Suriye ismi; artık tarihten silinmiş, yaşayan kültür anlamında izi kalmamış Asurlulara nispeten Batılılarca kendi inanç ve kültür dünyasından mülhem konulmuş bir isim…Tıpkı Filistin gibi, tıpkı Ürdün gibi tıpkı Mezopotamya gibi…Tıpkı, İngiltere’nin kendi zihin dünyasını merkeze alarak genel olarak Araplar’ın yaşadığı coğrafyaya Orta Doğu ismini vermesi gibi… Daha da tuhafı bu coğrafyanın kadim milletlerinin yüzyıllardır meskunu oldukları ve hakimiyet altına aldıkları bu topraklara sömürgeci Batı’nın verdiği isimleri kabullenip benimsemekle kalmayıp bu isimleri onurla(!) bayraklaştırmaları…
Suriye; gerek İslam’ın erken asırlarında gerekse Osmanlı asırlarında bir ülke olarak olmasa da bir kültürel bölge olarak Bilad-ı Şam adıyla vardı. Bilad kelimesi beldeler, Şam kelimesi ise kuzey demektir. Yani Bilad-ı Şam aslında kuzey beldeleri anlamına gelen bir coğrafi kavram…Bilad-ı Şam siyasi olarak ise; genel olarak bugünkü Suriye, Lübnan ve Filistin’i içine alan bir coğrafi bölgeydi. Kuzeyde Toros Dağları’ndan güneyde Sina yarımadasına, doğuda Irak-Suriye sınırından batıda Akdeniz sahiline kadar uzanır.
Bilad-ı Şam 1882 yılında İngilizlerin Mısır’ı işgalinden sonra Halep, Trablusşam, Dımaşk (Türklerin bugün Şam dediği şehir)ve Sayda olarak 4 vilayete bölünmüştü. Ondokuzuncu yüzyıl sonunda Bilad-ı Şam; 3 vilayet( Halep, Dımaşk, Beyrut) ile 2 bağımsız bir mutasarrıflıktan (Cebel-i Lübnan ve Kudüs) oluşuyordu.
Bilad-ı Şam’ın İstanbul’daki merkezi yönetimle ilişkisi, saltanatın Arap coğrafyasındaki diğer bölgelerindeki ilişkilerden daha sağlamdı. Halep, uluslararası ticari merkezdi, Dımaşk (bugünkü Şam) ise sahil ile iç bölgeler arasndaki ticari bağlantı olduğu gibi Hac Emirliği’nin de merkeziydi. Bilad-ı Şam; İstanbul’dan sonra kültür seviyesi en yüksek yerlerden belki de ilk sıradaydı. Osmanlı idaresi; idari ve yargı mevkilerini mahalli unsurlara devretmiş, bilim adamları ve İslam alimlerine cömert davranarak bir eğitim sistemi ve dini kurumlar oluşturmuştu.
Tarihi gelişim içinde Arap milliyetçiliğinin neşv-ü nema bulduğu yer de Suriye’ydi. Suriye İlim Derneği, el-Kahtaniye, el-Fetat ve el-Ahd gibi örgütler her ne kadar tam anlamıyla ayrılıkçı olmasalar da Osmanlı merkeziyetçiliğine karşı olarak ilk bu bölgede örgütlenmişti. Birinci Cihan Harbi devam ederken Cemal Paşa bu örgüt mensuplarının bir kısmını idam edip (gerek karşıtlarının gerekse sevenlerinin mübalağa ettiğinin aksine Cemal Paşa’nın astırdığı Suriyeli aydın sayısı 31’dir) bir kısmını sürgüne göndermiş, Suriyeli askerleri de hem vatan savunması için hem de bir tedbir olarak Çanakkale Cephesi’ne yollamıştı.
Ayrıca; Enver ve Cemal Paşa’nın müşterek projesi çerçevesinde Bilad-ı Şam’ın değişik bölgelerinden aydın, alim ve eşraftan oluşan Suriye İlim Heyeti’ni hem bu ayrılık rüzgarlarını boşa çıkarmak hem de Çanakkale Cephesi’nde bulunan bilhassa Arap askerlere moral vermek hem de Türk ve Arap topluluklarının kardeşlik duygularını güçlendirmek için bir propaganda gezisiyle etkili bir hamle gerçekleştirilmişti. Ancak, bu hamlenin arkasında içten içe büyüyen milliyetçilik/ayrılıkçılık sorunlarının üzerinin örtülme çabası belki de en önemli saikti.
O zamanın Suriye’si biraz da Tanpınar’ın “ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışındayım” veciz ifadesinden mülhem Suriye’ye ne tam olarak bizim topraklarımızdı ne de bizden başkasınındı diyebilmenin mümkün olmadığı bir hakikatı içeriyordu. Hatta, Osmanlı’nın o dönemdeki Arap coğrafyasının tamamı için aynı vakıa söz konusuydu.
1798’de Napolyon’un Kahire’yi ve Akka’yı işgali, ardından İngiltere’nin desteğiyle Fransızların Arap coğrafyasından çıkarılması ve bu süreçte İngilizlerin Hindistan yolu üzerinde hayati önem arz eden Doğu Akdeniz, Kızıldeniz, Basra Denizi ve Umman Denizi’nde Osmanlı Devletini adeta yok sayarak zamanın modern teknolojisi olan buharlı gemileri vasıtasıyla hakimiyet tesis etmesi tarihimizde pek de bilinen bir hakikat değildir. Sanılır ki Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’na kadar Arap coğrafyasına mutlak hakimdi ve İttihatçıların gaflet ve ihanetiyle 5-10 yılda elden çıktı.
Oysa; 1800’lü yılların başından beri özellikle Fransa ve İngiltere biraz da Rusya bu topraklarda Osmanlı Devletini yok sayarak hakimiyet mücadelesi yapmış ve özellikle İngiltere 1830’lardan itibaren yerel aktörler ile bazen şiddet yoluyla çokça da menfaat ilişkisi kurarak temasa girmiş ve bölgede ciddi bir nüfuz oluşturmuştur. İngiltere, Hindistan’a uzanan kara ve deniz yollarını Fransız ve Rusların tehditlerini müttefik oldukları dönemlerde bile ustaca bertaraf etmiştir. İngiltere bu başarısını ideolojik ve coğrafi çoklu politikaların sahada bir dengeye evrilip İngiliz hakimiyetini perçinleyen makul bir stratejiye dönüştürülmesine borçludur.
Bu çoklu politikalar 1800’lü yıllarda temel olarak Londra İngilteresi, Hindistan İngilteresi ve İstanbul büyükelçiliğinin farklı perspektifleri çerçevesinde çatışmaların bir dengeye oturması yönünde ilerlerken 1882’de Mısır’ın işgaliyle beraber Birinci Dünya Savaşı’yla yoğunlaşan bir şekilde Kahire İngiltere’sinin de denkleme girmesiyle İngilterenin Orta Doğu stratejisi yeni bir boyut kazanmıştır.
Birinci Dünya Savaşı sona doğru yaklaşırken bu savaşın “savaşa son veren savaş” olmaktan ziyade “barışa son veren barış” olma yönüne evrilmesi aşamasında Rusların devreden çıkması üzerine İngilizler Sykes Picot Antlaşması’nı Musul ve Filistin’i kendi himayesine alarak kendi lehine Fransa aleyhine yeniden düzenlemişti. Hatta Fransızları punduna getirebilseydi Suriye’yi de alıp Fransızlar’a sadece sahili bırakacaktı. Ama o kadarına gücü yetmedi.. Sykes-Picot Antlaşması’nı kendi adlarına bir şekilde bozdular ama Türkler ve Araplar adına değişen bir şey olmadı…
Netice itibarıyla Araplar ve özellikle Türkler adına kayıp çok büyük oldu. Onlarca Arapça konuşan devletin sınırları içinde Araplar bir daha birleşemeyecek şekilde ayrışırlarken Türkler de bölgeden yakın tutulmayacak bir şekilde uzaklaştırılmaya çalışıldı. Ama, Balkanlar ve Kafkasya gibi Ortadoğu da coğrafyanın kaderi olarak her dönem Türkiye’yi kendi sorunlarının derununa kendine çekti. Dünya görüşü ne olursa olsun devleti yönetenlerin Türkiye’nin bölgede gelişen hiç bir vakadan kendini uzak tutamayacağını ve bu sebeple Türkiye Devleti’nin bekası bakımından Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu’daki sorunların en makul çözümlerini bulmakla mükellef olduklarının şuurunda olmaları gerektiği izahtan varestedir. Uzak olmaya çalışılsa da bir şekilde bölgenin Türkiye’ye yanaşacağı Balkanlarda Yugoslavya’nın parçalanma sürecinde Bosna ve Kosova’daki gelişmelerle, SSCB’nin dağılmasıyla beraber Kafkasya’da Çeçenistan ve Karabağ’daki gelişmeler ve daha sonra Irak ve Suriye’deki gelişmeler hep bu hakikati tebarüz etmiştir.
Türkiyenin Osmanlı hinterlandındaki her türlü gelişmeye gözünü kapatıp sırtını çevirmekle hiçbir fayda elde etmek bir yana telafi edilemez zararlarla karşı karşıya gelinmesi istenmiyorsa önceden doğru stratejiler belirleyip doğru politikalar uygulaması gerekmektedir. Özellikle ticaret, ilim, akrabalık ve müşterek tarih şuuru yoluyla Şam, Halep, Antakya ve Gaziantep düzleminde asırlar boyunca Anadolu’nun siyasî, iktisadî ve kültürel havzasının bir parçası olan Suriye, Türkiye için uzak durulması gereken bir bataklık değil; Anadolu’nun güney güvenliğini tahkim eden, siyasi ve ekonomik nüfuzun kaçınılmaz olarak önem taşıdığı bir coğrafyadır.
Tarihî hafızanın ışığında Türkiye için Suriye’nin jeostratejik önemini gösteren en önemli göstergelerden biri Yavuz Sultan Selim’in İran, Suriye ve Mısır seferleriyle doğu ve güney cephesinin emniyet altına alınmasının Kanuni Sultan Süleyman’ın Avrupa’da muhteşem zaferlerini getirmiş olmasıdır. Bir başka deyişle Osmanlı cihan hâkimiyeti fikrinin Avrupa’daki tecessümü, Şam’dan Kahire’ye uzanan hattın siyasî birliğinin sağlanmasının ardından gerçekleşmiştir.
Bu bakımdan Anadolu’nun tabiî uzantısı da olan Suriye, en uzun sınırlara sahip olduğumuz bir komşu ülke olmanın ötesinde Türkiye’nin hinterlandındaki ülkelerden jeostratejik açıdan belki de en mühimidir.
Suriye’nin stratejik ehemmiyeti yalnızca zaferler vesilesiyle değil, bozgunlar ve kayıplar vasıtasıyla da tebarüz etmektedir. Nitekim XIX. yüzyılda Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın Suriye’yi ele geçirmesinin ardından Kütahya’ya kadar ilerlemesi, devletin kalbine yönelen ciddi bir tehdit olarak telakki edilmişti. Çünkü Osmanlı devlet aklı nazarında Şam ve Halep havzası, Anadolu’yu koruyan tabii bir savunma kuşağı mahiyetindeydi.
Benzer şekilde Birinci Dünya Savaşı’nda Filistin-Suriye cephesinin çökmesiyle İngiliz kuvvetlerinin Halep’e kadar ilerlemesi, güney kapılarının açık hâle gelmesine yol açmış; Osmanlı Devleti’nin son büyük ricatı, Şam ve Halep üzerinden Anadolu’ya doğru gerçekleşmiştir. Bu sebeple, Osmanlı’nın çözülüş hafızasında da yükseliş hafızasında olduğu gibi Suriye merkezi bir yer işgal etmektedir.
Cumhuriyet döneminde de Hatay meselesi etrafında şekillenen siyaset, Anadolu ile Suriye coğrafyası arasındaki tarihî bağların ve stratejik devamlılığın bir tezahürü olarak Hatay’ın Türkiye’ye dahil edilmesiyle tarihsel hafıza bir kez daha tezahür etmiştir.
Suriye meselesi, Türkiye açısından yalnızca dış politika yahut sınır güvenliği bağlamında ele alınabilecek dar bir konu olmayıp aynı zamanda tarihî hafıza, medeniyet tasavvuru ve jeopolitik devamlılık meselesidir. Zira tarih boyunca Anadolu’yu merkez alan siyasî teşekküller, Şam ve Halep havzasından tamamen el çekerek uzun müddet büyük güç vasfını muhafaza edememişlerdir.
Suriye, Türkiye için uzak durulması gereken bir bataklık değil; istikrarı, refahı ve güvenliği Anadolu’nun kaderiyle iç içe geçmiş tarihî bir havza ve vazgeçilmez bir stratejik derinlik sahasıdır ve Türkiye açısından yalnızca bir komşu ülke değil; güvenlik, ticaret, nüfuz ve stratejik derinlik bakımından göz ardı edilmesi mümkün olmayan, jeopolitik ağırlığı tarih boyunca defalarca teyit edilmiş bir coğrafyadır.

