KAFKASSAM – Kafkasya Stratejik Araştırmalar Merkezi

  1. Anasayfa
  2. »
  3. Gündem
  4. »
  5. Mevlüt Uyanık: MÜSLÜMAN FİLOZOFLAR, İSLAMİYET’İN İLK DÖNEMİNDEKİ TEO-POLİTİK ÇATIŞMALARI AŞABİLDİ Mİ?

Mevlüt Uyanık: MÜSLÜMAN FİLOZOFLAR, İSLAMİYET’İN İLK DÖNEMİNDEKİ TEO-POLİTİK ÇATIŞMALARI AŞABİLDİ Mİ?

Kafkassam Editör Kafkassam Editör - - 15 dk okuma süresi
12 0

Kindi’nin önceleri rasyonalist geleneği önceleyen Ehl-i Tevhid ve’s-Sıfat ekolünün Kur’an’ın mahluk olduğu görüşünü zorla kabul ettirme çabası (Mihne) sonucunda ana bünye diye isimlendirilen Ehl-i Sünnet’ten ayrıldığı (itizal) ettiği söylenen akım içinde yetiştiği bilinmektedir. Onun “kelamcı-filozof” olarak ilimler tasnifi ve yöntem meselesinde söylediklerinin önemi de ortada. Mutezili görüşü benimseyen Halifeler zamanında oldukça iyi statüde olan Kindi, daha sonraki yöneticilerin bu görüşe terk etmelerinden dolayı sıkıntı yaşadığını da.
İslam felsefesini bir sistem olarak kurgulayan ilk filozof olan Farabi’nin bu gerilimlerin farkında olarak ilimler tasnifi ve yöntem meselesini daha ayrıntılı incelemesi, ilk dönem iç savaşları ve ortaya konulan mümin-kafir-müşrik-münafık-fasık nitelemelerinin ortaya çıkardığı travmaları aşma çabası olarak görülebilir diye düşünüyorum.
• Burhan ve Cedel Yöntemlerinin Farkı
Cedelî/diyalektik yöntemin bir diğerini ret, tekfir veya dışlama üzerine kurulu olması, reddedilen öğreti için “gerekli bir öteki” konumunu pekiştirme olasılığı üzerinde durarak, zaruri olarak aklî ve yakinî bilgiye götüren burhanî yöntemi öncelemeleri bu bağlamda düşünülebilir.
Burada bir “episteme”nin diğeri üzerine mutlaklığı veya reddi, dışlanması değil, paradigmalar arası rekabeti öngören bir düşünce pazarı kurulmasını istediği için yanlışlıklara, aksaklıklara dikkat edilir, ama Hak’tan yansımaları barındıran hususlarda dışlanmaz. Hakikat Mektebinin temel özelliği budur zaten. Aslında cedeli yöntem, insanlar için dinî görüşler düzeltilir, desteklenir, savunulur ve insanların nefislerine yerleştirmek hedeftir, böylece şehir halkını sözlü tartışmayla yanıltmaya, doğru yoldan saptırmaya ve direnmeye çalışanların da önüne geçilerek dinin görüşlerinin desteklenmesi sağlanmak hedeflenmiştir. (Ebu Nasr el-Fârâbî, İlimlerin Sayımı, Telif ve Tercüme Mevlüt Uyanık- Aygün Akyol, Elis Yayınları Ankara 2017, 36, 48, 51, 110)
Bu önceki yol ve yöntemlerin ortaya koyduğu ve İslamiyet’in tashih ettiği veya yeni bir bakış açısı getirdiği hususlara yönelik olması gerekirken, İslam içine dönmüş, insanlar mümin-kafir, müşrik, fasık diye nitelendirilmiş, karşı dediği kısım da aynı nitelemeleri kendisi için kullanır olmuştur.
• İslam Felsefesinin İlk Analitik Filozofu ile Felsefe Yapmak
Filozofların tutumu, bu bağlamda İslamiyet’in ilk döneminden itibaren devam edegelen teo-politik çatışmalarının etkisini en aza indirgeme olarak da düşünülebilir. Özellikle Farabi’nin İlimlerin Sayımı adlı eserinde ideal ve evrensel bir dil olarak mantığı öncelediği ve felsefî analizde talimi ilimler (matematik vb) önemi üzerinde durarak “ilk analitik filozof” olarak görüp, onunla birlikte felsefe yapmayı önemlidir.
“Bu şekilde İslam felsefesi dar bir zaman çerçevesi içinde tutuklu kalmaktan kurtularak, antik dönemden başlayarak günümüze kadar devam eden insanın felsefî teşebbüslerinin doğal bileşeni haline gelecektir.” (Macic, Haris. “Anthony R. Booth, Analytic Islamic Philosophy, Kitap Tanıtım, ” Mîzânü’l-Hak: İslami İlimler Dergisi 9 (Aralık 2019): 325-327)
Tekrar teo-politik gerilimlere ve iç savaşlara dönecek olursak, Hz. Ömer’in şehadeti, Osman ile başlayan gerilimler ve şehadeti, Hz. Ali’nin mücadelesi ve şehadeti, Cemel ve Sıffin iç savaşları, Kerbela direnişi ve Hz. Hüseyin’in şehadeti, Harra olayı, Mekke’nin kuşatılması ve mancınıklarla Kabe’nin yıkılması gibi olaylarının ortaya çıkardığı kaos ortamı malum.
​Eğer ilk dönem fikirlerle hadiselerin irtibatı bağlamında incelenebilirse filozofların bu gerilimin dışında kalmak istemeleri doğal, çünkü onlara göre dinin de felsefenin de hedefi, mutluluğu kazandırmaktır, riyaset ve din tacirliği yapmak değil.
Bu çerçevede filozoflar Peygamberimizden sonraki yöneticinin kim ve nasıl biri olacağı sorusu üzerinde durmuşlar ve bilge yönetici niteliklerini söylemişler, erdemli bir yönetimin neler olacağını araştırmışlardır. Çünkü yönetici elite duyulan güven sarsılırsa siyasi-iktisadi açıdan sistemin tehdit altına gireceğinin farkındaydılar.
Bu noktada Farabi’nin siyaset tasavvurunda günümüzdeki demokrasi ve liberalizm öğretisine andıran hususlar olduğunu üzerinde durulduğunu hatırlarsak, filozofların dönemlerindeki gerilimi azalttıkları gibi günümüzde söyleyecekleri olduğunu görürüz. Nitekim O, demokratik şehir devletini Es-Siyasetü’l-Medeniye adlı eserinde cahil şehirlerin arasında en iyisi” olduğu, timokratik tarzın “takdire şayan ve mutlu” olma ihtimalinin güçlü olmasından bahseder.
Erdemli ve erdemsiz şehir devleti tasnifinde iki kriterden ilki, bir site-şehir devletinin erdemli devlete ne kadar yakından benzediği, ikincisi ise erdemli hale gelmenin ne kadar kolay dönüştürülebileceğiyle ilgilidir. Demokratik şehir ikinci ölçütünde timokratik yönetime karşı daha iyi bir şekilde rekabete girerken, diğerlerinde daha kötüdür.
Analitik İslam Felsefesi adlı eserinde Boots, Farabi’nin demokratik şehrin ikinci kritere göre bir timokrasiden daha iyi olduğunu düşünmesinin üç nedeni bulunduğunu belirtir. İlki, “kendi içinde erdemli şehrin bazı mikrokozmoslarını içerir.” Bu erdemli olmamasına rağmen demokratik devlet daha küçük insan gruplaşmalarını veya “minyatür şehirleri” içerir. İkincisi ve buna bağlı olarak bu minyatür erdemli şehirlerin demokratik şehir içinde mevcut olması, bu yönetim tarzlarını daha erdemli bir devlet haline getirecektir. Bunun nasıl olacağını Farabi bize söylemez ama erdemli filozoflara yaptığı vurgudan hareketle demokratik yönetimde erdemli olan için bir lobicilik grubu önerdiği düşünülebilir.
Üçüncü neden ise Farabi’nin “etnik çeşitliliği erdem olarak kabul eden ve kültürel bağlılığı dini olarak benimseyen ümmetin resmi ideolojisi açısından demokratik şehrin timokrat yönetimden daha iyi bir uyum içinde olduğunu düşünmesidir, bu genelde anlamda Platon’un kültürel çoğulculuk olasılığına karşı daha alakalı olmasıdır.
Boots, bunlar üzerinde karşı eleştirilerini sunar ve Farabi’nin bir çeşit liberalizm savunusu yaptığını belirtir. Ona göre bu liberalizm, modern düşüncedeki anarşizm veya anarko-sosyalizm yani özgürlükçü ve/ya liberter sosyalizm gibi bir kavrama benzediğini söyler. Diğer bir ifadeyle güdümsüz, ekonomik ya da toplumsal katmansız, birey özgürlüğüne ve eşitliğine dayalı, her tür bilgiye erişmede ve kullanmada fırsat eşitliği sağlayan, anarşist özelliklere sahip bir sosyalizm anlayışına benzerlik midir burada belirtilen? Boots’un anarko sosyalizmden kastı, insan mutluluğu ve özgürlüğü Farabi için grubun bir bütün olarak nasıl işlediğine bağlı olmasından hareketle kullanmasıdır. İnsanlıkta erdemler parçalanmıştır ve sadece grup uyum içinde işlediğinde (peygamber döneminde olduğu gibi) bir araya gelebilir.
“Farabi de olduğu gibi Platon’da da demokratik rejimini merkezi olarak göze çarpan özelliğinin çoğunluk kuralı değil, eşit katılım olduğuna dikkat edildiği zaman 21. Demokrasi tasavvuruyla ilişkilendirilen temel bir özelliktir” görüşünü aktaran Boots, Farabi’nin eski özgürlük kavramının devlet mekanizmalarını bir şekilde bu özgürlükleri garanti ettiği Rawsl tipi liberalizm söylemine tekabül ettiğini düşünmenin kronolojik açıdan hatalı olduğunu vurgular. Burada önemli olan Farabi peygamberin politik üstünlüğünü ve meşruiyetini, peygamberin hemen ardından politik rejimlerin erdem rejimleri olması üzerinde durması ve İslamiyet’in buradaki rolünü açıklama çabasıdır. (Anthony Robert Booth, Analitik İslam Felsefesi, çev. Emel Sünter, Mirpenç Akşit (Konya: Eğitim Yayınevi 2020:200-2003, 210)
Hatırlanacağı üzere, Rawls A Theory of Justice adlı eserinde istikrarlı, temel ahlâki inançları açısından görece homojen, iyi yaşamın ne olduğu konusunda geniş tabanlı bir uzlaşmaya varmış “iyi düzenlenmiş bir toplumu varsayıyor. Ancak modern demokratik bir toplumda uyuşmaz ve uzlaşmaz çok sayıda dini, felsefi ve ahlaki doktrin, demokratik kurumlar çerçevesinde bir arada varlığını sürdürüyor. Rawls bu olgunun, demokrasinin kalıcı bir özelliği olduğunu kabul ederek, makûl fakat uyuşmaz doktrinlerle bölünmüş özgür ve eşit yurttaşların nasıl birarada uyum içinde yaşayacağını sormuştur. Diğer bir ifadeyle toplumdaki farklı görüşleri savunan ve bu görüşlerine tamamen inanan tüm bireylerin hepsi tarafından kabul edilebilecek durumdaki bir “adalet” anlayışının yerleşmesinin imkanını araştırmıştır.
Bu adalet teorisinde normatif konsensüs fikri temel alınmıştı. İyi düzenlenmiş bir toplumda herkes aynı adalet duygusuna sahiptir ve bu bağlamda iyi düzenlenmiş bir toplum homojendir. Ancak çoğul bir toplumda homojen bir fikir tekliğinin olması elbette söz konusu olamazdı ve bu bakış açısı da bu anlamda toplumun gerçekliğini yansıtmaktan oldukça uzaktır. Nitekim Siyasal Liberalizm adlı eseri, iyi düzenlenmiş bir toplum temelini esas alarak farklılıkların makul bir biçimde çözümlenmesine dayanmaktadır. Bu eser, temel hakkaniyet olarak adalet kavramının hayatın tümüne uygulandığı bir toplum fikri düşüncesinden yola çıkmaktadır. Farklı dünya görüşü, doktrin, dini inanç, ideoloji vb. kavramlarla ifade edilen düşünce kalıplarına sahip farklılıkların nasıl bir arada tutulabileceğine dairdir. (John Rawls, Siyasal Liberalizm, çev.M.F.Bilgin, İstanbul:Bilgi Üniversitesi Yayını 2019, M.F. Bilgin, “Siyasal Liberalizm”, Bilgi, (15), 2017/2, 84-143)
Bu ara girdiden sonra tekrar Fârâbî’ye dönecek olursak, metafiziksel ve kozmolojik görüşlerini kendi Psikoloji Felsefesi ve Siyaset Felsefesiyle birleştirip, felsefi düşüncesini geliştirdiği eserler şunladır: Erdemli Şehir Sakinlerinin Görüşlerinin İlkeleri, (Mebâdiu arâi ehli’l-medîneti’l-fâdıla) ve Siyasetu’l-Medeniyye olarak da bilinen Mevcut Şeylerin İlkeleri başlangıç işlevi. Bunlar incelendiğinde siyaset felsefesi üzerine temel çalışmalarında felsefi teoloji ve metafizik, ideal devletin örgütlenmesine dair olduğu görülür.
Bu husus, Fârâbî’nin neden Kur’an’ın felsefi açıklamasına düşkün olmadığını ve neden siyasal çalışmalarda dine ilişkin konuları kesinlikle felsefi bir bakış açısıyla değil, dini terminoloji veya teolojik nedenlerden/güdülerden taviz vermeden ele aldığını açıklamaya yardımcı olur. Ayrıca bu nokta onun metafiziği evrensel bir varlık bilimi olarak görmesinden dolayı (metafiziğin) parçalarından biri olarak dahil edildiği felsefi teolojinin sınırlarını aştığı bağlamında da okunabilir. Nitekim Onun İlimlerin Sayımı’nda (İhsâu’l-ulûm), metafiziği kesin bir metoda ve tam teşekküllü bir ontolojinin, yani varlığın farklı yönleriyle incelenmesi; önce diğer bilimlerin temeliyle ilgilenen bir kısımda ve ikinci olarak diğer şeylerin yanı sıra, Allah’ın sıfatları ve onun eylemleri gibi İslami konularla ilgili bir felsefi teolojiden önce geldiğini gösterir. ​Bu husus önemli, çünkü Metafizik, İslami teoloji gibi, felsefi teoloji ile vahyedilen teoloji arasındaki uyumu ya da karşıtlığı, bir başka deyişle bir yanda felsefenin özü ile diğer yanda kelam spekülasyonu arasındaki uyumu belirler. (Amos Bertolacci, Arap ve İslam Metafiziği, Stanford Encyclopedia of Philosophy, çev: Musa Yanık, https://onculanalitikfelsefe.com/arap-ve-islam-metafizigi-amos-bertolacci-stanford-encyclopedia-of-philosophy/, 06.12.2021)

Sonuç olarak, Ortaçağ İslam kültüründe bu yüzleşmenin nasıl gerçekleştiğinin incelenmesi, akıl ve inanç arasındaki ilişkiye dair güncel tartışmaya ışık tutabilir ve farklı kültürler arasında diyaloğun geliştirilmesine katkıda bulunabilir. Nitekim Leo Strauss, Fârâbî’nin “bütün felsefeyi uygun bir siyasî çerçevede sunduğunu” belirten çağdaş düşünür olarak, Antik Yunan ve İslâm filozofların hakikate dair kanaatleri olduğunu söyleyerek içinde bulunan modern krizin aşılması için bu filozofların düşüncelerine dönüp onları yeniden ele almanın faydalı olabileceğini belirtir.
Mevlüt Uyanık

İlgili Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir