Gürkan KARAÇAM: ABD’nin Yeni Hesabı: Türkiye’yi “Maliyetsiz Bekçi” Mi Yapacaklar?

Ortadoğu’da bazen bir cümle, onlarca diplomatik görüşmeden daha fazla şey anlatır. Çünkü bu coğrafyada devletler çoğu zaman ne yaptıklarından çok, neyi neden söyledikleriyle okunur. Hele o söz, Amerika Birleşik Devletleri’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye-Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack’a aitse, cümlenin kendisi kadar arkasındaki hesap da önem kazanır.
Son günlerde Barrack’ın İsrail’in Suriye’deki Ebu Zuhur Hava Üssü’ne yönelik saldırısına ilişkin açıklamaları bu nedenle sıradan bir diplomatik değerlendirme olarak geçiştirilemez. Barrack, saldırının Türkiye’yi kışkırtma ihtimalinden söz etti; İsrail’in Türkiye’nin bölgede askeri varlık bulundurduğuna ilişkin istihbaratının doğru olmadığını düşündüklerini söyledi ve Türkiye’nin gösterdiği itidalin önemine dikkat çekti fakat ben burada asıl meseleyi Barrack’ın İsrail’e kızıp kızmadığında görmüyorum. Bence asıl mesele çok daha büyük: Washington, Ortadoğu’da artan güvenlik maliyetini kimin taşıyacağı konusunda yeni bir hesap yapıyor olabilir mi? Benim bu soruya cevabım olabilir…
Barrack’ı Sadece Bir Diplomat Olarak Okumak Yetmez
Tom Barrack’ı anlamak için yalnızca bugün taşıdığı diplomatik sıfatlara bakmak yeterli değildir bakın. Onun geçmişine, sermaye dünyasındaki tecrübesine ve risk kavramına yaklaşımına da bakmak gerekir. Hâsılı; Barrack’ın dünyasında risk yalnızca siyasi bir kavram değildir. Risk; maliyettir, kayıptır, kontrol edilmesi gereken bir değişkendir. İşte bu nedenle ben Barrack’ın Ortadoğu’ya bakışında klasik diplomatik reflekslerden biraz daha farklı bir mantık görüyorum. Ne mi demek istiyorum? Washington açısından Ortadoğu artık yalnızca askerî üslerin, ittifakların ve siyasi nüfuzun korunacağı bir alan değildir. Aynı zamanda maliyetin yönetilmesi gereken bir alandır. Demem o ki; Amerika’nın bölgedeki her yeni kriz için askerî, siyasi ve ekonomik bir bedel ödemesi; İsrail’in, İran’ın, Suriye’nin, Türkiye’nin ve diğer aktörlerin birbirleriyle çatışmasının Washington’ı sürekli yeni krizlerin içine çekmesi, Amerikan karar vericileri açısından sürdürülebilir bir denklem değildir. Dolayısıyla mesele yalnızca kimin haklı olduğu değildir. Mesele, Amerika’nın Ortadoğu’daki güvenlik faturasının bundan sonra kimin üzerine yazılacağıdır. Peki bu Türkiye olabilir mi? Neden olmasın…
Ebu Zuhur: Asıl Kırılma Burada
Ebu Zuhur saldırısı, yüzeyde Suriye’deki başka bir İsrail saldırısı gibi görülebilir fakat bu kez tablo farklıydı biliyorsunuz. Çünkü saldırının gerekçesi Türkiye’nin Suriye’deki olası askerî varlığı üzerinden şekillendi. Barrack ise İsrail’in elindeki istihbaratın Türkiye’nin sahadaki varlığı konusunda doğru çıkmadığını açıkça söyledi ve saldırının Türkiye’yi kışkırtma ihtimalini de senaryolardan biri olarak dile getirdi, getirdi ama burada çok önemli bir ayrım yapmamız gerekiyor. Ben İsrail’in kesin olarak Türkiye’yi savaşa çekmek istediğini iddia etmiyorum. Çünkü Barrack’ın kendisi de iki farklı ihtimalden söz ediyor: Bunlardan biri Türkiye’yi kışkırtma ihtimali, diğeri ise İsrail kurumları arasındaki koordinasyon veya istihbarat değerlendirmesi sorunu, fakat hangi ihtimal doğru olursa olsun sonuç değişmiyor: Türkiye’nin doğrudan çatışmanın içine sürüklenmesi, Ortadoğu’daki dengeleri bütünüyle değiştirebilecek bir risktir. İşte Washington’ın asıl kaygısı kanımca burada başlıyor. Çünkü Türkiye ile İsrail’in doğrudan askerî çatışmaya girmesi, yalnızca iki ülkenin problemi olarak kalmaz. Suriye’nin geleceği değişir. Amerikan askerî varlığının konumu değişir. Rusya’nın hesapları değişir. İran’ın hesapları değişir. Ayrılıkçı Kürt yapılanmalarının hareket alanı değişir ve en önemlisi, Amerika’nın bölgedeki kriz yönetimi çok daha pahalı hale gelir. Dolayısıyla Barrack’ın açıklamalarındaki sertliğin altında görece Türkiye’ye yakınlık aramak bana göre eksik bir okuma olur. Washington’ın korktuğu şey, kontrol edemeyeceği yeni bir bölgesel savaş ihtimalidir.
Peki İsrail Nerede Duruyor?
İşte burada daha dikkatli olmak gerekiyor. Ben İsrail’i Amerika’nın gözünde artık tamamen değersizleşmiş bir aktör olarak görmüyorum. Bu doğru olmaz. Amerika ile İsrail arasındaki askerî, siyasi ve stratejik bağlar tek bir büyükelçinin birkaç açıklamasıyla ortadan kalkacak kadar yüzeysel değildir fakat başka bir şey değişiyor olabilir. Amerika, İsrail’in her askerî hamlesinin otomatik olarak Amerikan çıkarlarıyla örtüşmediğini daha yüksek sesle göstermeye başlamış olabilir. Bence asıl önemli kırılma da budur. Çünkü müttefik olmak başka şeydir, müttefikin attığı her adımın arkasında durmak başka şey. Dolayısıyla Washington’ın İsrail’e verdiği desteğin devam etmesi, İsrail’in her operasyonunun Washington tarafından stratejik olarak onaylandığı anlamına gelmez. Kanımca Ebu Zuhur meselesi bu ayrımı görünür hale getirmiştir.
Bir başka açıdan Barrack’ın açıklamalarında benim dikkatimi çeken asıl şey İsrail’e yönelik eleştirinin kendisinden çok, İsrail’in attığı bir adımın Amerikan bölgesel çıkarlarıyla çelişebileceğinin artık açıkça ifade edilmesidir. Elbette bu küçümsenecek bir ayrıntı değildir.
Türkiye’nin Soğukkanlılığı: Övgü mü, Yeni Bir Sorumluluk mu?
Barrack’ın Türkiye’nin itidaline vurgu yapması ilk bakışta Ankara açısından olumlu görülebilir. Ben ise bu övgünün ikinci tarafına bakıyorum. Çünkü uluslararası siyasette bir ülkenin “sağduyulu”, “istikrarlı” ve “sorumlu” aktör olarak tanımlanması bazen övgüdür; bazen de o ülkeye yeni bir sorumluluk yüklemenin diplomatik biçimidir aslında.
Türkiye’nin güçlü olması Washington için önemlidir. Türkiye’nin Suriye’deki etkisi önemlidir. Türkiye’nin askerî caydırıcılığı önemlidir. Türkiye’nin kriz anında kontrolünü kaybetmemesi de önemlidir fakat burada Ankara’nın dikkat etmesi gereken çok kritik bir sınır var: Türkiye, başkalarının çıkardığı yangınları söndüren ülke haline gelmemelidir. Çünkü Türkiye’nin bölgesel gücü, başkalarının güvenlik açıklarını kapatmak için kullanılacak ücretsiz bir araç değildir, olmamalıdır da…
Bakın; Türkiye’nin askerî gücü vardır. Diplomatik ağırlığı vardır. Coğrafi avantajı vardır. Suriye, Irak, Kafkasya ve Doğu Akdeniz’de ciddi etki kapasitesi vardır fakat bütün bunların nihai amacı Washington’ın maliyetini azaltmak değil, Türkiye’nin kendi güvenliğini ve kendi stratejik çıkarlarını korumaktır. İşte burada benim “MALİYETSİZ BEKÇİ” olarak tanımladığım tehlike ortaya çıkıyor.
Golan Meselesi: Bir Dil Sürçmesi mi, Kontrollü Bir Mesaj mı?
Barrack’ın Golan Tepeleri’ne ilişkin sözleri ise bir başka tartışmayı beraberinde getiriyor aslında…
Barrack, İsrail’in Golan Tepeleri’ni hâlâ işgal ettiğine ilişkin ifadeler kullandı. Ardından bu sözlerinin ABD’nin Golan politikasında bir değişiklik anlamına gelmediğini açıkladı ve Trump tarafından belirlenen Amerikan politikasının değişmediğini söyledi. Burada “Bu kesinlikle kontrollü bir mesajdı” demek kolaycılık olur. Çünkü elimizde bunu kesin olarak ispatlayan bir belge de yok fakat bunun tamamen önemsiz bir dil sürçmesi olduğunu söylemek de bana göre doğru değil. Çünkü bir diplomatın, özellikle Suriye dosyasının merkezindeki bir Amerikan temsilcisinin, Golan gibi son derece hassas bir konuda kullandığı kelimeler ister istemez siyasi sonuç doğurur.
Netice de benim kanaatim şudur: Barrack’ın Golan sözleri Amerikan politikasının değiştiğini göstermiyor; fakat Washington içerisindeki söylem alanının ne kadar hassas hale geldiğini gösteriyor ve daha da önemlisi, Barrack’ın bunun hemen ardından geri adım atmak zorunda kalması bize başka bir şey de söylüyor: Amerikan yönetiminde kişisel diplomatik söylem ile resmî devlet politikası arasında ciddi bir sınır olduğu…
Bu sınırı görmek zorundayız çünkü Barrack Washington’ın tamamı değildir fakat Washington’ın sahadaki hesaplarını anlamamız açısından da önemli bir göstergedir.
Asıl Mesele Barrack Değil, Amerikan Hesabıdır
Bence olayın merkezine Barrack’ı koymak biraz yanıltıcı bile olabilir çünkü Barrack yalnızca bir kişi. Asıl mesele, onun üzerinden görünen Amerikan stratejik hesabıdır. Çünkü Washington’ın karşısında bugün son derece karmaşık bir Ortadoğu var. İsrail görece güvenlik kaygılarıyla hareket ediyor. İran kendi nüfuz alanını korumaya çalışıyor. Suriye yeni bir devlet düzeni kurmaya çalışıyor. Türkiye kendi sınır güvenliğini ve bölgesel etkisini korumaya çalışıyor. Rusya sahadaki ağırlığını kaybetmemek istiyor. Amerika ise bütün bu aktörlerin birbirleriyle çatışmasının kendisine yeni bir askerî ve ekonomik maliyet üretmesini istemiyor. İşte bu nedenle Amerika’nın temel arayışı artık sadece “kim kazanacak?” sorusuna cevap bulmak olmayabilir. Asıl soru, “Nasıl daha az maliyetle düzen kurulabilir?” sorusuna dönüşmüş olabilir. Netice de Barrack’ın dili bana bu değişimi düşündürüyor.
Fakat Türkiye Burada Büyük Bir Hata Yapmamalı
Türkiye’nin bu tabloyu okurken yapabileceği en büyük hata, Amerikan övgülerini Amerikan garantisi zannetmektir. Washington’ın Türkiye’nin itidalini takdir etmesi, Türkiye’nin çıkarlarının Amerikan çıkarlarıyla tamamen örtüştüğü anlamına gelmez. Amerika bugün Türkiye’nin güçlü olmasını isteyebilir. Yarın Türkiye’nin bazı adımlarından rahatsız olabilir. Bugün İsrail’in bir hamlesini frenlemek isteyebilir. Yarın başka bir dosyada Ankara ile karşı karşıya gelebilir. Devletler dostluk üzerinden değil, çıkar üzerinden hareket eder. Dolayısıyla ben Türkiye’nin de aynı gerçekçilikle hareket etmesi gerektiğini düşünüyorum. Ankara Washington’ın planının parçası olmamalı; Washington’ın planını kendi çıkarlarının parçası haline getirmelidir. Aradaki fark küçücük bir kelime farkı gibi görünebilir fakat bütün stratejiyi değiştirir.
Türkiye’nin Önündeki Asıl Denklem
Türkiye’nin önündeki mesele İsrail’e karşı ne kadar sert konuşacağı değildir ya da Amerika’ya ne kadar yakın duracağı da değildir. Asıl mesele şudur: Türkiye, Suriye’de ve Ortadoğu’da oluşacak yeni güvenlik düzeninin nesnesi mi olacak, yoksa öznesi mi?
Burada benim cevabım nettir: Türkiye özne olmak zorundadır. Ankara’nın yapması gereken, İsrail ile doğrudan bir çatışmaya sürüklenmeden caydırıcılığını korumaktır. Amerikan yönetimiyle ilişkilerinde kendi güvenlik önceliklerini pazarlık masasında açık biçimde ortaya koymaktır. Suriye’nin geleceğinde Türkiye’nin güvenliğini tehdit edecek herhangi bir yapılanmaya karşı diplomatik ve askerî seçeneklerini canlı tutmaktır ve en önemlisi, başka aktörlerin oluşturduğu krizlerin Türkiye’yi kendi stratejik gündeminden uzaklaştırmasına izin vermemektir.
Perdenin Arkasında Asıl Oyun Maliyet Üzerinden Kuruluyor
Bugün Tom Barrack’ın sözlerine bakıp yalnızca “Amerika İsrail’e kızdı” demek bana göre meseleyi fazlasıyla basitleştirmektir. Aynı şekilde “Barrack Türkiye’nin adamı oldu” demek de gerçekçi değildir. Benim gördüğüm daha karmaşık bir tablo var. Washington, Ortadoğu’da yeni bir savaşın maliyetini taşımak istemiyor. İsrail’in her askerî hamlesinin Amerikan çıkarlarıyla örtüşmediğini biliyor. Türkiye ile İsrail arasında doğrudan bir çatışmanın ortaya çıkmasını istemiyor. Suriye’nin yeniden yapılanmasında kontrol edilebilir bir düzen arıyor ve Türkiye’nin bölgesel ağırlığını bu denklemde hesaba katıyor fakat burada Türkiye açısından çok kritik bir tehlike var bakın: Washington’un istikrar ihtiyacı ile Türkiye’nin millî çıkarları aynı şey değildir. Biz bu ayrımı kaçırırsak, başkasının hesabını kendi stratejimiz zannetmeye başlarız. Benim için Ebu Zuhur meselesinin asıl anlamı işte tam olarak budur.
Hâsılı; mesele yalnızca bir havaalanının bombalanması değildir. Mesele bir istihbarat iddiası da değildir. Mesele Barrack’ın İsrail’e kızması da değildir. Asıl mesele, Ortadoğu’da yeni düzen kurulurken güvenlik maliyetini kimin üstleneceği ve karar masasında kimin söz sahibi olacağıdır. Bu yüzden Türkiye burada başkalarının krizlerini yöneten bir taşeron güvenlik gücü olmamalıdır.
Kendi güvenliğinin patronu olmalıdır. Kendi çıkarının pazarlığını yapmalıdır. Kendi kırmızı çizgilerini kendisi belirlemelidir çünkü Ortadoğu’da masaya oturan devletlerin hiçbiri Türkiye’nin yerine Türkiye’nin hesabını yapmayacaktır ve tarih bize şunu defalarca göstermiştir ki; Kendi hesabını başkasına bırakan devlet, sonunda başkasının hesabının bedelini öder.
Netice de bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey öfke değildir. Korku hiç değildir. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey soğukkanlı güçtür. Netice de Barrack’ın sözlerinin bize gösterdiği en önemli gerçek belki de tam olarak budur: Ortadoğu’nun yeni düzeni kurulurken herkes kendi maliyetini azaltmanın hesabını yapıyor. Dolayısıyla Türkiye de artık başkalarının maliyetini azaltan ülke değil, kendi gücünün değerini belirleyen ülke olmak zorundadır.
Perde kapanırken asıl soru şudur:
Türkiye başkasının yazdığı senaryoda rol mü alacak, yoksa kendi senaryosunu mu yazacak?
Benim cevabım belli:
Türkiye kendi senaryosunu yazmak zorundadır.
Gürkan KARAÇAM

Kafkassam Editör
YAZAR

Kafkassam Editör

Yeni bir dünyaya uyanmak, dünyayı yeniden okumak isteyenler için, söylenecek sözü olanlar için merkezi Ankara’da olan KAFKASSAM’ı kurduk. Erivan, Bakü, Tiflis, Tebriz, Grozni, Moskova, Mahaçkale, Nazrin, Nalçik, Saratov, Ufa ve Sochi’de ofislerimiz temsilcilerimiz var. Kafkassam genelde kafkasya çalışmak için kuruldu Kafkasya genelinde çalışır. Ermenice Rusça Gürcüce İngilizce dillerinde yayın yapan kafkassam genç akademisyen ve stratejistlerle çalışmaya özen gösterir. KAFKASSAM’ın internet sitesi 2 Ocak 2010’da yayına girdi. İnternet sitesinde Kafkasya’daki ülkeler ve Türkiye ile ilişkileri hakkında makaleler, ropörtajlar, analizler ve yorumlara yer verilmektedir.

Yorum Yaz

Share a useful thought, question, or feedback.