Azerbaycan’ın İsrail’le derinleşen ilişkileri, Filistin meselesindeki temkinli diplomatik dili ve Türkiye’den farklılaşan tercihleri, Bakü’nün çok yönlü dış politikasını yeniden sorgulamayı gerektiriyor.
Uluslararası ilişkilerde müttefiklik, her krizde aynı safta durmak anlamına gelmez. Ancak stratejik ortaklık iddiası, kritik eşiklerde ortaya çıkan tutum farklılıklarını da görünmez kılamaz. Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkiler tam da bu noktada yeni bir sorgulamayı hak ediyor: Bakü, Ankara’nın sağladığı stratejik güvenlik şemsiyesinden yararlanırken Tel Aviv’le ilişkilerini Türkiye’nin diplomatik tercihleriyle çatışma pahasına korumaya ne kadar hazır?
Meselenin merkezinde yalnızca Filistin veya İsrail yok. Asıl mesele, Azerbaycan’ın bölgesel güç mimarisinde kendisini nerede konumlandırdığı ve müttefiklik ilişkilerini nasıl çeşitlendirdiğidir.
Ankara, Gazze’deki gelişmeler karşısında İsrail’i doğrudan eleştiren, uluslararası hukuk ve insancıl hukuk ihlallerini gündeme taşıyan, ateşkes ve hesap verebilirlik çağrılarını diplomatik gündemin üst sıralarında tutan bir çizgi izledi. Bakü ise Filistin devletine desteğini açıklamakla birlikte İsrail’le stratejik ilişkilerini koruyan, eleştirilerinin tonunu ve diplomatik görünürlüğünü daha sınırlı tutan bir yaklaşım benimsedi.
Dolayısıyla tartışma, Azerbaycan’ın Filistin’i tanıyıp tanımadığı değil; diplomatik söylemiyle stratejik tercihleri arasındaki mesafenin ne kadar açıldığıdır.
Bakü–Tel Aviv hattının görünmeyen mimarisi
Azerbaycan ile İsrail arasındaki yakınlaşmayı yalnızca diplomatik nezaketle açıklamak mümkün değil. Savunma sanayii tedariki, insansız hava araçları, hassas mühimmat, istihbarat kapasitesi ve enerji güvenliği, ilişkinin somut bileşenlerini oluşturuyor. İran faktörü ise bu iş birliğine jeopolitik derinlik kazandırıyor.
Bakü açısından İsrail, askerî modernizasyon ve teknoloji transferi bakımından önemli bir ortak. Tel Aviv açısından Azerbaycan ise İran’ın kuzeyinde stratejik konuma sahip, enerji kaynakları ve bölgesel bağlantıları bulunan bir aktör.
Bu ilişki, klasik bir silah alım satımının ötesinde, uzun vadeli tedarik bağımlılığı ve stratejik karşılıklı fayda üretebilir. Ancak savunma iş birliğinin varlığı, her iki ülkenin bütün güvenlik ve dış politika kararlarını ortaklaşa aldığı anlamına gelmez. Gizli bir siyasi mutabakat iddiası da somut kanıt olmadan ileri sürülemez.
Bununla birlikte Bakü’nün Tel Aviv’le ilişkilerini koruma isteği, Filistin meselesinde neden daha ihtiyatlı bir diplomatik dil kullandığını anlamlandırabilecek faktörlerden biridir.
Diplomatik sessizlik de bir mesajdır
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndaki konuşması sırasında çok sayıda delegasyonun salonu terk etmesi, diplomatik protestonun görünür örneklerinden biriydi. Azerbaycan temsilcisinin salonda kalması ise sembolik açıdan dikkat çekti.
Elbette salonda kalmak, İsrail’in Gazze politikasını bütünüyle onaylamak demek değildir. Diplomatik protokol, ikili ilişkiler ve uluslararası temas kanallarını açık tutma ihtiyacı da bu tercihi etkileyebilir. Fakat diplomasi yalnızca sözcüklerden ibaret değildir; semboller, zamanlama, sessizlik ve protestoya katılmamak da siyasi anlam taşır.
Bakü’nün tercihi, Ankara’nın izlediği çizgiyle aynı diplomatik pozisyonu benimsemediğini gösteriyor. Bu farklılık, iki ülke arasındaki müttefikliğin ortadan kalktığını değil, ortaklığın sınırlarının bulunduğunu ortaya koyuyor.
Türkiye’nin nüfuzu, Azerbaycan’ın hareket alanı
Ankara ile Bakü arasındaki askerî iş birliği, siyasi dayanışma ve ulaştırma bağlantıları Azerbaycan’ın güvenlik mimarisinde önemli yer tutuyor. Buna karşılık Bakü, İsrail ve ABD ile ilişkilerini geliştirerek dış politika seçeneklerini genişletmeye çalışıyor olabilir.
Uluslararası ilişkiler literatüründe bu yaklaşım, stratejik çeşitlendirme ve çok yönlü dengeleme kavramlarıyla açıklanabilir. Bir devlet, temel müttefikinden kopmadan başka güç merkezleriyle ilişkilerini geliştirerek pazarlık kapasitesini artırabilir ve tek bir aktöre bağımlılığını azaltabilir.
Bu nedenle Azerbaycan’ın İsrail’le yakınlaşmasını doğrudan Türkiye’nin bölgesel nüfuz kaybı olarak okumak aceleci olur. Ancak Bakü’nün kritik meselelerde Ankara’nın diplomatik çizgisinden ayrılması, Türkiye’nin siyasi yakınlığını otomatik bir dış politika uyumuna dönüştüremediğini gösterir.
Üstelik Türkiye’nin Azerbaycan’a desteği ile Bakü’nün Tel Aviv’le ilişkileri birbirini zorunlu olarak dışlayan seçenekler değildir. Asıl sınama, çıkar çatışması belirginleştiğinde ortaya çıkacaktır.
Sonuç olarak mesele, Azerbaycan’ın kimin müttefiki olduğu değil, hangi maliyeti kiminle paylaşmayı göze aldığıdır. Bakü, Türkiye’nin güvenlik desteğini korurken İsrail’le stratejik ortaklığını da sürdürebilir. Fakat bunun bedeli, Ankara ile her konuda ortak hareket etme beklentisinin zayıflaması olabilir.
Türkiye açısından çıkarılması gereken sonuç, Azerbaycan’ı tek bir dış politika çizgisine bağlanmış bir aktör olarak görmekten vazgeçmektir. Bakü açısından ise stratejik özerklik arayışının, en yakın müttefikiyle güven ilişkisinde yaratabileceği aşınmayı hesaba katmak gerekir.
Çünkü uluslararası siyasette ittifaklar, dostluk söylemleriyle değil, çıkarların çatıştığı anlarda verilen kararlarla ölçülür. Bakü’nün önündeki asıl sınav da tam olarak budur: Ankara’nın desteğini vazgeçilmez görürken Tel Aviv’le ortaklığını hangi noktaya kadar koruyacak ve bu tercihin diplomatik maliyetini kiminle paylaşacaktır?
YAKUPHAN OKUT

