Nazrin Alizade: İran’da Rejim-Toplum Gerilimi: Protestoların Yapısal Arka Planı
İran’da son günlerde ortaya çıkan protesto dalgaları, ekonomik hoşnutsuzlukların ötesinde, rejimin toplumsal meşruiyet temellerinde yaşanan derin bir aşınmaya işaret etmektedir. Bu hareketlilik yalnızca sokak gösterileri olarak değil; devlet-toplum ilişkilerinin yeniden tanımlandığı, ideolojik anlatıların sorgulandığı, siyasal güvenlik kalıplarının çözüldüğü ve hak temelli taleplerin güvenlikçi devlet refleksleriyle çatıştığı kapsamlı bir dönüşüm sürecinin dışavurumu olarak okunmalıdır. Ortaya çıkan bu manzara uluslararası ilişkiler literatüründe otoriter dayanıklılık, meşruiyet krizi, güvenlikleştirme ve insan haklarının siyasallaştırılması kavramlarının kesiştiği noktaya çarpıcı bir örnek sunmaktadır. Bu bağlamda ilk önce konuya iç dinamikler açısından bakıldığında rejim ve toplum arasındaki bu boşluğun ne zaman ortaya çıktığı meselesine bakılması gerekmektedir.
İran İslam Cumhuriyeti, 1979 devriminden bu yana siyasal meşruiyetini üç temel sütun üzerine inşa etmiştir: 1) devrimci-ideolojik kimlik, 2) dış tehdit söylemi ve 3) sosyal adalet. Ancak özellikle son on yılda bu üç sütunda belirgin bir erozyon yaşanmıştır. Siyaset literatüründe rejimlerin yalnızca baskı yoluyla değil, performans üretme, sınırlı temsil kanalları açma ve ideolojik mobilizasyon yollarıyla da varlıklarını sürdürebilecekleri ileri sürülmektedir. İran örneğinde ise bu araçların etkin şekilde kullanılmaması, rejimin dayanıklılığını giderek daha fazla güç aygıtlarına dayandırması sonucunu doğurmuştur.
2025 sonu ve 2026 başında meydana gelen protesto dalgası, bu erozyonun en görünür tezahürüdür. Ekonomik kriz, yüksek enflasyon, işsizlik, para biriminin çöküşü toplumun geniş kesimlerinde ciddi refah kayıplarına yol açmış; bu da rejimin “sosyal adalet” söylemini zayıflatmıştır. Bu ekonomik gerilim artık yalnızca alt sınıfları değil, orta sınıfların da sistemle olan bağını zayıflatacak boyuta ulaşmıştır. Bu bağlamda 2025’in son çeyreğinde başlayan ekonomik temelli hoşnutsuzluk, 2026’da hak, özgürlük ve siyasal temsil taleplerine dönüşmüş; bu da taleplerin sadece ekonomik düzeyde kalmadan, devletin ideolojik ve siyasal yapısına yeniden meydan okumasına neden olmuştur. Bu dönüşüm, protestoların rutin toplumsal olaylardan çıkarak sürdürülebilir meşruiyet krizine dönüştüğünü ortaya koymaktadır.
Ayrıca, seçimlerin rekabetçi niteliğinin zayıflaması, reformist aktörlerin sistem dışına itilmesi ve karar alma süreçlerinin dar bir çevrede yoğunlaşması, rejimin temsil kapasitesini aşındırmıştır. 2025-2026 protestoları bu sorunu açıkça ortaya koymuştur. Protestolar artık yalnızca belirli politikaların değiştirilmesine ilişkin talepler değil, sistemin doğasına yönelik esaslı itirazlar içermektedir. Aynı zamanda İran yönetiminin bu protestolara yönelik tutumu da dikkat çekmektedir. Genellikle İran yönetimi protestolara karşı üç ana araç kullanmaktadır:
Şunu da belirtelim ki İran’daki protestolar tamamen iç dinamiklerle açıklanmamaktadır. Dış baskı ortamı, rejimin hem davranışlarını hem de söylemini doğrudan etkilemektedir. Uluslararası yaptırımlar ekonomik daralmayı ağırlaştırarak toplumsal hoşnutsuzluğu beslerken, paradoksal biçimde bu durum rejime “dış kuşatma” söylemi üretme imkânı sunmaktadır. Yönetim, ekonomik sıkıntıları ve protestoları dış aktörlerin müdahalesiyle ilişkilendirerek bir iç tehdit anlatısı geliştirmekte; bu da devletin bastırıcı politikalarını iç kamuoyu nezdinde meşrulaştırmada kullanılmaktadır.
Ayrıca, protestoların merkezinde insan hakları talepleri kendine özel yer bulmuştur. Bu kapsamda ifade özgürlüğü, barışçıl toplanma hakkı, adil yargılanma, ayrımcılığın ortadan kaldırılması ve bireysel özgürlükler sıkça dillendirilmiştir ki bu talepler, ekonomik taleplerin ötesine geçerek doğrudan devletin temel politikalarına ve anayasal normlara dayalı hak beklentilerine dönüşmüş; bu hak söylemi hem iç siyasette hem dış söylemde araçsallaştırılmıştır.
İran yönetimi, sokaktaki protestoları ve dile getirilen hak taleplerini sık sık “dış güçlerin oyunu” olarak nitelendirerek sert güvenlik politikalarını haklı göstermeye çalışıyor. Öte yandan uluslararası aktörler de insan hakları eleştirilerini çoğu zaman kendi siyasi ve jeopolitik hesapları doğrultusunda gündeme taşıyor. Bu tablo, insan haklarının evrensel bir değer olarak savunulmasından çok, küresel ve bölgesel güç mücadelesinin bir parçası hâline geldiğini gösteriyor.
Genel tabloya bakıldığında, 2025 sonu–2026 döneminde yaşanan protestoların klasik anlamda rejimi bir anda deviren bir devrim dalgası yarattığı söylenemez. Devletin güçlü baskı kapasitesi ve güvenlik kurumlarının rejime olan sadakati, ani bir çöküş ihtimalini sınırlıyor. Ancak bu protestolar, rejimin meşruiyetini zaman içinde aşındıran, insan hakları talepleri etrafında güçlenen ve belli aralıklarla yeniden ortaya çıkan kalıcı bir toplumsal direniş biçimine dönüşmüş durumda. Toplumsal güvenin ve ideolojik bağlılığın aşınması geri döndürülebilir görünmüyor; bu durum İran’ı tek ve ani bir kırılmadan ziyade, süreğen istikrarsızlık, derinleşen bir meşruiyet açığı ve hak taleplerinin baskıcı devlet refleksleriyle sürekli çatıştığı uzun soluklu bir siyasal gerilim sürecine sürüklüyor.



Yorum gönder