Azar Mahdavan: İran–ABD gerilimi ve Türkiye için arabuluculuk fırsatı
Ortadoğu’nun kırılgan ve sürekli değişen dengeleri içinde, krizlerin tam merkezinde yer alan çok az ülke vardır; Türkiye bu ülkelerin başında gelmektedir. Coğrafi konumu sayesinde Asya ile Avrupa arasında doğal bir köprü olan Türkiye, hem NATO üyeliği hem de doğu komşularıyla geliştirdiği ekonomik ve siyasi ilişkiler sayesinde çok katmanlı bir stratejik konuma sahiptir. Bu özellikleriyle Türkiye yalnızca bölgesel bir aktör değil, aynı zamanda bölge ötesi etkiler üretebilen bir güçtür. Bu nedenle İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasında yaşanabilecek her gerilim, iki ülke arasındaki bir kriz olmanın ötesine geçerek Türkiye’nin güvenlik ve ekonomik çıkarlarını doğrudan etkileme potansiyeli taşır. Böyle bir tabloda Ankara’nın, krizin yayılmasını önlemek ve kendi stratejik konumunu güçlendirmek adına aktif ve yapıcı bir arabulucu rolü üstlenmesi hem rasyonel hem de gereklidir.
Türkiye ile İran arasındaki ilişkiler tarih boyunca rekabet ve iş birliğini aynı anda barındıran karmaşık fakat süreklilik arz eden bir yapıya sahip olmuştur. Yüzyıllar içinde farklı cephelerde karşı karşıya gelmiş olsalar da iki ülke, doğrudan ve yıkıcı bir çatışmadan kaçınmayı başarmıştır. Enerji alanındaki iş birlikleri, sınır ticareti ve Irak ile Suriye dosyalarında yürütülen güvenlik temasları, Ankara ile Tahran’ın görüş ayrılıklarını yönetebilme kapasitesine sahip olduğunu göstermektedir. Diğer yandan Türkiye’nin ABD ile askeri, ekonomik ve siyasi bağları derindir ve bu bağlar dış politikasının temel sütunlarından biri olmaya devam etmektedir. Zaman zaman yaşanan gerilimlere rağmen bu ilişkiler kopmamış, karşılıklı bağımlılık sürmüştür. İşte bu çok boyutlu ilişki ağı, Türkiye’ye her iki tarafla da konuşabilme, mesaj iletebilme ve yanlış anlamaları azaltabilme imkânı sunmaktadır.
İran ile ABD arasında gerilimin tırmanması, Türkiye açısından öncelikle güvenlik risklerini artıracaktır. Olası bir askeri çatışma, Irak ve Suriye’deki zaten kırılgan olan dengeleri daha da bozabilir ve Türkiye’nin güney sınırlarını daha güvensiz hale getirebilir. Ankara, özellikle Suriye krizi boyunca ciddi insani ve ekonomik maliyetler üstlenmiş; milyonlarca sığınmacıya ev sahipliği yapmıştır. Yeni bir gerilim dalgası, yeni göç hareketlerini tetikleyerek Türkiye üzerinde ilave sosyal ve ekonomik baskılar oluşturabilir. Dolayısıyla Tahran ile Washington arasında doğrudan bir çatışmanın önlenmesi, Türkiye’nin ulusal güvenliğiyle doğrudan bağlantılıdır.
Ekonomik açıdan da tablo hassastır. Türkiye enerji ithalatına bağımlı bir ülkedir ve İran, önemli doğal gaz tedarikçilerinden biridir. İran’a yönelik yaptırımların sertleşmesi ya da enerji akışında yaşanacak kesintiler, Türkiye’de maliyetleri artırarak enflasyonist baskıyı derinleştirebilir. Ayrıca Türkiye’nin Orta Asya ve Körfez’e uzanan ticaret yollarının bir bölümü İran üzerinden geçmektedir. İran’da istikrarsızlık, bu transit hatların güvenliğini ve sürdürülebilirliğini zayıflatabilir. Bu nedenle gerilimi azaltmaya yönelik diplomatik girişimler, yalnızca dış politika tercihi değil, aynı zamanda iç ekonomik istikrarın korunmasına dönük bir zorunluluktur.
Jeopolitik açıdan Türkiye, keskin bir taraf seçme baskısıyla karşı karşıya kalmak istememektedir. Gerilimin artması halinde ABD’nin müttefiklerinden İran’a karşı daha net bir tutum beklemesi olasıdır. Böyle bir durumda Ankara zor bir dengeyle karşılaşacaktır: Bir yandan Washington ile ilişkileri koparmak istemezken, diğer yandan Tahran ile bağlarını tamamen kesmek de çıkarlarına uygun değildir. Arabuluculuk rolü, Türkiye’ye bu ikilemin ötesine geçerek çözümün parçası olma fırsatı sunabilir.
Türkiye’nin son yıllardaki diplomatik pratiği, krizlerde kolaylaştırıcı rol üstlenebildiğini göstermiştir. Özellikle Rusya ile Ukrayna arasında yürütülen esir değişimi ve tahıl koridoru girişimleri, Ankara’nın diyalog kanallarını açık tutma kapasitesini ortaya koymuştur. Bu deneyim, İran–ABD hattında da değerlendirilebilir. Ancak böylesi bir arabuluculuğun başarılı olabilmesi için her iki tarafın da Türkiye’ye asgari düzeyde güven duyması gerekir. Ankara, İran’a karşı girişimin yalnızca NATO perspektifiyle şekillenmediğini göstermeli; ABD’ye ise amacının bölgesel istikrarı, enerji güvenliğini ve küresel ticaretin sürekliliğini korumak olduğunu net biçimde anlatmalıdır.
Türkiye’nin bölgesel ilişkiler ağındaki çeşitlilik de önemli bir avantajdır. Körfez ülkeleriyle son dönemde gelişen ilişkiler, Irak’la artan ekonomik iş birlikleri ve farklı Arap aktörlerle kurulan temaslar, çok taraflı bir diyalog zemini oluşturulmasına katkı sağlayabilir. Türkiye, bu ilişkileri kullanarak daha geniş bir diplomatik çerçeve inşa edebilir ve arabuluculuğun meşruiyetini güçlendirebilir.
Elbette İran ile ABD arasındaki derin güvensizlik, süreci zorlaştıracaktır. Ancak uluslararası ilişkiler tarihinde, en sert düşmanlık dönemlerinde dahi dolaylı iletişim kanallarının açık tutulduğu pek çok örnek bulunmaktadır. Böyle zamanlarda, her iki tarafla da konuşabilen aktörlerin önemi artmaktadır. Türkiye, büyük ve kapsamlı bir anlaşma hedeflemek yerine, gerilimi adım adım azaltmaya odaklanan, sabırlı ve çok katmanlı bir diplomasi yürütebilir.
Sonuç olarak, İran ile ABD arasındaki gerilimin tırmanması kazananı az, kaybedeni çok olan bir senaryodur. Türkiye ise bu krizin etkilerini en yakından hissedecek ülkelerden biridir. Bu nedenle Ankara’nın pasif bir izleyici olmak yerine, aktif bir diplomatik rol üstlenmesi stratejik açıdan daha doğru bir tercihtir. Tahran ile Washington arasında kurulacak bir iletişim köprüsü, Türkiye’nin hem ulusal çıkarlarını korumasına hem de bölgesel istikrara katkı sunmasına imkân tanıyacaktır. Ortadoğu’nun akılcı diplomasiye her zamankinden fazla ihtiyaç duyduğu bir dönemde, Türkiye’nin üstleneceği yapıcı bir arabuluculuk rolü, ülkeyi gerilimin kıyısından çözümün merkezine taşıyabilecek önemli bir adım olabilir.



Yorum gönder