Şimdi yükleniyor

Fuad Gahramanlı: ABD İran’ı Vuracak mı? Vuracaksa Neden Vuracak?

Fuad gahramanlı

Stratejik Analiz:
İran çevresindeki durum her geçen gün daha da gerginleşiyor. ABD’nin bu ülkeye yönelik beklenen saldırısının zamanı tam olarak bilinmese de, Tahran’dan gelen açıklamalar İran yönetiminin de artık savaşın kaçınılmaz olduğunu kabul ettiğini gösteriyor.
ABD ile İran arasında beklenen savaşın derin jeopolitik nedenleri vardır. Bu meseleyi sadece İran’daki son protesto eylemlerini bastıran rejimin eşi görülmemiş acımasızlığıyla açıklamak yüzeysel bir yaklaşım olur. Tahran’daki molla iktidarının kendi halkının protestolarını kanla boğması, şu aşamada daha çok ABD’nin beklenen askeri operasyonlarını meşrulaştıran bir gerekçe olarak önem taşımaktadır.
Aslında Venezüella’da Maduro’nun kaçırılmasından (saf dışı bırakılmasından) sonra sıranın İran’a geleceği öngörülebilirdi. Çünkü Venezüella’dan sonra İran, küresel rekabette ABD’nin en güçlü rakibi sayılan Çin’in enerji tedarikinde hayati bir rol oynamaktadır. Hatırlatalım; Venezüella’nın 2025 sonlarında ihraç ettiği 921 bin varil petrolün %80’i Çin’e satılmıştı. Bu, Pekin’in ihtiyacının %4-5’ini oluştursa da Çin gelecekte bu hacmi artırmayı hedefliyordu. İran ise günlük petrol ihtiyacı 11,5 milyon varil olan Çin’in ihtiyacının %20’sini karşılamaktadır. Şimdi ABD’nin İran’ın önüne koyduğu temel talep, nükleer silahtan vazgeçmenin yanı sıra, Venezüella gibi Çin’e petrol ihracatını durdurmasıdır. Bu durum, teokratik İran rejiminin en temel müttefikinden vazgeçmesi anlamına geldiği için Tahran’ın buna razı olması pek inandırıcı görünmüyor.
Açıkça görülüyor ki; ticaret tarifeleriyle Pekin’e kendi şartlarını kabul ettiremeyen Trump yönetimi, Çin ekonomisinin enerji tedarik kaynaklarını kontrol altına alarak rakibi üzerinde stratejik üstünlük elde etmeye çalışmaktadır.
İsrail’in Güvenliği ve Lojistik Hatlar
Diğer önemli bir sebep ise İsrail’in güvenliği ile ilgilidir. ABD için İsrail’in güvenliği, aynı zamanda küresel ölçekte Asya ile Avrupa arasındaki lojistik hattın güvenliği demektir. Nasıl mı? ABD tarafından desteklenen ve Çin’in “Bir Kuşak, Bir Yol” projesine alternatif olarak görülen, İsrail’in Hayfa limanına kadar uzanan IMEC güzergahının cazibesi ve işleyişi doğrudan bu ülkenin güvenliğine bağlıdır. Proje; Hindistan, BAE, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail (Hayfa) hattı boyunca Asya ile Avrupa arasında ana lojistiği gerçekleştirmeyi öngörmektedir. Bu rota doğrudan ABD kontrolünde olacağı için, Çin’in “Bir Kuşak, Bir Yol” projesiyle Asya’dan Avrupa’ya taşımacılık üzerindeki tekel kurma imkanı elinden alınmış olacaktır.
Çin’in projesinde ana geçiş güzergahı rolü oynayan Türkiye, IMEC’in dışında kaldığı için Ankara bu nedenle İran operasyonuna destek vermeye sıcak bakmamaktadır. Ayrıca kendi güvenlik çıkarlarından yola çıkan Türkiye, Kürt faktörü ve topraklarındaki Amerikan üsleri nedeniyle İran’ın hedefi haline gelmekten endişe duymaktadır.
ABD’nin Yeni Küresel Stratejisi
Diğer önemli bir husus; Trump iktidara gelene kadar ABD geleneksel olarak müttefikleri ve uluslararası örgütler aracılığıyla dünya liderliğini sağlamaya çalışıyordu. Ancak şu an ABD bu stratejisini değiştirerek küreselleşmeden vazgeçmiş ve uluslararası siyasette daha çok kendi askeri ve ekonomik gücüyle oyun kurallarını tek başına dikte etmeye yönelmiştir. Bu nedenle Washington üç kritik alanda kontrolü ele geçirmeye çalışıyor:
* Enerji kaynakları
* Küresel öneme sahip iletişim/ulaşım hatları
* Dünya okyanusları üzerindeki denetim
Enerji ve Hürmüz Boğazı Faktörü
İran, kritik jeopolitik öneme sahip bir ülke olduğu için ABD bu meselenin peşini kolay kolay bırakmayacaktır. Dolayısıyla İran yönetiminin önünde iki seçenek var: Ya müzakerelerde kapitülasyon şartlarını kabul etmek ya da sonu yenilgiyle biteceği önceden belli olan bir savaşa hazır olmak. Bugün İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kontrol etmesi ve Basra Körfezi’nde ana güvenlik faktörü olarak rol oynaması, ABD’nin deniz yolları üzerindeki kontrol stratejisine engel teşkil etmektedir. Dünya petrolünün yaklaşık %30’unun bu boğazdan geçtiği düşünülürse, Çin müttefiki ve ABD düşmanı olan İran’ın bu denetim gücünden mahrum edilmesinin ne kadar önemli olduğu anlaşılır.
Başka bir önemli nokta ise İran’ın sahip olduğu devasa petrol ve doğalgaz rezervleridir. Venezüella örneğinde gördük ki; Trump, Maduro sonrası en büyük başarı olarak 50 milyon ton petrolün alınmasını defalarca dile getirdi. Bu açıdan bakıldığında, Trump’ın İran rejimini değiştirmesi durumunda Tahran’da kendi enerji çıkarlarını gözeten bir yönetim kurulmasına destek vermeyi amaçladığı söylenebilir. Bölgeye eşi benzeri görülmemiş bir donanma ve hava gücünün yığılması, ABD’nin kısa süreli bir darbeden sonra süreci akışına bırakma niyetinde olmadığını göstermektedir.
Dünya petrol rezervlerinde 3., doğalgazda ise 2. sırada olan bir ülkeye Trump’ın gözüyle bakıldığında, böyle bir yeri “ayetullahların insafına bırakmak” basitçe bir çılgınlık olarak görülmektedir. Petrol ve gaz artık sadece gelir getiren bir kaynak değil, jeopolitik rekabette en önemli nüfuz aracıdır. Trump, bu yaklaşımını savaşın içindeki Ukrayna’yı “nadir toprak elementleri” ile ilgili bir anlaşma imzalamaya zorlayarak gösterdiği için, İran meselesinde de ondan idealist yaklaşımlar beklemek gerçekçi olmaz.
Tüm bunlar dikkate alındığında; ABD’nin önümüzdeki günlerde İran’a yönelik rejimi sarsacak ağır darbeler vurması, sadece yerel protestolarla açıklanamayacak kadar derin jeopolitik nedenlere dayanan bir meseledir.

Yorum gönder