Rusya: ABD, Türkiye ile askeri teknik işbirliğimizden vazgeçtirtmeye çalışıyor

Afganistan Türklüğü ve Türk Dünyasının Büyük İmtihanı

Rusya’nın anadil dersleri politikası faciası

ABD heyeti, Ankara’da İran yaptırımlarını görüştü

Türkiye’nin imaj sorunu

Türkiye 13 Haziran 2016
555

Türkiye’nin imaj sorunu

ünal
Bir ülkenin dış politikası o ülkenin uluslararası arenada nasıl algılandığını belirler. Ülke hakkındaki algı bütünlüğünü ülkenin imajı olarak tanımlamak mümkündür.

Dış politika aynı zamanda bir ülkenin toplumsal düzeninin dışa yansıyan yüzüdür. Örneğin demokratik, özgürlükçü, insan haklarına saygılı, çoğulcu sivil ve açık toplum yapısına sahip ülkelerin dış politikası bu özellikleri yansıtan şeffaf, uluslararası hukuk ilkelerini gözeten, eşitlikçi ve tarafsız politikaların izlenmesi sonucunu doğurur. Bu sonuç da imaj konusunda belirleyici unsurlardan biri olur.

Dış politika uygulamaları ülkelerin imajının olumlu ya da olumsuz biçimde etkilenmesine ve değişiklik göstermesine yol açar. Örneğin, ABD’nin Başkan Bush döneminde 2000-2008 yılları arasında izlemiş olduğu askeri güç kullanımına ağırlık veren müdahaleci uygulamaları ülkenin imajını olumsuz etkilemiştir.

Irak ve Afganistan’a yapılan müdahaleler özellikle Ortadoğu ve İslam coğrafyasında ABD hakkındaki algının ciddi ölçüde yıpranması sonucunu doğurmuştur. Başkan Obama döneminde ABD’nin dış politikasında yumuşak güç uygulamalarını öne çıkaran politikalar bu yıpranan imajı yeniden olumlu bir dönüşümle düzeltmeyi hedeflemiştir.

Birleşik Krallık’ta 23 Haziran tarihinde yapılacak olan referandum ülkenin AB’de kalıp kalmayacağını belirleyecek. Kampanya olanca hızıyla devam ediyor. AB’den çıkmayı savunanlar ile AB’de kalmayı savunanlar kendi görüşlerinin gerekçelerini halka anlatmak için çeşitli yöntemlere başvuruyorlar. Yazık ki Türkiye de bu kampanyada kullanılan olumsuz unsurlardan birini oluşturuyor.

AB’den çıkma taraftarı olanlar Türkiye’nin AB üyesi olması halinde Birleşik Krallık’ın daha büyük bir göç dalgasıyla karşılaşacağını ileri sürüyorlar. Maliye Bakanı George Osborne ise kendi yaşantısı sırasında Türkiye’nin AB üyesi olabileceğini düşünmediğini söyledi.

Birleşik Krallık’ın Maliye Bakanı’nın bu ifadesinden Türkiye’nin AB üyeliğini engellemek için uğraşacağı anlamı çıkmıyor elbette. Gerek Başbakan David Cameron’ın geçtiğimiz haftalarda Türkiye’nin 3000 yılından önce AB üyesi olamayacağını söylemesi, gerek Osborne’un benzer ifadelerde bulunması öncelikli olarak Birleşik Krallık’ın AB’den çıkması yönündeki kampanyada Türkiye kozunu kullananlara bir yanıt oluşturuyor.

Yanlış bir koz, yanlış bir yanıt. Ama Türkiye görüldüğü gibi kendi uygulamaları nedeniyle dış politikada ve uluslararası ilişkilerde bir öznel aktör olmak yerine bir nesne olarak kullanılmaya devam ediyor.

David Cameron’ın 2010 yılının Temmuz ayının sonunda Ankara’ya yapmış olduğu resmi ziyaret hatırlardadır. O ziyaret sırasında TOBB Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada Türkiye’nin AB üyeliğini ne kadar hararetle desteklediği ve bu üyeliğin “en güçlü savunucusu” olacağını belirttiği de hafızalardan silinmemiştir.

Peki ne oldu da daha iki yıl öncesine kadar AB üyeliğimizin en güçlü savunucusu olan Birleşik Krallık 2016 yılında Türkiye’nin AB üyelik sürecine nafile bir uğraş olarak bakmaya başladı?

Cameron’ın 2010 yılındaki sözleri hatırlatıldığında Osborne’un verdiği yanıt çarpıcı ve tabloyu olduğu gibi gözler önüne seriyor. Osborne bu soruya “Türkiye geri gitti. Orada demokrasi ve insan hakları hakkında kuşkular var. Bugün Britanya Hükümeti’nin politikası Türkiye’nin AB’ne üye olmaması yönündedir.” diyerek yanıt veriyor.

İşte Türkiye’nin imaj sorunu ve yurt dışından bakıldığında oluşan algı! AB üyesi tüm ülkelerin benzer söylemleri ileri sürdükleri ortamlarda dahi Türkiye’yi savunan ve ona destek verilmesi gerektiğini dile getiren en güvenilir müttefikimiz Birleşik Krallık bu konudaki politikasını ve söylemini değiştirmişse, kabahati onda aramamak gerekir. Türkiye’nin imaj sorununu düzeltmek için en önemli çabayı da kendinin göstermesi gerekir.

Türkiye 2009 yılına dek dış politikasında yumuşak güç kavramını öne çıkaran, sorunlara çözüm üretirken taraflara eşit yaklaşan, bir sorunun çözümü için taraf tutmaksızın tüm aktörlerle diyalog içinde olunmasını savunan, bu yaklaşımıyla da dış politikada örnek gösterilen bir bölgesel güç olma yolunda ilerliyordu.

Türkiye kendi içindeki terör sorununun çözümünün de kuvvet kullanımıyla başarılamayacağını tespit edip Kürt sorununun diyalog ve barış süreci yaklaşımıyla ele alınmasını tercih ettiğinde iç politikada da yumuşak güç uygulamaya başlamıştı.

Bugünün Türkiye’sine bakıldığında artık her konuda sert güç ve kuvvet kullanımı öne çıkarılıyor. Ana Muhalefet Partisi’nin Genel Başkanı’na yapılan saldırılardan toplumun içindeki bölünmeye ve kutuplaşmaya varana kadar her kesimde ve her katmanda güç, güç söylemi, kuvvet kullanma tehdidi ve orantısız kuvvet kullanımı rağbet görüyor. Aynı yaklaşım dış politikaya da yansıyor. Suriye politikasında savunulan ve Rusya’nın bir uçağının düşürülmesine kadar varan uygulamalar bu yaklaşımı açıklıkla gözler önüne seriyor.

Güneydoğu’da terörle mücadele ülkemizin uygarlıkların beşiği olarak anılan bölgelerini yerle bir etti. Yarım milyon insanın evlerinden edildikleri bir ortamdan söz ediliyor. Böyle bir durumun bir ülkenin başına barış zamanında gelmesi ne kadar hazin…

Türkiye’nin demokrasi, insan hakları, bireysel hak ve özgürlükler, ırkçılığa ve her türlü ayırımcılığa karşı mücadele gibi evrensel değerleri savunma özellikleriyle tanınması imajının da değişmesine yol açar. Bu konuda hem içeride hem dışarıda tarafsız ve eşitlikçi bir yaklaşım içinde olunması bekleniyor.

Efsane boksör Muhammed Ali’nin cenaze töreni elbette bütün bu konularda simge haline gelmiş bir şahsiyete yapılan son veda görevi olarak algılanıyordu. Uluslararası toplum Türkiye’deki bu duyarlılık ve saygının Nelson Mandela’ya aynı düzeyde gösterilmediğini hatırlamışsa Türkiye’nin imajı konusunda da bir yargıya varmış olmalı.
Ünal Çeviköz

Yorumlar