NURİ CEM TABANLI: DİN, SİYASET VE DEVLET

Türkiye’de özellikle 2000’li yıllardan itibaren bazı marjinal grupların dinsel eğilimleri araçsallaştırarak ekonomik, toplumsal ve siyasal alanlarda etkinlik kazanmaya yönelik stratejiler geliştirdikleri gözlemlenmektedir. Bu gruplar, dini referansları meşruiyet kaynağı olarak kullanmak suretiyle sermaye birikimi sağlamış; bu sermayeyi dernekler, vakıflar ve benzeri sivil toplum görünümlü yapılar aracılığıyla başta eğitim ve öğretim alanı olmak üzere çeşitli sektörlere yönlendirmişlerdir. Zaman içerisinde bu faaliyetler, yalnızca ekonomik güç elde etmeyi değil, aynı zamanda toplumsal etki alanlarını genişletmeyi ve siyasal süreçler üzerinde belirleyici bir rol üstlenmeyi amaçlayan daha kapsamlı ve küresel bir stratejiye dönüşmüştür.
Giderek kurumsallaşan ve güçlenen bu cemaat yapıları, dini temelli bir yaşam tarzını sosyal kimlik unsuru olarak öne çıkararak, bireylerin gündelik hayat pratiklerinden kamusal alanın düzenlenmesine kadar uzanan geniş bir çerçevede sosyo-politik yaşamı biçimlendirmeye yönelmişlerdir. Bu bağlamda söz konusu oluşumlar, ekonomik kaynakları yönlendirme kapasitesi kazanmış; eğitim, medya ve sivil toplum alanlarındaki etkinlikleri aracılığıyla toplumsal rıza üretme mekanizmaları geliştirmişlerdir. Yurt içi ağların ötesine taşınan bu ekonomik ve örgütsel kapasite, yapıların küresel ölçekte finansal kaynaklara erişimini kolaylaştırmış ve uluslararası hareket kabiliyetlerini artırmıştır.
Bu tür yapıların toplumsal ve siyasal alandaki yıkıcı etkileri karşısında, laiklik ilkesi yalnızca din ve vicdan özgürlüğünün değil, aynı zamanda ulus devletin ve kamusal aklın korunmasının hayati güvencesidir. Laiklik; devlet mekanizmalarının dogmatik ve teokratik aidiyetlerden arındırılarak akıl, bilim ve hukukun üstünlüğü temelinde yapılandırılması demektir. Bu ilkenin zayıflatıldığı veya rafa kaldırıldığı her boşluk, dini veya ideolojik kisveler altındaki yapıların devlete sızması için elverişli bir zemin yaratmaktadır.
Cumhuriyet’in kurucu lideri Gazi Mustafa Kemal Atatürk, dinin bireysel inanç alanındaki kutsallığını ve dokunulmazlığını teslim etmekle birlikte, dinin siyasal ve kamusal alanlarda araçsallaştırılmasına karşı açık bir tutum ortaya koymuştur. Nitekim onun “Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz; fakat din işlerini devlet ve millet işleriyle karıştırmamaya çalışıyoruz.” şeklindeki değerlendirmesi, Cumhuriyet’in laiklik anlayışının temel yaklaşımını yansıtmaktadır.
Bu bağlamda cemaatler ile Türkiye’de hukuken varlığı yasaklanmış olan tarikatların, Cumhuriyet rejiminin temel nitelikleri ve Atatürk devrimleri karşıtı hareketlerin odak noktalarından biri haline geldiği yönündeki değerlendirmeler, doğrudan laiklik ilkesi çerçevesinde ele alınmaktadır. Atatürk’ün 1925 yılında Kastamonu’da yaptığı konuşmada dile getirdiği “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat medeniyet tarikatıdır.” sözü, modernleşme ve laikleşme sürecinin ideolojik çerçevesini açık biçimde ortaya koymaktadır. Özellikle laiklik ilkesine yönelik sistematik aşındırma girişimleri, ulus devlet ve üniter devlet yapısına karşı geliştirilen söylemlerle birlikte değerlendirildiğinde, bu yapıların anayasal düzen açısından potansiyel bir tehdit oluşturduğu görülmektedir. Bu çerçevede Atatürk’ün “Milletimizi hurafelerden kurtarmak lazımdır.” vurgusu, Cumhuriyet reformlarının toplumsal yaşamı dogmatik ve geleneksel otoritelerin etkisinden arındırma hedefini açıklar.
Geçmişte benzer yapıların ve masonik loncaların devlete yabancı bir odak olarak görülüp tasfiye edilmesi hangi tarihi ve yapısal gerekçeye dayanıyorsa, günümüzde de anayasal düzene sadakat göstermeyen, liyakati dışlayan ve gücünü devlet dışı odaklardan alan her türlü yapı (cemaat, tarikat veya klikler) aynı kategoride bir milli güvenlik ve liyakat sorunu teşkil etmektedir. Mahmut Esat Bozkurt’un mason askerin savaş durumunda ülkesine mi yoksa ulusüstü mason bağına mı sadık kalacağı ikilemi, cemaat mensubu bürokratların devlet ile yapı arasında kaldığı kriz anlarının prototipini oluşturmaktadır.
Bu süreçte, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) siyasal alandaki rolüne ilişkin tartışmalar da kritik bir yer tutmaktadır. Söz konusu gruplar, uzun yıllar boyunca TSK’nın siyasal hayata müdahale ettiği iddiasını ön plana çıkararak, milli güvenlik açısından anayasal düzenin temelini oluşturan ulus devlet, üniter devlet ve laik devlet ilkelerine yönelik saldırılar karşısında TSK’nın kurumsal reflekslerini etkisizleştirmeyi amaçlamışlardır. Bu bağlamda asker-sivil ilişkileri üzerinden yürütülen tartışmalar yalnızca demokratikleşme söylemiyle sınırlı kalmamış; devletin kurucu değerlerinin tartışmaya açıldığı bir zemine taşınmıştır.
Ergenekon ve Balyoz başta olmak üzere, sonradan hangi politikaların ve küresel odaklı planların sonucu olduğu yargısal süreçlerle ortaya konulan bu kumpaslar, söz konusu stratejinin somutlaştığı kritik dönemeçlerdir. Sahte dijital delillerin kullanılması, delil üretimindeki usulsüzlüklerin raporlarla tespiti ve gizli tanık beyanlarının geçerliliğini yitirmesi, bu davaların yarattığı ağır tahribatı gözler önüne sermiştir. Bu süreçler aracılığıyla TSK’nın kurumsal itibarı sistematik biçimde zedelenmiş; komuta kademesi ile laik Cumhuriyet düzenini savunan askeri ve sivil unsurlar tasfiye edilmek istenmiştir.
Söz konusu yapılar yalnızca yerel birer kadrolaşma hareketiyle sınırlı kalmamış; masumane dini veya insani söylemlerin arkasına gizlenerek, yabancı istihbarat kurumlarının ve uluslararası güç odaklarının Orta Doğu ve Avrasya jeopolitiğindeki çıkarları doğrultusunda birer operasyonel aparat olarak işlev görmüşlerdir. Devletin geleneksel denge ve denetim mekanizmalarını zayıflatan bu dış bağlantılı ağlar; yargı, emniyet ve kritik bürokratik mekanizmalar içerisindeki örgütlenmeleri aracılığıyla Türkiye’nin ulusal egemenliğini ve bağımsız dış politika yapma kapasitesini hedef alan stratejik hamlelerin merkezinde yer almışlardır.
Bürokraside ve kamusal alanda sadakatin devlete ve anayasaya değil de bu tür yapılara endekslenmesinin doğurduğu ağır maliyetler, laikliğin eksiksiz uygulanmasının, ulus devletin korunmasının ve liyakat esaslı idari yapının yeniden tesis edilmesinin hayati bir zorunluluk olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır.
NURİ CEM TABANLI

Kafkassam Editör
YAZAR

Kafkassam Editör

Yeni bir dünyaya uyanmak, dünyayı yeniden okumak isteyenler için, söylenecek sözü olanlar için merkezi Ankara’da olan KAFKASSAM’ı kurduk. Erivan, Bakü, Tiflis, Tebriz, Grozni, Moskova, Mahaçkale, Nazrin, Nalçik, Saratov, Ufa ve Sochi’de ofislerimiz temsilcilerimiz var. Kafkassam genelde kafkasya çalışmak için kuruldu Kafkasya genelinde çalışır. Ermenice Rusça Gürcüce İngilizce dillerinde yayın yapan kafkassam genç akademisyen ve stratejistlerle çalışmaya özen gösterir. KAFKASSAM’ın internet sitesi 2 Ocak 2010’da yayına girdi. İnternet sitesinde Kafkasya’daki ülkeler ve Türkiye ile ilişkileri hakkında makaleler, ropörtajlar, analizler ve yorumlara yer verilmektedir.

Yorum Yaz

Share a useful thought, question, or feedback.