KAFKASSAM – Kafkasya Stratejik Araştırmalar Merkezi

  1. Anasayfa
  2. »
  3. Türkiye
  4. »
  5. Altan Çetin: Kendözümüze yol aramak yahut medeniyetçi eğitim yolu

Altan Çetin: Kendözümüze yol aramak yahut medeniyetçi eğitim yolu

Kafkassam Editör Kafkassam Editör - - 11 dk okuma süresi
169 0

Aramakla bulunmaz; bulanlar arayanlardır. Zorlu bir hayat dilemmasıdır bu bakış açısı. Nasılını arayanlar için, bir toplumun köklerinden zamana yeniden medeniyet meyveleri vermesinin yolunu, yordamını, halini arayanlar için daha da çetin bir sisifos yokuşu değil mi bu arayış özellikle Orta Doğu denilen bu eski medeniyetler mekânı! bu yerlerde? Taş size karşı, yokuş size karşı, hava size karşı; karşıların karşısında duran bir mefkurecinin yalnızlığı size karşı; aileniz, eş-dost vs. hep karşı. Eğitimin bir iş ve erdem niteliği kazandırma meselesi olduğuna dair tespitlerden sonra peki bunu sağlayacak kavramlar ve bunların itici arka planları nedir sorusu gelip zihne oturdu. Gece yine, ay yüzünü saklamış, baykuş da kayıp nicedir; Minerva zincire vurmuş olmalı, Olimpos’da şenlik sürerken Hira ve Tanrı Dağlarından ses çıkmıyor nicedir.

Elde Yusuf atamdan kalma bir mum, eski bir Memlûk kandili bozulmaya mütemayil gözlerle aramaya cüret eden bir sisifos kendi halince yürüyor yolda. Göz demişken birden mazinin izlerine takılıyor aklı ve gözleri. O medeniyet bakiyeleri artık efsunlu ama “deşifre” edilemeyen bir maziden bir şeyler anlatmaktadır. Metinler Türkçe konuşuyor ama ne dediğini anlamıyordu. Halbuki Türkçe doktorası bile vardı. Tarih konusunda da kendince malumatı pek mebzul idi. Lakin sessizlik sağır mı olmuştu; karanlık kör mü idi? Bir HAYRET etti haline, ne oldu idi ve nasıl olmalı idi. İşte bu uyanış ondan eğitimin belki de temel insiyaklarından/dinamiklerinden birini harekete geçirmiş idi. Hayret duygusu tek başına sadece bir mezardan çıkmışlık duygusunu veriyordu. Anlam denilen içeriği var etmesi için birden kendisinde var olan başka bir hal zuhur etti; MERAK etmek denilen Kaf dağının ötesindeki o yeri keşf etti. İşte bunun sonrasında gözleri görmeye ve kulakları duymaya başlar gibi oluyordu. Kendözünün tozları arasında yeniden dirilen bir mumya gibi hayata, insana, dünyaya ve kendözüne bakmaya başlıyordu. Bu iki duygu ondan bir kavramı ve yolu teşekkül ettirdi: GÖZLEM. Gözlem kabiliyeti insanlığının bir özelliği ve yeteneği idi. Gözlüyordu her şeyi. Başı kendi gölgesinden kalkmış hayret ve merakla hayatın içine, kendi içine, evrenin içine koşuyordu zihni. Arıyordu. Doymak bilmeyen bir hazdı bu. Haz lazımsa bu olmalıydı. İşte eğitim dedi bizde hayret ve merak duygumuzun içinde gözlem ve tecrübe edinme bilincini ayaklandırmalıdır. İş niteliği ve erdem/bilgelik arıyorsak kendimizi tanımalı, kendimizdeki bu arka planların verdiği güçle gözlemeli, gördüklerimizi tasnif ederek tecrübeye dönüştürmeliyiz. Eğitim bizde bu duyguları teşvik etmeli ve yeteneği geliştirmeli değil miydi? Öyle mi acaba Milli Eğitimimiz bu eksende midir? Hayret etmeye mecali olan var mı?

İşte bu aşamada yeni bir fark edişin kapısında buldu kendini. Etrafında baktığı her şeyi gözlerken onu gözlemeye iten duygusuna ad koymaya, anlamaya, fark etmeye başladığı o duygusu insani biyolojik halden insanlık haline dönüştüren aklının varlığını makul ve yerinde hale getiren, aklın hikmeti olan ÖĞRENME yeteneği, talebi, istidadı, yeteneği idi bu. Öğrenme hayret ve merakının beslendiği yer aklının varlık nedeni olan bilmek idi. Bilgi sahibi olmak ve ötesinde bilgeleşmek. İşte eğitimin bizdeki imkanının gösteren varoluş halimiz diye düşündü. Öğrenirken kavramı olan bir şeyler de belirginleşmeye başladı bozuk gözlerinde. Onun eğitilirken, aydınlanırken, uyanırken elinden tutan şey gözlem sonrası gelişen TENKİD/ELEŞTİRİ kabiliyeti idi. Eleştiri deyince çevresindekiler kara sözlerle diğerini siyaha boyamayı zannediyorlardı. Birbirine tükürük renginde sözler etmeyi eleştirmek sanıyorlardı. Halbulki tenkid/eleştiri bir tashih olmanın ötesinde şeyleri en küçük parçasından en geniş formuna kadar bilmek, anlamak, açıklamak için yolumuzu açacak olan bir usul idi. Bir şeyi eleştirmek demekten anlamamız gereken şey onu anlamak ve açıklamak olduğu mefhumuna varamadıkça ve eğitim sistemimizde bunu esas olarak aktarmadıkça iş ve erdem nitelikleri beklemek biraz zor görünüyor. İşte eğitim yetenekleri geliştirmeli derken sadece bilgi aktarımı değil insanın eğitilebilir kılan tüm özelliklerini takviye etme, uyandırma, besleme ve en güçlü yerlerini tahkim etme manasında bu mesele anlaşılmalıdır. Kuru tekrarlar, ezberler, bu böyle bilinenlerin ötesinde medeniyetçi bir eğitimin nasılını arıyorsak kendimizi ve kendözümüzü bu yolda aramalı ve düşünmeli değil miyiz? Öğrenirken eleştiren bir yeteneğin insan esasının medeniyet var etme kabiliyetinin gerekçelerinden biri olduğuna dair tarihte bir gözlemimiz var mı?

Düşünmek deyince kendisiyle bir aynada yüzlemiş gibi oldu. Gözlem ve eleştiri yeteneği tahkim edilmiş, beslenmiş bir bireyin şüphesiz öğrenmesi gereken en önemli meseleye gelmişti: DÜŞÜNME/TEFEKKÜR. İşte eğitim bize bilgi kadar bilmeyi de öğretmeli. Aklımız varlığından yola çıkarak, geleneğin bize öğrettiği şekliyle aklıyla ve kalbiyle düşünen bir ferdiyete ve şahsiyete dönüşmek için düşünme fevkalade önemli bir yetenek olarak kazanılmalı diye düşündü. Peki ne olacaktı düşününce? İşte orada yaratıcı/yenileyici/problem çözen bir akla sahip olarak gözlem ve öğrenmenin sonuçlarını faydaya ve değere dönüştüren adeta buğdayı değirmende un yapan aklın artık fırında ekmek üretmesi aşamasına gelmek gibi bir durum söz konusu olacaktı. Hayret ve merakı sonunda eline ekmeği vermiş ve hayatı kurtulmuştu. Eğitimci dostlar bu yazıyı okursa aman ama bunları biliyoruz zaten diyebilirler. Bilmek yetseydi Milli Eğitimimiz şu anda nitelikli insan üreten bir bereketli ocak olurdu. Demek ki İngilizceden çeviri malumat ile Milli olan her zaman tahakkuk etmiyor. Bu arada yanlış anlamayın sorunumuz hiçbir dille ve kültürle değil; hikmet yitiğimiz nerde bulursak, en iyi nerede ise orada alır kendi renklerimiz içinde faydaya dönüştürürüz. Mesele nakledip durmak ama anlamamak ve eylememek. Daha fenası ne olacağız sorusu çevresinde meseleyi sıkıştırıp nasıl yapacağıza geçmeyi tıkayan bir ideolojik azık olarak bu meseleyi düşünmek var ki bizim o taraklarda bezimiz yoktur. Hülasa canlar eğitim ve öğretim meselesinde kendözümüzü tefekkür ederken hayret ve merakımıza kalk demenin vakti gelmedi mi? Yetenek odaklı eğitim derken iki meseleyi kast ettiğimiz artık söyleyebiliriz: Birisi insan olarak bizde umumi olarak yer alan yetenek özellikleri, diğer ise bireylerde farklı zeka türleri ile açığa çıkan istidad özellikleridir. İşte bu yazıda biz umumi meselelere dair kendözümüz içinden bir pencere açalım diledik. Yokuşta terledik, susadık belki eksik bıraktık hatta sürçü lisan ettikse affola lakin meselesi memleket olan birileri ile hasbihal babında kabul buyurulsun efendim.

Yunus atam ilim kendin bilmektir, derken ne demiş hayret ve merakla düşünürken kendimce kendözümce aşikarı olan bazı hususlar düşünmeye teşvik etti. Gençlerde hayret ve merak, tenkid/eleştiri ve düşünmeye dair yetenekler ana okulundan üniversiteye ve hayat içinde esasen ölüme kadar süreçte nasıl sürdürülebilir toplum olarak böyle bir meselemiz var mı? Aileler çocukları için eğitimden okuldan iş ve erdem niteliği oluşturacak bahsedilen duygu ve dinamikler içerisinde bir gelişim bekliyor daha önemlisi bunu gözlemeyi biliyorlar mı? Toplum bunu bir talebe dönüştürüp siyasetin kapısını çalıyor mu? Şehrimizde buna dair bir donanım var mı? Hülasa medeniyetimiz buna ayarlı mı? Medeniyetçi milliyetçilik Türkistanlılık çatısında işte bu eğitim talebinin kendisini zamanda aşikâr etmesi talebidir. Nasıl yapacağız?

İlgili Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir