ekonomiyle yürütülüyor.
İstihbaratla yürütülüyor.
Üslerle yürütülüyor.
Ve belki de en önemlisi, “güvenlik” kavramı üzerinden yürütülüyor.
Bugün herkes kendi hamlesini “güvenlik” gerekçesiyle açıklıyor.
İsrail güvenliğini istiyor.
Türkiye sınır güvenliğini istiyor.
Şam egemenliğini istiyor.
Washington istikrar istiyor.
Azerbaycan ise çatışmayı önlemek istiyor.
Peki bütün bu “güvenlik” talepleri aynı anda gerçekleşebilir mi?
İşte asıl mesele burada.
Çünkü Ortadoğu tarihinde en tehlikeli dönemler, herkesin kendisini savunduğunu düşündüğü dönemler olmuştur.
Belki ortada büyük bir komplo yok.
Belki kimse gizli bir masada Ortadoğu’nun haritasını yeniden çizmiyor.
Ama bazen komploya ihtiyaç da yoktur.
Çıkarlar aynı yöne doğru hareket ettiğinde, ortaya bir plan yapılmış gibi görünen sonuçlar çıkabilir.
Bugün Suriye’de gördüğümüz şey belki de budur.
Ve bu nedenle artık yalnızca İsrail’in ne yaptığına, Türkiye’nin ne söylediğine veya Washington’ın ne açıkladığına bakmak yetmez.
Asıl soruyu sormamız gerekiyor:
Suriye’nin geleceğini kim şekillendiriyor?
Çünkü görünen o ki Şam’daki masa artık sadece Suriyelilerin masası değil.
Ve Ortadoğu’da masaya oturanların sayısı arttıkça, masanın altında dolaşan ayakların birbirine ne kadar yaklaştığını anlamak da zorlaşıyor.
Tarih bize şunu öğretmiştir:
Haritalar çoğu zaman savaş başladığında değil, savaş başlamadan önce değişir.
YAKUPHAN OKUT

