Montefiore: Ortadoğu’da yeni bir güç mücadelesi dönemi başladı

Musevi toplumunun Rusça yayın yapan Lehaim haber sitesinde bir analizde
İngiliz tarihçi ve yazar Simon Sebag Montefiore, Ortadoğu’da yaşanan son gelişmelerin bölgenin çalkantılı tarihinde yeni bir dönemin başladığına işaret ettiğini belirtti. Montefiore, 7 Ekim saldırılarıyla başlayan ve İsrail ile ABD’nin bir tarafta, İran ve desteklediği güçlerin diğer tarafta yer aldığı çatışmanın, bölgesel güç dengelerini yeniden şekillendirdiğini ifade etti.

Montefiore’ye göre ABD’nin İran’a yönelik askeri ablukasının sonuç vermeye başlaması ihtimali ve İran’ın Çin ile Rusya’dan aldığı örtülü destek, bölgedeki güçleri daha önce görülmemiş kombinasyonlarla yeni ittifaklar kurmaya ve mevcut ilişkilerini yeniden düzenlemeye yöneltiyor.

Bu yeniden yapılanmanın en dikkat çekici örneklerinden biri, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’ın 7 Ağustos’ta Mekke’de imzaladığı ortak savunma anlaşması oldu. Üç ülke, anlaşmada taraflardan birine yönelik herhangi bir silahlı saldırının üç ülkeye birden yapılmış sayılacağını ilan etti. Montefiore, bu anlaşmanın taraflar tarafından “İslam NATO’su” olarak nitelendirildiğine dikkat çekti.

Buna karşılık İsrail, Yunanistan’la büyük kapsamlı bir savunma anlaşması imzalarken Hindistan’la askeri ve stratejik işbirliğini de güçlendirdi. İran ise Arap ülkelerine yönelik saldırılarını sürdürürken, müttefiki Rusya’nın Tahran’a yeni füze teknolojileri sağladığı öne sürülüyor.

Montefiore, Ortadoğu’daki güç rekabetinin artık bölgenin dışına da taştığını belirtti. Büyük ve küçük devletlerin özellikle Doğu Afrika’da yeni nüfuz alanları oluşturmak için rekabet ettiğini ifade eden Montefiore, Sudan savaşına 12 Ortadoğu ülkesinin dahil olduğunu belirten ABD’nin Afrika Özel Temsilcisi Massad Boulos’un açıklamasına atıfta bulundu. Montefiore, Sudan’daki savaşın son üç yılın en ağır insani felaketlerinden birine dönüştüğünü kaydetti.

“Her şey karmaşık görünüyorsa, bunun nedeni gerçekten karmaşık olmasıdır” değerlendirmesinde bulunan Montefiore, günümüz uluslararası sistemini giderek daha küresel, birbirine bağlı ve hızlı hale gelen bir “dünya oyunu” olarak tanımladı. Yazar, kendi ifadesiyle “ultra dünya” olarak nitelendirdiği bu sistemin hiçbir yerde Ortadoğu’daki kadar karmaşık olmadığını savundu.

Montefiore, bölgedeki gelişmelerin deneyimli otokratlar ve profesyonel diplomatlar açısından bile ciddi bir sınama olduğunu belirtti. Ancak Ortadoğu’nun daha basit olduğu dönemlerde dahi uzmanları şaşırtan gelişmeler yaşandığını hatırlattı. Türkiye’nin 1922’de ortaya çıkışı, Rıza Şah’ın 1925’te İran’da tahta çıkması, İsrail’in 1948’de kurulması, Nasır’ın 1956’daki Süveyş girişimi, Mısır ve Suriye’nin 1958’de birleşmesi, İsrail’in 1967’deki zaferi, Şah’ın devrilmesi ve Ayetullah Humeyni’nin yükselişi, 11 Eylül saldırıları, Arap Baharı, 7 Ekim 2023 saldırıları ve ABD’nin İran’a yönelik “Midnight Hammer” operasyonu gibi gelişmelerin önceden öngörülemediğini ifade etti.

Montefiore’ye göre gelecekteki savaş ve şiddet olaylarını önceden tahmin etmek her zaman mümkün olmayabilir. Ancak bu gelişmelere hazırlanmak ve onları daha iyi anlamak mümkün. Yazar, yeni kitabı “Kazan”da modern Ortadoğu devletlerinin nasıl ortaya çıktığını açıklamayı amaçladığını belirtti. Montefiore, “1900 yılındaki bölge nasıl 2026 yılındaki bölgeyi doğurdu? Bugünkü noktaya nasıl geldik?” sorularının bu tarihsel dönüşümü anlamak açısından önemli olduğunu vurguladı.

Montefiore, tarihin kendisini tekrar etmediğini, dairesel bir hareket izlemediğini, önceden belirlenmiş bir hedefe doğru ilerlemediğini ve geleceği haber veren bir kehanet olmadığını söyledi. Her dönemin kendine özgü olduğunu belirten yazar, buna rağmen geçmiş dönemlerin bilinmesinin bugünü anlamak açısından büyük önem taşıdığını ifade etti.

Batı’da oluşturulan basitleştirilmiş ve ideolojik Ortadoğu tasvirlerinin bölgenin gerçekliğiyle çoğu zaman örtüşmediğini belirten Montefiore, dış güçlerin müdahalelerinin zaman zaman tarihin yönünü değiştirdiğini, ancak bölgedeki aktörlerin kendi kararlarının da çoğu zaman belirleyici olduğunu savundu.

Montefiore, bölgedeki yerel aktörlerin gelişmelerin gerçek maliyetini bildiğini ve dış güçler bölgeden çekildikten sonra da sahada kalmaya devam edeceğini belirtti. Ona göre Batı’daki antiemperyalist ideolojinin paradokslarından biri, Ortadoğu halklarının ve liderlerinin bağımsız hareket etme kapasitesini küçümsemesi. Bölgesel liderlerin, en zayıf oldukları dönemlerde bile büyük güçleri birbirlerine karşı kullanabildiğini ifade etti.

Ortadoğu’nun küresel ölçekte bu kadar önemli olmasının nedenlerinden birinin coğrafi konumu olduğunu belirten Montefiore, bölgenin Afrika ile Avrasya arasında üç kıtayı birbirine bağlayan bir köprü olduğunu hatırlattı. Ona göre dünya siyasetinde büyük güç olmayı hedefleyen herhangi bir süper güç açısından Ortadoğu üzerinde nüfuz sahibi olmak stratejik önem taşıyor. Buna deniz yolları da ekleniyor. Bu yolların kapatılması yalnızca petrol akışını değil, küresel tedarik zincirlerini de etkileyebiliyor.

Montefiore, 20. yüzyılın başında İslam dünyasının büyük bölümünün hâlâ Osmanlı İmparatorluğu yönetiminde bulunduğunu hatırlattı. Osmanlıların Balkanlar’daki Slav Hristiyan nüfusunun önemli bölümünü kaybetmesine rağmen Türk ve Arap Müslümanların yanı sıra Rum, Ermeni ve Yahudi topluluklarını da yönetmeye devam ettiğini belirtti.

Osmanlı İmparatorluğu’nun hoşgörülü bir devlet olarak tanımlanmasının yanıltıcı olduğunu savunan Montefiore, imparatorluğun fetih ve köleleştirme yoluyla genişleyen bir güç olduğunu, zorla din değiştirme uygulamalarının bulunduğunu ve birlikte yaşamanın dönem dönem azınlıklara yönelik ağır baskı ve kitlesel şiddet olaylarıyla kesintiye uğradığını ifade etti.

1900 yılında İngiltere ve Fransa’nın bölgeye nüfuzunu artırması üzerine Sultan II. Abdülhamid’in halifelik etrafında bir panislamik kimlik geliştirdiğini belirten Montefiore, Birinci Dünya Savaşı’na gelindiğinde yönetimin “Üç Paşalar”ın kontrolüne geçtiğini ve bu dönemde Araplara yönelik baskının yanı sıra Ermeniler, Maruniler ve Rumlara karşı kitlesel şiddetin yaşandığını kaydetti.

Bu politikaların imparatorluğu kurtaramadığını belirten Montefiore, Osmanlıların Birinci Dünya Savaşı’nı kaybettiğini ve imparatorluğun 1918’de çöktüğünü hatırlattı.

1918-1945 döneminde bölgenin yeni yöneticilerinin İngilizler ve Fransızlar olduğunu belirten Montefiore, bu güçlerin geleneksel emperyalizmi, Osmanlı yönetiminden zarar gören halkların yükselen milliyetçiliğiyle birleştirdiğini ifade etti. Araplara, Ermenilere, Yahudilere ve Kürtlere devlet kurma vaatleri verildiğini ancak bu toplulukların beklentilerinin hiçbirinin tam olarak karşılanmadığını belirtti.

1920’lerin başında Mustafa Kemal önderliğindeki Türklerin İngiliz ve Fransız egemenliğine karşı çıktığını, Kürt ve Ermeni devletleri kurulmasına ilişkin planları reddettiğini, Yunan ordularını yenilgiye uğrattığını ve modern Türkiye’yi savaş ve etnik çatışmaların ortasında kurduğunu kaydetti.

İngiliz ve Fransız hakimiyetinin yaklaşık 30 yıl sürdüğünü, ancak bugün görülen devlet yapısının temel mimarisini oluşturduğunu belirten Montefiore, Suriye, Ürdün, Lübnan ve Irak’ın modern anlamdaki devletler olarak daha önce mevcut olmadığını söyledi. Aynı şekilde bu topraklarda antik dönemlerden bu yana bağımsız bir Yahudi devletinin bulunmadığını belirtti. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Levant’taki devletlerin gerçek anlamda bağımsız hale geldiğini ifade etti.

Ardından Soğuk Savaş döneminin başladığını hatırlatan Montefiore, ABD ve Sovyetler Birliği yöneticilerinin Ortadoğu’yu çoğu zaman kendi nüfuz alanlarındaki kukla devletler ve vekil güçlerden oluşan bir sahne olarak gördüğünü belirtti. Ancak bölgedeki yeni devletlerin liderlerinin süper güçleri kendi çıkarları doğrultusunda kullanabilecek kapasiteye sahip olduğunu savundu.

Montefiore’ye göre Türkiye ve İsrail milliyetçilikleri, güçlü askeri kültürleri ve kendilerine güvenli tutumlarıyla öne çıkarken, Mısır ve İran yöneticileri sahip oldukları eski devlet geleneklerinden güç aldı. Körfez’deki Arap monarşileri ise kendi yönetim modellerini geliştirdi.

Cemal Abdünnasır, Enver Sedat, David Ben-Gurion, Menahem Begin, İbn Suud, Şah ve Saddam Hüseyin gibi liderlerin son derece yetenekli bölgesel aktörler olduğunu belirten Montefiore, Şah’ın İran’ı Basra Körfezi’nin hakemi ve bölgenin başlıca gücü haline getirmeye çalıştığını ifade etti. Mısır’ın da bölgesel hakemlik rolünü üstlenebilecek kapasiteye sahip olduğunu ancak Nasır’ın siyasi hedeflerinin ülkeyi zor durumda bıraktığını belirtti. Montefiore, 1967 sonrasında İsrail’le barış arayışının Mısır’ın geleceğini giderek daha fazla belirlediğini kaydetti.

Montefiore, 1979 İran İslam Devrimi’ni bölgenin tarihinde önemli bir dönüm noktası olarak değerlendirdi. Devrimin ABD yanlısı Şah’ı devirdiğini, İran’da İslami teokratik bir yönetim kurduğunu ve ABD, İsrail ile Batı’yla işbirliğine açık ılımlı Arap hükümetlerine karşı çıkan radikal İslamcı hareketlere ilham verdiğini belirtti.

İran’ın Hizbullah ve Suriye’deki Esad yönetimi gibi vekil güçleri desteklediğini belirten Montefiore, Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak’ın da İran-Irak Savaşı’na girdiğini hatırlattı. Saddam’ın daha sonra ABD’nin tutumunu iki kez yanlış değerlendirdiğini, bunlardan ilkinin Kuveyt’i işgali, ikincisinin ise 11 Eylül saldırılarının ardından yaşandığını ifade etti.

Sovyetler Birliği’nin dağılması ile 2003 Irak Savaşı arasındaki dönemin ABD’ye Ortadoğu üzerinde benzersiz bir etki kurma fırsatı verdiğini belirten Montefiore, Birinci Körfez Savaşı’nın Kuveyt’i koruduğunu, Madrid Konferansı ve Oslo sürecinin ise İsrail-Filistin çatışmasını çözmeye yönelik ciddi girişimler olduğunu kaydetti.

11 Eylül saldırılarının, küçük bölgesel aktörlerin büyük güçleri kitlesel şiddet yoluyla kendi sorunlarına çekebileceğini gösterdiğini belirten Montefiore, 2003 Irak Savaşı’nın ise İran’a karşı bir denge unsuru olan Irak’ı ortadan kaldırdığını ve bunun sonucunda İran’ın ortaya çıkan boşluğu doldurarak Irak’tan Lübnan ve Gazze’ye kadar uzanan bir nüfuz alanı oluşturduğunu ifade etti.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasının Türkiye’nin de hareket alanını genişlettiğini belirten Montefiore, Ankara’nın NATO koruması altında geçen onlarca yılın ardından bölgesel nüfuzunu daha aktif biçimde kullanmaya başladığını söyledi. Bu sürecin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Atatürk’ün laik milliyetçiliğinden uzaklaşarak daha otoriter ve İslamcı bir çizgiye yönelmesiyle paralel ilerlediğini öne sürdü.

2011 Arap Baharı’nın Hüsnü Mübarek’i devirdiğini, Muammer Kaddafi yönetimine son verdiğini ve Beşşar Esad’ın da iktidarını kaybetme noktasına geldiğini belirten Montefiore, Suriye’nin ağır bir iç savaşa sürüklendiğini hatırlattı. İran ve Hizbullah’ın Esad’ı kurtarmak için müdahale ettiğini, Rusya’nın başarılı askeri müdahalesinin ise Vladimir Putin’in askeri yöntemlerin etkili olduğuna ilişkin güvenini artırdığını savundu.

Bu kaostan IŞİD’in ortaya çıktığını ve örgütün tüm Levant bölgesinin siyasi haritasını değiştirebilecek bir hilafet kurduğunu belirten Montefiore, ABD ve müttefiklerinin IŞİD’e karşı yerel ortaklarla birlikte hava gücünü kullanarak mücadele ettiğini kaydetti. Montefiore, Suriye’de özellikle Kürt güçlerle kurulan ortaklığın, büyük ölçekli ve tehlikeli bir kara savaşına girmeden müdahale açısından örnek teşkil edebileceğini ifade etti.

İsrail’in ise zaman içerisinde savunmasız bir öncü yerleşim devletinden bölgenin önemli askeri güçlerinden birine dönüştüğünü belirten Montefiore, Körfez monarşilerinin de giderek daha önemli aktörler haline geldiğini söyledi.

Birleşik Arap Emirlikleri’nin zengin bir ticaret merkezi ve etkili bir orduya sahip devlet olarak öne çıktığını belirten Montefiore, Katar’ın ekonomik gücü, medya etkisi, İslamcı hareketlerle ilişkileri ve arabuluculuk rolü sayesinde nüfuz kazandığını ifade etti. Suudi Arabistan’ın ise Veliaht Prens Muhammed bin Selman döneminde petrol zenginliği, geniş toprakları, askeri gücü, ABD ile ilişkileri ve Mekke ile Medine’nin hamiliğinden kaynaklanan konumuna dayanarak daha iddialı bir dış politika izlemeye başladığını kaydetti.

İran korkusunun İsrail ile Körfez’deki Arap ülkelerini birbirine yaklaştırdığını belirten Montefiore, bu sürecin Abraham Anlaşmaları ile zirveye ulaştığını ifade etti. Suudi Arabistan’ın da bu sürece katılmasının bölgeyi dönüştürebileceğini ancak 7 Ekim 2023 saldırısının bu planı sekteye uğrattığını belirtti.

Montefiore’ye göre 7 Ekim saldırısı İran’ın desteğine rağmen İslam Cumhuriyeti açısından da ağır sonuçlar doğurdu. İsrail’in stratejisini değiştirerek sınırları yakınındaki radikal rakipleri artık tolere etmeme kararı aldığını belirten Montefiore, Gazze’deki ağır şehir savaşının ardından İsrail’in Hizbullah’a, daha sonra da İran’a saldırdığını ifade etti.

7 Ekim’in ABD’yi yeniden bölgeye çektiğini belirten Montefiore, Haziran 2025’te Donald Trump’ın İsrail’in İran’a yönelik saldırılarına katıldığını ve üç İran nükleer tesisinin hedef alındığı “Midnight Hammer” operasyonunun ardından 12 Gün Savaşı’nın sona erdiğini hatırlattı.

Montefiore, Aralık 2024’te Esad ve çevresinin Şam’dan kaçmasının ardından başkentin Ankara tarafından desteklenen Ahmed eş-Şara’nın kontrolüne geçtiğini ve bunun Türkiye’nin bölgesel güç olarak yükselişinde yeni bir aşama olduğunu belirtti.

Rusya’nın Ukrayna’daki savaşla meşgul olduğu dönemde Erdoğan’ın Türkiye’yi bölgesel bir hegemon olarak konumlandırmak için fırsat gördüğünü savunan Montefiore, Ankara’nın bir yandan Osmanlı geçmişine atıfta bulunan bir söylem geliştirdiğini, diğer yandan İsrail’e yönelik eleştirilerini artırdığını ifade etti.

Montefiore, “Midnight Hammer” operasyonunun ardından İran’ın ekonomik ve siyasi açıdan ağır baskı altında kaldığını belirtti. Ocak 2026’da İran’da protestolar başladığını ve rejimin buna ağır bir müdahaleyle karşılık verdiğini kaydeden Montefiore, Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun hava saldırıları ve lider kadronun ortadan kaldırılması yoluyla İran yönetiminin devrilebileceği düşüncesiyle hareket ettiğini öne sürdü.

28 Şubat’ta başlayan operasyonda Ayetullah Ali Hamaney’in öldürüldüğünü, ancak rejimin yıkılmadığını belirten Montefiore, İran Devrim Muhafızları’nın uzun süredir hazırladığı bir savaş planını uygulamaya koyduğunu ifade etti. Montefiore, İran’ın bu süreçte İran-Irak Savaşı, vekalet savaşları ve “tanker savaşı” dönemlerinden çıkardığı derslerden yararlandığını, aynı zamanda ABD’nin kayıplara ilişkin hassasiyetinden ve siyasi tutarsızlığından faydalandığını savundu.

Montefiore, her hükümetin kısa ve zaferle sonuçlanan bir savaş arzuladığını ancak yalnızca hava saldırılarının nadiren rejimleri devirdiğini belirtti. Ona göre daha rasyonel bir strateji, İran’ın petrol ihracatını durdurabilecek ve rejim üzerindeki ekonomik baskıyı artırabilecek Hürmüz Boğazı’nın silahlı ablukaya alınması olabilirdi.

Bunun yerine doğrudan savaşın İran’ın güçlü olduğu alanlarda mücadele etmesine imkan verdiğini belirten Montefiore, İran’ın Hürmüz’ü kontrol altına aldığını ve güvenlik politikalarının temelini “barış ve güvenlik” üzerine kuran Körfez monarşilerine saldırdığını ifade etti.

Montefiore, ABD’nin artık yeniden silahlı abluka politikasına yöneldiğini belirterek bunun sonuç verip vermeyeceğinin belirsiz olduğunu, ancak böyle bir politikanın yeni İran saldırılarını beraberinde getirebileceğini söyledi. Ona göre bu gelişmeler Körfez monarşilerini, aralarında Pakistan, Türkiye ve Suudi Arabistan’ın Mekke’de oluşturduğu yeni savunma ittifakının da bulunduğu alternatif güvenlik ortaklıkları aramaya yöneltti.

Pakistan’ın uzun süredir İslam dünyasında güçlü bir devlet olmayı hedeflediğini ancak ekonomik ve siyasi açıdan kırılganlıklarının bulunduğunu belirten Montefiore, Türkiye’nin ise yükselişte olduğunu ve Batı Asya ile Avrupa arasında ticaret koridorları geliştirdiğini ifade etti.

Bununla birlikte Türkiye’nin de çeşitli zayıflıkları bulunduğunu savunan Montefiore, Rusya’nın yeniden baskı oluşturma ihtimali, NATO içindeki sınırlamalar, Avrupa’ya ekonomik bağımlılık, Erdoğan’ın yaşı, artan baskıcı yönetim anlayışı ve Türk lirasındaki değer kaybını bu faktörler arasında sıraladı.

Montefiore, Erdoğan’ın Osmanlıcı ve İslamcı hedeflerinin iç siyasette bir araç olarak kullanılabileceğini ancak bunların gerçek ekonomik ve siyasi sorunların önüne geçmesinin risk taşıdığını belirtti.

Bölgedeki değişimlerin yeni güçleri de rekabete dahil ettiğini ifade eden Montefiore, Pakistan’ın attığı adımların Hindistan tarafından yakından izleneceğini, Hindistan’ın İsrail’le yakın ilişkileri ve Akdeniz’e ulaşacak bir ticaret koridoru oluşturma hedefinin Pakistan’la rekabeti artırabileceğini belirtti.

Türkiye’nin bölgesel etkisini artırmasının ise Yunanistan’ın buna karşılık vermesine yol açtığını belirten Montefiore, Yunanistan ile İsrail arasındaki işbirliğinin de bu bağlamda güçlendiğini kaydetti.

İsrail’in bölgedeki baskın askeri güçlerden biri olduğunu belirten Montefiore, buna rağmen ülkenin stratejisinin dar bir perspektife sahip olduğunu ve aşırı politikaların hareket alanını sınırladığını öne sürdü. İsrail’in aynı anda hem çok güçlü hem de yeterince güçlü olmayan bir konumda bulunduğunu ifade etti.

Montefiore’ye göre yeni ittifakların askeri boyutunun yanı sıra sembolik ve ekonomik boyutları da bulunuyor. Ticaret, deniz taşımacılığı ve boru hattı altyapısında büyük bir yeniden yapılanma yaşanacağını belirten Montefiore, Hürmüz Boğazı’nı devre dışı bırakacak yeni güzergahların inşa edileceğini söyledi.

Bu güzergahların bir bölümünün Türkiye, Suriye, Irak ve İsrail üzerinden geçebileceğini belirten Montefiore, temel hedefin çok sayıda alternatif ulaşım ve enerji yolu oluşturmak olması gerektiğini savundu. Böylece hiçbir ülkenin tek başına dünya ekonomisini şantaj altında bırakabilecek konuma gelmemesi gerektiğini ifade etti.

Montefiore, mevcut Körfez savaşının sonucundan bağımsız olarak Hürmüz Boğazı’nın İran açısından giderek daha az değerli bir stratejik varlık haline geleceğini öne sürdü.

Ablukanın İran üzerindeki baskıyı artırması halinde Tahran’ın gerilimi tırmandırmaya yönelebileceğini belirten Montefiore, İran’ın müttefiki Husilerin Suudi Arabistan’a saldırabileceğini ve Suudi petrolünün Kızıldeniz ile Süveyş Kanalı’na ulaşmasında kritik öneme sahip Babülmendep Boğazı’nı tehdit edebileceğini kaydetti.

Yemen’deki resmi hükümetin Husilere karşı operasyon başlatmaya başladığını belirten Montefiore, Mekke’deki savunma anlaşmasının güçlü siyasi mesajlar taşımasına rağmen Pakistan ve Türkiye’nin gerçekten Husilere karşı savaşa girip girmeyeceğinin belirsiz olduğunu ifade etti. ABD desteğinin ve muhtemel İsrail istihbaratının bölgede hâlâ daha önemli olabileceğini savundu.

Montefiore, Batı’nın Kızıldeniz cephesinde üstünlük sağlamasının gerekli olduğunu da belirtti.

İran’daki radikal yönetimin kısa vadede ayakta kalabileceğini belirten Montefiore, önümüzdeki dönemde ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının tekrarlanabileceğini öne sürdü. Buna göre İran’ın nükleer programını yeniden başlatması veya Hürmüz Boğazı ile bölgedeki müttefiklerine yönelik tehditlerin artması halinde yeni saldırılar gündeme gelebilir.

Ancak Montefiore, asıl büyük krizin ateşkes sonrasında ortaya çıkabileceğini savundu. İran halkının ülkenin içinde bulunduğu ekonomik durumun boyutlarını değerlendirmesinin ardından yeni bir siyasi krizin yaşanabileceğini belirten Montefiore, devrimlerin çoğu zaman beklenmedikleri anda ortaya çıktığını ifade etti.

Montefiore’ye göre Ortadoğu’daki bütün aktörler bölgenin kontrolü için mücadele edecek, ancak hiçbiri bölgeye tek başına hükmedecek kadar güçlü olmayacak. Bu durumun sert ve uzun süreli bir rekabet ortamı yaratacağını belirten Montefiore, Körfez monarşilerinin yeni ittifaklarının da henüz güvenliği garanti edecek kadar sağlam olmadığını söyledi.

Mekke anlaşmasının bölge ülkelerinin daha bağımsız hareket etme isteğini gösterdiğini belirten Montefiore, bunun ABD ile daha yakın ilişkiler veya Abraham Anlaşmaları ile aynı anda var olabileceğini ifade etti. Pakistan, Türkiye ve Suudi Arabistan’ın hem ABD’nin desteğini hem de güvenlik garantilerini istediğini belirten Montefiore, anlaşmalar üzerinden pazarlık yapmayı tercih eden bir Amerikan yönetiminin bu ülkelerden karşılığında işbirliği talep edebileceğini kaydetti.

İran’ın tehdit olmaya devam etmesi halinde İsrail’in, farklı bir hükümet altında genişletilmiş Abraham Anlaşmaları çerçevesinde bölgesel bir denge unsuru haline gelebileceğini belirten Montefiore, ancak Erdoğan’ın İsrail’e yönelik tehditlerinin Türkiye ile İsrail arasında savaşa dönüşmesi ihtimalinin ciddi sonuçlar doğurabileceği uyarısında bulundu.

Böyle bir savaşın Türkiye’nin bölgesel güç olarak yükselişine, ekonomisine ve ABD ile Avrupa Birliği ilişkilerine zarar verebileceğini savunan Montefiore, bu durumu Nasır’ın 1967 Savaşı’na sürüklenmesine benzetti. Montefiore’ye göre Nasır’ın sert söylemleri savaşa giden sürece katkıda bulunmuş, ancak Mısır lideri aslında savaşı istememişti.

Montefiore, Ortadoğu’daki mücadelenin yalnızca bölgesel güçlerle sınırlı olmadığını, Rusya, Çin ve ABD gibi büyük güçlerin de belirleyici aktörler olduğunu belirtti.

Rusya’nın zayıflamış olmasına rağmen Büyük Petro döneminden bu yana Ortadoğu’da varlık göstermeyi hedeflediğini ve bundan sonra da bu hedefini sürdüreceğini ifade eden Montefiore, Çin’in ise farklı bir strateji izlediğini belirtti. Pekin’in daha çok ticaret, altyapı ve ekonomik ilişkiler üzerinden hareket ettiğini kaydeden Montefiore, Çin donanmasının büyümesiyle birlikte ülkenin bölgedeki denizlerde daha görünür hale gelebileceğini söyledi.

Çinli yöneticilerin, Ming Hanedanı döneminde 1405-1433 yılları arasında gerçekleştirilen Amiral Zheng He’nin yedi deniz seferine yeniden atıfta bulunmaya başladığını belirten Montefiore, o dönemde Çin’in “hazine filosu”nun Ortadoğu, Basra Körfezi, Kızıldeniz, Doğu Afrika, Arabistan ve Hürmüz’e kadar ulaştığını hatırlattı. Montefiore’ye göre Zheng He kültünün yeniden öne çıkarılması Çin’in bölgeye yönelik güç mesajlarından biri olarak değerlendirilebilir.

ABD’nin ise bölgedeki en öngörülemez ve tutarsız büyük güç olduğunu belirten Montefiore, Washington’ın zaman zaman kendinden emin, zaman zaman ise kararsız bir politika izlediğini ifade etti.

İran savaşı sonrasında Arap ülkelerinin ABD’ye daha az güvendiğini ve bundan dolayı birbirleriyle örtüşen yeni ittifak sistemleri kuracağını savunan Montefiore, buna rağmen Ortadoğu’ya kararlı biçimde müdahale edebilecek askeri güç, ekonomik kapasite, stratejik deneyim ve kurumsal hafızaya yalnızca ABD’nin sahip olduğunu belirtti.

Montefiore, ABD’nin hatalarına rağmen İsrail ile Türkiye, İsrail ile Lübnan arasında çıkabilecek savaşları engelleyebilecek ve Gazze’de tarafları ateşkese zorlayabilecek tek küresel güç olduğunu ileri sürdü.

Montefiore, Ortadoğu’da ABD’nin varlığının hâlâ gerekli olduğunu belirterek analizini şu değerlendirmeyle tamamladı: Bölge ülkelerinin ABD’nin varlığından korktukları kadar, ABD’nin bölgeden çekilmesinden de endişe duyduklarını savundu.
Fuad Safarov

Kafkassam Editör
YAZAR

Kafkassam Editör

Yeni bir dünyaya uyanmak, dünyayı yeniden okumak isteyenler için, söylenecek sözü olanlar için merkezi Ankara’da olan KAFKASSAM’ı kurduk. Erivan, Bakü, Tiflis, Tebriz, Grozni, Moskova, Mahaçkale, Nazrin, Nalçik, Saratov, Ufa ve Sochi’de ofislerimiz temsilcilerimiz var. Kafkassam genelde kafkasya çalışmak için kuruldu Kafkasya genelinde çalışır. Ermenice Rusça Gürcüce İngilizce dillerinde yayın yapan kafkassam genç akademisyen ve stratejistlerle çalışmaya özen gösterir. KAFKASSAM’ın internet sitesi 2 Ocak 2010’da yayına girdi. İnternet sitesinde Kafkasya’daki ülkeler ve Türkiye ile ilişkileri hakkında makaleler, ropörtajlar, analizler ve yorumlara yer verilmektedir.

Yorum Yaz

Share a useful thought, question, or feedback.