KAFKASSAM – Kafkasya Stratejik Araştırmalar Merkezi

  1. Anasayfa
  2. »
  3. Gündem
  4. »
  5. Akgün Bilgin: ULUSLARARASI HUKUK VE FİLİSTİN SORUNU ÜZERİNDEKİ DÜŞÜNCELER

Akgün Bilgin: ULUSLARARASI HUKUK VE FİLİSTİN SORUNU ÜZERİNDEKİ DÜŞÜNCELER

Kafkassam Editör Kafkassam Editör - - 8 dk okuma süresi
230 0

Daha geniş anlamda tarihsel ve Politik Adalet bakımından düşünürsek; İsrail-Filistin çatışması ve özellikle de İsrail’in yarım yüzyıldan fazla süren Filistin işgali, uluslararası insancıl hukuk (International Humanitarian Law – IHL) ve uluslararası insan hakları hukuku (International Human Rights Law – IHRL) dâhil olmak üzere uluslararası hukukun sayısız yönünü etkilemeye devam etmektedir.

Uluslararası hukuk aynı zamanda söylemin ve tartışma konusunun değişmez bir özelliğidir; bu bağlamda Filistin sorunu hakkında çeşitli aktörler, argümanlarını hukukun farklı yorumları etrafında çerçevelerler. Aynı zamanda, bazı hukukçular ihlallerden doğrudan etkilenenler ve ihlallerin asıl yükünü çekenler (işgal altındaki Filistin topraklarında –oPt- ve ötesinde yaşayan Filistinliler), daha geniş siyasi taleplerden kopuk görünmesi ve Filistin sorununun temel konularını yeterince ele alıp ifade edememesi nedeniyle artan hayal kırıklığını dile getirirler. Özellikle İsrail’in Yeşil Hat’ın her iki yakasındaki politikalarının devamlılığı (örneğin, 1967 öncesi sınırları içindeki İsrail ile işgal yasasını içeren uluslararası insancıl hukuk kurallarının zorunlu kıldığı oPt arasındaki analitik ayrım) endişe vericidir. Hatta bazı hukukçularda, geçerli yasal çerçevenin olumlu bir değişim aracı oluşturmayı şöyle dursun, aslında insanların ve toprakların parçalanması gibi olumsuz sonuçlara katkıda bulunduğunu öne sürerler. Diğer eleştiriler arasında, özellikle doğası gereği uzun süredir devam eden ve sistematik olan ihlaller için hesap verebilirliği ve tazminatı güvence altına alma konusunda uluslararası hukukun etkisizliği ve bunun yanı sıra ilk etapta ihlalleri gerçekleştirmede veya söz vermede başarısız olduğu algısı yer almaktadır.

Doğal sınırlamaları göz önünde bulundurarak, insani koruma vaatlerini yerine getirebilecek analitik çerçeveler olarak uluslararası insancıl hukuk ve uluslararası insan hakları hukuku dâhil olmak üzere uluslararası hukukun esasları üzerine düşünmek gerekirse, İsrail-Filistin çatışmasıyla ve özellikle İsrail’in oPt’yi işgaliyle ilgili seçilmiş hukuki konuları derinlemesine incelemek ve İsrail-Filistin bağlamında ve ötesinde olumlu bir değişim yaratmak amacıyla çeşitli hakların ve paydaşların yine de yasayla yapıcı hale getirilmesi gerekmektedir.

İsrail Yerleşimleri ve Uluslararası Hukuk bakımından düşünürsek; İsrail’in sivilleri işgal altındaki Filistin topraklarına yerleştirme ve yerel nüfusu yerinden etme politikası, uluslararası insancıl hukukun temel kurallarına aykırıdır.

Harp zamanında sivillerin korunması için 12 Ağustos 1949 tarihli Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’nin 49. maddesi şöyle diyor: “İşgalci güç, kendi sivil nüfusunun bir kısmını işgal ettiği topraklara sınır dışı etmeyecek veya transfer etmeyecektir.” Aynı zamanda “korunan kişilerin işgal altındaki topraklardan bireysel veya toplu olarak zorla nakledilmesinin yanı sıra sınır dışı edilmesini” de yasaklamaktadır.

Yerleşimlerin inşa edilmesi ve genişletilmesi için gerekli olan geniş arazi tahsisi ve mülklere el konulması ve yok edilmesi, aynı zamanda uluslararası insancıl hukukun diğer kurallarını da ihlal etmektedir. 18 Ekim 1907 tarihli Lahey Nizamnamesi’ne göre, işgal edilen nüfusun kamu malları (araziler, ormanlar ve tarım arazileri gibi) intifa kanunlarına tabidir. Bu, işgalci bir devletin bu mülkü yalnızca çok sınırlı bir şekilde kullanmasına izin verildiği anlamına gelir. Bu sınırlama, işgal hukukunun temel fikri olan işgalin geçici olduğu düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nin ifadesiyle, işgalci gücün “işgal altında yaşayan insanların korunmasını, güvenliğini ve refahını sağlamak ve onların haklara uygun olarak mümkün olduğunca normal bir hayat yaşayabilmelerini garanti etmek görevi, kendi kanunları, kültürleri ve gelenekleri” vardır.

Lahey Düzenlemeleri özel mülkiyete el konulmasını yasaklamaktadır. Dördüncü Cenevre Sözleşmesi, “askeri operasyonlar tarafından kesinlikle gerekli kılındığı durumlar dışında” özel veya devlet mülkiyetinin yok edilmesini de yasaklamaktadır.

İşgalci olarak İsrail’in bu nedenle devlet topraklarını ve doğal kaynaklarını askeri veya güvenlik ihtiyaçları dışında veya yerel halkın yararına kullanması yasaktır. İşgalci bir güç tarafından mülkiyete hukuka aykırı bir şekilde el konulması, hem Lahey Düzenlemeleri hem de Dördüncü Cenevre Sözleşmesi tarafından yasaklanan “yağma” anlamına gelir ve Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü ve birçok ulusal yasa uyarınca bir savaş suçudur.

İsrail’in Doğu Kudüs de dâhil olmak üzere Batı Şeria’da inşa ettiği yerleşim birimleri bu kural ve istisnaların hiçbirine uymamaktadır. İşgalci gücün sivillerinin işgal altındaki topraklara nakledilmesi istisnasız yasaktır. Üstelik daha önce de açıklandığı gibi yerleşim yerleri ve buna bağlı altyapılar geçici değil, Filistinlilere fayda sağlamıyor ve işgalci gücün meşru güvenlik ihtiyaçlarına hizmet etmiyor. Yerleşimler tamamen askeri açıdan gerekli olmayan Filistinlilerin özel ve devlet mülkiyetine büyük ölçekli el koyulmasına ve/veya yok edilmesine dayanıyor. Bunlar yalnızca işgal altındaki topraklarda Yahudi İsraillileri kalıcı olarak yerleştirmek amacıyla yaratılmıştır.

Yerleşimlerin kurulması için gerekli olan temel eylemler, uluslararası insancıl hukukun ihlali olmasının yanı sıra, Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü kapsamında savaş suçu teşkil etmektedir. Bu kanunlar çerçevesinde, “askeri gerekliliklerle haklı gösterilmeyen ve hukuka aykırı ve ahlaksızca gerçekleştirilen geniş kapsamlı yıkım ve mülklere el konulması” ve “İşgalci Güç’ün kendi sivil nüfusunun bir kısmının doğrudan veya dolaylı olarak kendi topraklarına nakledilmesi” yani işgal edilmesi veya “işgal edilen topraklardaki nüfusun tamamının veya bir kısmının bu topraklar içinde veya dışına sürülmesi veya nakledilmesi” savaş suçunu teşkil eder. Yukarıda belirtildiği gibi “yağma” Roma Statüsü’ne göre de bir savaş suçudur.

İsrail’in yerleşim politikası aynı zamanda hiçbir istisnaya izin verilmeyen, uluslararası hukukun emredici normları (jus cogens) adı verilen özel bir yükümlülük kategorisini de ihlal etmektedir. Uluslararası Adalet Divanı (UAD), Cenevre Sözleşmelerinin kurallarının “uluslararası teamül hukukunun ihlal edilemez ilkelerini” oluşturduğunu doğruladı. Bu statüyü yalnızca sınırlı sayıda uluslararası norm kazanmaktadır; bu, uluslararası toplumun onlara bakış açısının ciddiyetinin ve öneminin bir yansımasıdır. Bu normların ihlalleri, diğer tüm devletlere veya “üçüncü devletlere” yerleşimler, ayrımcılık ve insan hakları ihlalleri gibi bazı yükümlülükler doğurmaktadır.

İlgili Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir