Trafo merkezleri ve deniz suyu arıtma tesisleri; insansız hava araçlarına, sabotajlara ve alg oluşumlarına karşı ne kadar korunabilir? Modern devletler sanıldığından daha kırılgan. Asıl mesele, sistemlerin bir arıza veya saldırı sonrasında çalışmaya devam edip edemeyeceğidir.
Yazarın notu: Almanya’nın önde gelen yayınlarından The European dergisinde yayımlanan bir başka makalem de yine sayının ana yazısı olarak yer aldı. Ayrıca bu makale, Frankfurt Finans ve Gelecek Zirvesi için 200 bin adet basılacak *The European* seçkisine de dahil edilecek.
Makale, İsrail’i de doğrudan ilgilendiren bir soruna odaklanıyor: Modern bir devletin kritik altyapısının tamamını her türlü tehdide karşı fiziksel olarak koruması mümkün değildir. Bu nedenle asıl önemli olan, bir saldırı, arıza veya tamamen öngörülemeyen bir olay sonrasında sistemlerin çalışmaya devam edebilme kapasitesidir.
Elektrik şebekesine yönelik son saldırılar ile İsrail’de deniz suyu arıtma tesislerinin geçici olarak devre dışı kalması bu açıdan karşılaştırılıyor.
Başarılı olan her teknolojik çözüm, toplumun o teknoloji olmadan yaşayabilme ihtimalini biraz daha azaltıyor. Bir zamanlar elektrik yalnızca bir kolaylıktı; bugün elektrik kesildiğinde iletişim, ödeme sistemleri, su temini ve ulaşım da duruyor. Daha sonra mobil iletişim, veri merkezleri, uydu navigasyonu ve otomatik lojistik sistemleri hayatımıza girdi. Bu teknolojilerin her biri gerçek bir sorunu çözdü; ancak başarıları onları zamanla vazgeçilmez hâle getirdi.
Askerler açısından bu sorun yeni değil. Silahlı kuvvetler, henüz var olmayan silahlara karşı bile hazırlık yapmak zorundadır. Hava savunması planlanırken, potansiyel düşmanın belki de ancak on yıl sonra geliştireceği uçaklar ve füzeler hesaba katılır. Askerî planlamacılar kendi zayıf noktalarına düşmanın gözünden bakar; çünkü düşmanın, en az beklenen noktaya saldırmaya çalışacağını bilirler.
Üstelik bütün bunlar ordular için bile son derece maliyetlidir. Önleyici füzelerin ve bunları kullanacak personelin sayısı sınırlıdır; kaynaklar da sonsuz değildir. Buna rağmen bu harcamalar gerekli görülür. Çünkü en kötü senaryoda söz konusu olan, devletin varlığının kendisidir.
Güvenlik artık yalnızca ordunun meselesi değil
Günümüzde vazgeçilmezlik, askerî alanın çok ötesine taşınmış durumda. Bir trafo merkezi, veri merkezi, su tesisi veya lojistik merkezi bir ülke için askerî bir üs kadar önemli hâle gelebilir. Dolayısıyla bunları da benzer biçimde koruma isteği doğuyor. Ancak sivil altyapı hiçbir zaman bu ölçekte bir güvenlik yaklaşımı temel alınarak inşa edilmedi.
Mühendisler belirli yükleri, arızaları ve tehditleri hesaplar; tesisi bilinen veya en azından öngörülebilen risklere karşı korur. Bir İHA saldırısından sonra İHA tespit sistemi kurulabilir; bir yangından sonra ek gözetim önlemleri alınabilir; sabotajdan sonra erişim kontrolleri sıkılaştırılabilir.
Her olaydan sonra güvenlik sistemi geliştirilebilir. Fakat bu, bir sonraki olayın nasıl gerçekleşeceği konusunda bize hiçbir şey söylemez.
Eylül ayının başında bunun bir örneği Almanya’da yaşandı. Brandenburg’da kimliği belirsiz kişiler, yüksek gerilim hatlarının üzerine iletken bir malzeme bırakmak amacıyla el yapımı hava araçları kullanmaya çalıştı. Bu girişim kısa devrelere yol açtı. Neredeyse aynı anda Kuzey Ren-Vestfalya’da meydana gelen benzer bir olayın ardından RWE şirketi beş enerji ünitesini şebekeden çıkarmak zorunda kaldı.
Bunun arkasında kimin bulunduğu henüz belirlenmiş değil. Bunun yabancı bir istihbarat servisi, aşırılık yanlısı bir grup veya tek başına hareket eden bir kişi olup olmadığı siyasi açıdan büyük önem taşıyor. Ancak sistemin kırılganlığı açısından bu ayrım fazla bir şey değiştirmiyor: Birkaç ilkel cihaz, son derece pahalı bir altyapıya zarar vermek için yeterli olabiliyor.
Almanya örneğinde en azından bir saldırgan vardı. İsrail ise neredeyse aynı dönemde bunun bile şart olmadığını gösterdi.
Ağustos sonunda İsrail’in Akdeniz kıyısındaki altı büyük deniz suyu arıtma tesisinden beşi, deniz suyundaki olağan dışı bulanıklık nedeniyle geçici olarak durduruldu. Bunun en muhtemel nedeninin Nil Deltası bölgesinden taşınan yüksek miktardaki mikroalg olduğu değerlendirildi.
Fili trafo merkezinden uzak tutmak
Alg patlamaları, deniz suyu arıtma tesisleri açısından tamamen bilinmeyen bir sorun değil. Ancak organizmaların bu özel türü, yoğunluğu, deniz akıntıları ve su alma noktalarının konumunun oluşturduğu bu kombinasyon önceden öngörülmemişti.
Şimdi ilave filtreler kurulabilir, ikinci bir su alma noktası oluşturulabilir ve membran stokları artırılabilir. Böylece aynı olayın tekrar yaşanmasına karşı sistem daha dayanıklı hâle gelir. Fakat su kıtlığına yol açabilecek bir sonraki olayın tamamen farklı bir biçimde ortaya çıkması mümkündür.
Hayat, son derece sıra dışı hatta absürt senaryolar ortaya çıkarabilir. Örneğin bir gün hayvanat bahçesinden kaçan bir filin bir trafo merkezini yıkması bile mümkündür. Böyle bir ihtimalin de önceden hazırlanmış tehdit listesine dahil edilmesini beklemek, mümkün olmayan bir şeyi talep etmek anlamına gelir.
Üstelik her yeni güvenlik önlemi altyapının maliyetini artırır. Deniz suyunun arıtılmasındaki asıl devrim, insanların sudaki tuzu gidermeyi öğrenmesi değildi; bunu zaten uzun zamandır yapabiliyorlardı. Asıl devrim, bir metreküp suyun maliyetinin şehirlerin tamamına su sağlayabilecek kadar düşürülmesiydi.
İkinci bir su alma noktası, ilave filtreler, bağımsız enerji kaynakları ve büyük yedek parça stokları sistemi daha güvenilir hâle getirir. Fakat aynı zamanda maliyeti de yükseltir.
Aynı durum elektrik, iletişim, ulaşım ve dijital altyapı için de geçerlidir. İşletmecilerin güvenliği artırmak için yaptığı her harcama, sonunda elektrik ve iletişim tarifelerine, vergilere, ürün fiyatlarına ve sanayi üretiminin maliyetlerine yansır.
İsrail’de beş deniz suyu arıtma tesisi durdu, ancak ülke susuz kalmadı. Ulusal su şirketi Mekorot, kuyulardan ve Kinneret Gölü’nden su çekimini artırdı. Kısıtlamalar öncelikle tarım ve kamusal alanların sulanmasını etkiledi; su sıkıntısının yaşandığı yerlerde ise acil su tedariki sağlandı.
Burada dikkat çekici olan, bu önlemlerin hiçbirinin özellikle mikroalg patlamasına karşı hazırlanmış olmamasıdır. Bunlar, belirli bir tehdide bağlı olmayan **genel rezervler ve alternatif kapasitelerdir.
Amerikalı siyaset bilimci Aaron Wildavsky, bu sorunu daha 1988 yılında yayımlanan Searching for Safety adlı kitabında ele almıştı. Wildavsky, tehlikeleri önceden belirleme çabalarının yanı sıra, kimsenin öngöremediği olaylar için rezervlerin korunması gerektiğini savunuyordu.
Ona göre zengin bir toplum genel olarak yoksul bir toplumdan daha güvenlidir. Ancak her küçük riski ortadan kaldırmak için harcanan para, daha büyük bir felaket meydana geldiğinde artık kullanılamaz.
Almanya’da yeni yasa
17 Mart 2026’dan bu yana Almanya’da yürürlükte olan KRITIS-Dachgesetz, 10 sektörde kritik altyapının fiziksel dayanıklılığına ilişkin ortak gereklilikler getiriyor. İşletmeciler riskleri analiz etmek ve koruyucu önlemler almakla yükümlü. Ancak aynı zamanda bir olay sonrasında kritik hizmetleri hızla yeniden çalışır hâle getirebilecek kapasiteyi de güvence altına almaları gerekiyor.
Bir sistem çöktüğünde asıl sorulması gereken şudur:
Nelerin mutlaka çalışmaya devam etmesi gerekiyor?
Hangileri birkaç saat veya birkaç gün devre dışı kalabilir? Hangi sistemlerin yedeği bulunmalı? Hangileri hızla onarılabilir?
Normal şartlarda eski tesisler, yedek parçalar, uzman personel ve mali rezervler gereksiz masraflar gibi görünebilir. Ancak sistemlerden biri çöktüğünde ihtiyaç duyulan şey tam da bunlardır.
Bir trafo merkezi yıkılmış bir bakanın, “Bunun bir daha asla yaşanmamasını sağlayacağız” demesi kolaydır.
Daha zor olan ise şunu söyleyebilmektir:
“Bu trafo merkezi iki gün çalışmayabilir. Ancak biz bu süre boyunca ülkenin işleyişini sürdürebilmesi için gerekli hazırlıkları yaptık.”
Modern toplumlar giderek daha fazla vazgeçilmez sistem üretiyor. Aynı zamanda bu sistemleri devre dışı bırakabilecek yöntemlerin sayısı da artıyor.
Neredeyse her teknolojik gelişme bir sorunu çözerken yeni bağımlılıklar ve yeni kırılganlıklar yaratıyor.
Bu çelişkiyle nasıl başa çıkılacağı konusunda ise henüz kimsenin kesin bir cevabı yok. Yeni gerçeklik çoktan ortaya çıktı. Bu yeni gerçeklik içinde nasıl yaşanacağına ilişkin düşünce süreci ise daha yeni başlıyor.

