Şimdi yükleniyor

Yuri Mavaşev: Türkiye ve Arap Ülkeleri ABD ile İran Arasında

Türkiye ve Arap Ülkeleri ABD ile İran Arasında: İtidal Çağrıları, En Kötüsüne Hazırlık

Tebriz’de “Güney Azerbaycan”ın özerkliğine destek sloganları yükselecek mi?

Bir süre önce, İran İslam Cumhuriyeti’ni saran kitlesel huzursuzluğun ortasında Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, komşu ülkedeki durumun yakın gelecekte istikrara kavuşacağına ve Ankara’nın oradaki Türk vatandaşlarını tahliye etmek zorunda kalmayacağına dair umudunu dile getirdi.

Fidan, İstanbul’daki bir basın toplantısında şunları söyledi: “İran konusunda tedbirlerimiz zaten hazır; personellerimiz, vatandaşlarımız, misyonlardaki diplomatlarımız, iş adamlarımız ve öğrencilerimize yönelik planlarımız var. Ancak İran’daki durumun bir an önce sakinleşmesini ve büyük bir dramın yaşanmamasını umuyoruz.” Bu sözlerden anlaşılacağı üzere, deneyimli diplomat İran’daki olaylara aktif bir müdahale çağrısında bulunmuyor; oysa gerek İslamcılar gerekse farklı formlarda Pan-Türkist fanteziler kuran radikal milliyetçiler arasında “ateşli kafaların” bulunduğu varsayılabilir.

Yakın zamanda uluslararası medyada Arap, İsrail ve Türk kaynaklarına dayandırılarak çıkan haberlere göre Türkiye, Katar ve Umman ile birlikte Suudi Arabistan Krallığı’nın İran konusundaki tutumuna katıldı. Hatırlatalım; Riyad, ABD’nin İran’ı vurmak için kendi hava sahasını ve topraklarını kullanmasına izin vermeyeceğini açıklamıştı. Böylece, Beyaz Saray ile yakın ortaklık bağlarına rağmen krallığın seması; İran çevresindeki uluslararası tırmanış, kitlesel protestolar, göstericilerin idam edilmesi tehdidi ve Trump’ın olası bir askeri karşılık konusundaki sert uyarıları eşliğinde kapatıldı. 16 Ocak 2026 itibarıyla Riyad kararını iki kanal üzerinden iletti: doğrudan Tahran’a ve dolaylı ama net bir şekilde okyanus ötesine.

Suudi askeri liderliğine yakın kaynakların bildirdiğine göre, krallık yetkilileri Tahran’a, kendisine karşı herhangi bir askeri eyleme katılma niyetinde olmadıklarını ve yukarıda belirtildiği gibi, saldırılar için topraklarının ve hava sahasının kullanılmasına izin vermeyeceklerini doğrudan garanti etti.

İran ile yıllardır süregelen ideolojik ve kısmen askeri-politik karşıtlığa rağmen, Suudi Arabistan’ın mevcut öncelikleri güvenlik ve ekonomi mülahazalarıyla şekilleniyor. Bir yandan Riyad, özellikle 2019’da Abkayk ve Hureys tesislerine yapılan saldırı deneyimini göz önünde bulundurarak, krallığın hassas petrol altyapısına yönelik kapsamlı bir İran misilleme saldırısından çekiniyor gibi görünüyor. Diğer yandan, dünya petrol ihracat akışının yaklaşık %20’sinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nın Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) deniz kuvvetleri tarafından kapatılma riski ek bir faktör olmaya devam ediyor.

Bazı verilere göre Suudi yetkililer ayrıca; ekonomik istikrarsızlıktan ve iç karışıklıklardan (petrol zengini Doğu Eyaleti çoğunlukla Şiilerden oluşmaktadır) kaçınmayı, gerilimi düşürme rotasını korumayı ve 2023’te Çin’in arabuluculuğunda başlayan İran ile ilişkileri normalleştirme sürecini sürdürmeyi amaçlıyor. Krallık yetkilileri, Batı’nın Riyad’a defalarca itibar maliyeti çıkaran yıkıcı tutumuyla dayanışma göstermek yerine Pekin ile karşılıklı anlayışı sürdürmeyi tercih ediyor olabilir.

Ayrıca kaynakların değerlendirmelerine göre kraliyet sarayı, Amerikan saldırısının Tahran’da rejim değişikliğini garanti etmediğinin, ancak Orta Doğu’daki etnik ve mezhepsel iç içe geçmişlik göz önüne alındığında, sonuçları tahmin edilmesi zor olan geniş ölçekli bir bölgesel çatışmayı neredeyse kesinleştirdiğinin farkında.

Ortak diplomatik çabalar (daha basit bir ifadeyle, Körfez monarşileri yöneticilerinin Donald Trump’ı düşüncesiz adımlar atmamaya topluca ikna etmeleri), 15 Ocak’ta Beyaz Saray sahibinin İran’da cinayetlerin durdurulduğunu ve protestocuların derhal idam edilmesine yönelik bir plan olmadığını açıklaması üzerinde önemli bir rol oynadı. Yakın ve uzak komşular, askeri senaryo gündemden tamamen kalkmamış olsa da biraz rahat nefes aldı. Rusya’da terörist ve ekstremist olarak tanınan Senatör Lindsey Graham’ın*, açıkça sadece kendi görüşünü ifade etmeyerek, Washington’un Arap müttefiklerinin “aniden” “İran rejimine” destek vermesinden yakınması manidardır. Tanınmış Cumhuriyetçi şahinlerden biri, “varoluşsal” “İran meselesini” çözmek için bir “kutsal savaş” önceliğini ilan ederken, Arap ülkelerinin ona göre “hayal kırıklığından da öte müttefikler” olduğu ortaya çıktı. Sabırsız senatörü “hayal kırıklığına uğratanlar” arasına, Suudi Arabistan’ın uluslararası hattına ve rotasına katılan, ABD’nin geleneksel müttefiki ve en eski NATO üyesi Türkiye’yi de eklemek gerekirdi.

Tıpkı Suudiler gibi Ankara da Tahran ve Washington ile düzenli temaslarını sürdürüp askeri ve siyasi-diplomatik gerilimi düşürme çağrısı yaparken, tamamen pragmatik mülahazalarla hareket ediyor. Ekonomim iş dünyası sitesinin verilerine göre ihracatçılar, huzursuzluğun başlangıcından bu yana ana sınır kapısı olan Gürbulak / Bazargan üzerinden İran’a giden kamyon sayısının %40-50 oranında düşmesinden şikayetçi. Türk iş dünyası çevreleri, İran ile ticaret yapmaya devam eden ülkelerden gelen mallara uygulanan %25’lik “Trump tarifesi”nden de aynı derecede endişeli. Resmi istatistiklere göre, 2024 yılında Türkiye ile ABD arasındaki toplam ticaret 32,5 milyar dolar iken, İran ile bu rakam sadece 5,6 milyar dolar seviyesindeydi.

Ancak mesele sadece ticaretten ibaret değil. Burada özel, hatta kilit bir rolü, bazı verilere göre ülke nüfusunun %40’ına tekabül eden ve sayıları 30 milyonu aşan İran’ın Türkçe konuşan vatandaşlarının kanaati oynamaktadır. Batı Azerbaycan, Doğu Azerbaycan ve Erdebil eyaletlerinin yanı sıra; Tahran, Kerec, Kazvin ve Fars ile Huzistan gibi illerde yaşayan Kaşkay göçebeleri bu grubun içindedir. İran’ın sosyo-politik dokusuna ve (ordu ile istihbarat servisleri dahil) devlet yönetim yapılarına sıkı sıkıya entegre olmuş bu kitle, şimdilik gölgede kalmayı tercih ediyor. Peki neden “tarihi fırsatlarını” kullanmıyorlar ve 1920’lerde veya 1945’te olduğu gibi özerklik (“ayrılmaya kadar varan”) sloganları atmakta acele etmiyorlar? Bunun temel nedeni, sadece İranlı muhaliflerde değil (Şah’ın gizli polisi SAVAK’ın faaliyetlerini hatırlayalım…), aslında azınlık bile olmayan bazı azınlıklar üzerinde de kötü anılar bırakan Pehlevi hanedanına duyulan kolektif nefrettir. Rıza Pehlevi ve babası; Türklere ve Kürtlere yönelik baskılarla, dillerine ve kültürlerine yönelik zulümlerle, herkesi “Fars” olarak kaydederek ulusal kimliği yok etme girişimleriyle özdeşleşmiştir.

Ayrıca Azerbaycanlıların, Farslarla birlikte İran’da devlet kurucu unsur olduğu gerçeği de azımsanamaz. Bazı milliyetçilerin iddia ettiği gibi “son bin yılda İran bir Türk devletidir” demek her ne kadar doğru olmasa da, İran geleneklerini, kültürünü ve dilini benimsemiş olan Kaçar hanedanının Türk kökenini inkar etmek de yanlış olurdu. Ülkenin diğer vatandaşları gibi, Türkçe konuşulan eyaletlerin sakinleri de ekonominin gidişatından memnun değil, benzin fiyatlarındaki artışa tepkililer ve uzun bir şikayet listesine sahipler. Aynı zamanda, dolaylı işaretlere bakılırsa, aslen mesleği doktor olan ve Batı Azerbaycan eyaletinden gelen Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın reformlarını destekleme eğilimindeler. Bu arada, 1970’lerde Azerbaycanlılar, Batı yanlısı Şah’ın baskılarından kurtuluş olarak gördükleri Ayetullah Humeyni’yi ve memleketinde çok popüler olan, hayatının son yıllarını darbe girişimi suçlamasıyla ev hapsinde geçiren Tebriz doğumlu müctehid Muhammed Kazım Şeriatmedari’yi desteklemişlerdi.

Şunu da belirtmek gerekir ki; sadece Türkiye’de değil, müttefiki Azerbaycan’da da, Aras’ın güneyindeki komşusuyla karmaşık ve zaman zaman düşmanca ilişkilere rağmen, orada olası bir rejim değişikliği konusunda avuçlarını ovuşturmak için acele etmiyorlar. Muhtemelen Bakü’de, istikrarsızlık ve kaos sonucunda ortaya çıkacak maliyetlerin, herhangi bir kazançtan çok daha fazla olabileceği serinkanlılıkla hesaplanmıştır. Mülteci akınları, uyuşturucu trafiği, terörizm, iç savaş; komşu ülkedeki yıkıcı ve parçalayıcı süreçlerin “yan etkilerinin” eksik olmayan bir listesidir.

Bu endişeler, bazı uzmanların İlham Aliyev’in İsrail ve ABD’ye İran’ı vurmak için üs vermeyeceğine, kendi devletinin istikrarını da tehdit eden bu tehlikeli oyunlardan sonuna kadar uzak durmaya çalışacağına inanmasına temel oluşturdu. Bununla birlikte, eğer (tarihi bir tesadüf sonucu veya parçalanma için çalışan güçlerin etkisiyle) Tahran’da kukla bir şahzade iktidara gelirse ve onunla Tebriz arasında bir çatışma büyümeye başlarsa, bu durumda Türkiye ve Azerbaycan, pek de istekli olmasalar bile muhtemelen müdahale etmek zorunda kalacaklardır.

Yorum gönder