Şimdi yükleniyor

Elçin Alıoğlu: Dünya Artık Bölünmüş Değil – Parçalanmış Durumda

 

Bu bir metafor değil, yapısal bir gerçektir. Artık kırılma hatları devlet sınırlarından değil; iktidar mimarisinin, değişim mantığının ve uluslararası ilişkiler ontolojisinin içinden geçiyor.

Eski dünya düzeni sadece arşive kaldırılmadı; söküldü, parçalara ayrıldı ve birer baskı aracına dönüştürüldü. Ve bugün bu düzen, hâlâ onun restorasyonunu umanlara karşı çalışıyor.

Bu bir “geçiş” süreci değildir. İşin ilkesel noktası burasıdır.

Geçiş; bir teleolojidir, bir istikamet ve hedeftir. Hegel bunu “oluş” diyalektiğiyle açıklıyordu. Ancak biz şu an —Foucault’nun terimleriyle söyleyecek olursak— bir “rupture”, yani bir kopuş/kırılma vaziyetindeyiz. Bir gelişim çizgisi yok, bir uçurum var. “Olmuş olan” ile “henüz olmamış olan” arasında bir boşluk var. Ve bu boşlukta artık kurallar değil, kuvvetler işliyor.

Uluslararası hukuk —Kant’ın ebedi barış ve rasyonel konsensüs olarak tebliğ ettiği model— artık düzenleyici rolünü kaybetti.

Biz yeniden Carl Schmitt’in “siyasi olan” dediği alana geri döndük: dost-düşman, iç-dış, masa-menü.

Tarihin ironisidir ki; liberallerin yücelttiği küreselleşme, Hobbes’un uyardığı Leviathan’a dönüştü.

Ekonomik entegrasyon karşılıklı fayda ağı olarak düşünülmüştü; ancak sonuçta bir karşılıklı bağımlılık tuzağına evrildi.

Gümrük tarifeleri artık ticaret müzakerelerinin bir aracı değil, yaptırım şiddetinin bir formudur. Finansal altyapı tarafsız bir ortam değil, egemen bir kontrol alanıdır. Tedarik zincirleri lojistik değil, stratejik arterlerdir ve darbeler tam da bu arterler üzerinden indirilmektedir.

Raymond Aron’un “çatışmanın totalizasyonu” adını verdiği süreci gözlemliyoruz; fakat bu kez cephesiz ve sipersiz.

Savaşsız savaş. İlansız baskı. Resmi işgal olmaksızın egemenlik altına alma.

Aristoteles, “altın orta”yı dayanıklılığın temeli sayardı.

Bugün o “orta güçler” —ne süper güç olan ne de sıradan bir nesneye dönüşmüş devletler— sistemsel aklın son taşıyıcılarıdır. Hiper-kuvvetleri yoktur ama ağırlıkları vardır. Onlar “hub”lardır, yani denge noktaları.

Ancak bu yalnızlık hali onlar için ölümcül derecede tehlikelidir.

Çünkü büyük güçler Schmitt’in mantığıyla davranıyorsa, orta ve küçük devletler Spinoza’nın mantığıyla düşünmelidir: “conatus collective”, yani birleşmiş irade aracılığıyla. Tek tek onları ezerler; ama birleşirlerse bir “yapı” olurlar.

Monolitik ittifaklar dönemi bitiyor.

Değerler artık evrensel değil, birer araçtır. Yeni dönem, modüler koalisyonlar zamanıdır: amaca göre, riske göre, somut çıkara göre.

Bugün ticaret, yarın güvenlik, öbür gün teknolojiler, nadir toprak elementleri, enerji, Arktik… Ebedi ittifaklar değil; durumsal ama rasyonel konfigürasyonlar. Machiavelli bunu görseydi ayağa kalkıp alkışlardı.

Arktik artık sadece bir coğrafya değil; bir iktidar felsefesidir.

Kaynağın, rotanın ve sembolün kesiştiği mekandır. Kuzey’in kontrolü, dünyanın gelecekteki lojistiğinin kontrolüdür. Ve burada “kolektif savunma” artık bir retorik değildir.

NATO’nun 5. maddesine sadakat diplomatik bir jest değildir; bu, Schmitt’in “Yeryüzü Nomosu” kitabında yazdığı o dünya düzeninin kalıntılarını koruma çabasıdır.

Resmi olarak BM Güvenlik Konseyi hâlâ dayanaklardan biridir. Ancak fiilen, Hannah Arendt’in “meşruiyet ile güç arasındaki uçurum” dediği aşamada yaşıyoruz. Kararlar kurumların dışında alınıyor; kurumlar ise olup biteni resmileştirmek için sonradan devreye sokuluyor.

Eski dünya geri gelmeyecek.

Ama bu bir felaket değildir. Felaket, onun gölgesine tutunmaktır. Sert bir realizm dönemine girdik; burada ne en gürültülü olan ne de en “doğru” olan ayakta kalır. Sadece en iyi organize olmuş olanlar hayatta kalır.

Dünya artık güvenlik vaat etmiyor. O, bir “özne olma” testi sunuyor.

Sınavı geçemeyenler yok olacak; bir trajedide değil, bir istatistikte

Yorum gönder