Öncelikle bu iki kavramı CHP’nin yaşadığı yada CHP’ye yaşatılan son sürece ilişkin olarak değerlendirmek gerekir.
Sonuna kadar Makyavelist bir politik ortamda “ahlaki üstünlüğü koruyacağım” iddiası siyasi ahmaklık değil midir?
Türkiye siyasetinin son on beş-yirmi yılına ve CHP’nin dönüşümüne baktığımda aklıma giderek daha fazla bu soru geliyor.
Çünkü CHP içinde yaşanan değişim, yalnızca bir liderlik değişimi değildir. Asıl değişim, hayali ahlaki üstünlük söylemi üzerinden siyaset yapma anlayışından, reel iktidar üretme kapasitesini merkeze alan bir anlayışa doğru yaşanan dönüşüme benziyor.
Kılıçdaroğlu dönemi CHP’si büyük ölçüde bir “ahlaki restorasyon” projesi olarak şekillendi. Parti yalnızca iktidarı eleştirmedi; aynı zamanda kendi geçmişiyle, toplumsal algısıyla ve siyaset yapma biçimiyle de hesaplaşmaya çalıştı. Helalleşme, temiz siyaset, kul hakkı, israfla mücadele ve adalet gibi kavramlar bu dönemin siyasal sözlüğünü oluşturdu. Hatta sonuncusu için 450 kilometre yol yapıldı.
Son dönemde ortaya çıkan “partiyi arındırma” söylemi de aynı ahlaki siyaset anlayışının devamı olarak okunabilir. Bu yaklaşımın temel varsayımı şudur: Sorun öncelikle ahlaki bir bozulmadır; çözüm ise ahlaki bir temizlenmedir. Parti içindeki kirli elmalar hamama gönderildiğinde siyasetin yeniden doğru zemine oturacağı beklenir.
Ancak tam da burada Makyavelist bir soru ortaya çıkıyor:
Eğer siyaset öncelikle bir güç mücadelesiyse, arınmak mı gerekir, güçlenmek mi?
Kılıçdaroğlu çizgisi kendince uzun süre şu varsayımla hareket etti:
“Haklılık sonunda kazanacaktır.”
Fakat Türkiye’nin son yirmi yıllık deneyimi sürekli olarak farklı bir sonuç üretti:
Haklılık tek başına kazanmıyor.
2002 sonrası iktidar da başlangıçta ahlaki bir dil kullanmıştı. 3Y (yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklar) mücadele, temiz siyaset ve vesayetle hesaplaşma söylemleri geniş toplumsal destek üretti. Ancak zamanla görüldü ki ahlak siyasette yalnızca bir ilke değil, aynı zamanda bir iktidar teknolojisi olarak da kullanılabiliyor.
Bu nedenle günümüz Türkiye’sinde ahlak artık siyasetin dışında duran bir alan değil; siyasetin bizzat içinde kullanılan bir araç haline gelmiş durumda.
Tam da bu nedenle CHP’nin yaşadığı kriz, aslında bir ahlak krizi değil; ahlak ile güç arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağına dair bir krizdir.
CHP ve Kılıçdaroğlu, yolsuzluk karşıtlığı, hukuk devleti ve demokratik normlar üzerinden bir meşruiyet söylemi üretti. Ancak meşruiyet söylemi üretmek ile iktidar üretmek aynı şey değildir.
Makyavelist açıdan temel sorun burada ortaya çıkar:
Rakibiniz kuralları esnetebiliyor, siyasal alanı sürekli yeniden dizayn edebiliyor ve gündemi belirleyebiliyorsa, sizin sadece haklı olmanız sonucu değiştirmeye yetmez.
Böyle durumlarda ahlaki üstünlük bir “yüksek zemin” üretir belki ama aynı zamanda operasyonel siyaset kapasitesini de sınırlar.
Parti içi disiplin, hızlı karar alma, kadro üretimi ve ittifak yönetimi gibi alanlarda yaşanan tereddütler, CHP’yi sık sık şu pozisyona itti:
Haklı ama etkisiz, bazen de çaresiz.
Belki de Kılıçdaroğlu döneminin en büyük trajedisi burada yatıyor.
Siyaseten yanlış olduğu düşünülen birçok aktör iktidarda kalmayı başarırken, siyaseten daha haklı görülen bir muhalefet iktidara ulaşamadı.
Bu durum birçok seçmende şu soruyu doğurdu:
Haklı olmak mı önemlidir, yoksa değiştirebilmek mi?
İşte Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel’in temsil ettiği değişim talebi de büyük ölçüde buradan doğuyor.
Bu yeni çizgi ahlaki dili terk etmiyor, hatta psikolojik üstünlükle takviye ediyor. Hukuk, demokrasi ve seçmen iradesi vurgusunu daha ısrarlı olarak sürdürüyor. Fakat bunların tek başına yeterli olmadığını düşünüyor.
Örgütlenme, siyasal hız, gündem belirleme ve oyun kurma, mobilizasyon ve güç üretme kapasitesi daha fazla önem kazanıyor.
Bu nedenle mutlak butlan kararının CHP içinde tetikledigi kriz ve tartışma aslında kişiler arasında değil, iki farklı siyaset anlayışı arasında yaşanıyor.
Bir tarafta:
“Önce ahlaki üstünlüğü koruyalım, gerisi gelir.”
Diğer tarafta:
“Ahlaki üstünlük önemlidir ama onu koruyacak ve sonuç üretecek bir güç inşa edemezseniz çok zor gelir.
Belki de CHP içindeki gerçek fay hattı tam olarak budur.
Çünkü Makyavelist bir perspektiften bakıldığında siyaset, sürekli arınanların değil, sürekli güç üretenlerin alanıdır.
Hatta siyaset bazen şu acımasız soruyu sorar:
Kirli rakipleriniz iktidarı korumak için bütün araçları kullanırken, sizin enerjinizin önemli bir kısmını kendi içinizde arınmaya harcamanız bir erdem midir, yoksa bir lüks müdür?
Türkiye’nin son yirmi yılı bu soruya kesin bir cevap vermiyor belki ama güçlü bir gözlem sunuyor:
Ahlak siyaset için gereklidir. Ama ahlakın kendisi siyasal güç değildir. Güce dönüşemeyen ahlaki üstünlük, zamanla bir iktidar stratejisine değil, bir vicdan tesellisine dönüşür.
Çünkü siyaset acımasız bir alandır. İnsanlar çoğu zaman en haklı ve en temiz olanı değil, en güçlü gördüklerini takip ederler. Üstelik güçlü görünen aktörler de her zaman haklı ve temiz değildir.
Bu nedenle mesele ahlak ile güç arasında seçim yapmak değildir.
Asıl mesele, ahlakı güce dönüştürebilmektir.
Son tahlilde Makyavelist siyasetin temel düsturu şudur:
Ahlak, güçle birleştiğinde iktidar üretir; güçten koptuğunda ise yalnızca haklılık üretir.
Ve siyaset, bütün sertliğiyle şunu söyler:
Haklılık iktidar değildir.
Belki de CHP’nin son dönemdeki hikâyesi tek bir sorunun etrafında şekilleniyor:
Rakipleriniz zaten erdemsizken erdemli olmak mı istiyorsunuz, yoksa iktidar olmak mı?
Tüm bu olan bitenlere
başka bir açıdan yâda daha üst aklın açısından bakıldığında; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yönetecek AKP’ye alternatif bir yapı mı oluşturuluyor diye düşünmeden edemiyorum.
Alpaslan TEKİN

