Doğu Akdeniz’den Hint Okyanusu’na kadar uzanan jeopolitik hat, alışageldiğimiz klasik bölgesel ittifakların ötesine geçerek teknoloji transferi ve nükleer caydırıcılık ekseninde yeniden şekillenmektedir.
ABD’nin Suudi Arabistan’a sivil nükleer teknoloji sağlama adımı ve İsrail’in bu hamleye gösterdiği yeşil ışık, yüzeyde basit bir ikili iş birliği gibi görünse de derinde çok daha karmaşık bir güç mimarisinin habercisidir. Washington, İran’ı nükleer bir eşik oyuncusu olmaktan tamamen alıkoyamayacağını kabullenmiş; çözümü, Suudi Arabistan’ı ABD denetiminde bir nükleer kapasiteyle donatarak bölgede yapay bir dehşet dengesi kurmakta bulmuştur.
Bu strateji, Riyad’ın nükleer kalkan ihtiyacı için yüzünü Çin’e veya Pakistan’a dönmesini engellemeyi hedeflerken, aynı zamanda Suudi yönetimini Pekin ve Doğu Bloku ile kurduğu derin ekonomik bağlardan kopararak Amerikan güvenlik şemsiyesine daha sıkı bağlamaktadır.
Ancak Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın Ek Protokolü ve uranyum zenginleştirme üzerindeki denetim açıklarının varlığı, Orta Doğu’da her an kontrol dışına çıkabilecek örtülü bir nükleer silahlanma yarışının fitilini ateşlemektedir.
Bu denklemin asıl stratejik sıçraması, ABD Kongresi’nin İsrail ile savunma teknolojilerini bütünleştiren adımlarında ve bu halkanın Hindistan’a uzanmasında yatmaktadır. Washington ile Tel Aviv arasındaki yapay zeka, kuantum, siber harp ve yönlendirilmiş enerji silahlarına dayalı entegrasyon, İsrail’e niteliksel bir askeri üstünlük sağlarken; Yeni Delhi yönetimi de ABD ile yürüttüğü kritik teknoloji ortaklıkları ve İsrail ile olan derin askeri bağları sayesinde bu devasa bilgi akışının doğrudan faydalanıcısı haline gelmektedir. Hindistan böylece Doğu ve Batı blokları arasında aynı anda yüksek teknoloji transferi yapabilen ender bir güç odağına dönüşmektedir.
TDT’nin etki alanı ve güney güvenlik kuşağı açısından bu tablo, hem ciddi kriz potansiyelleri hem de eşsiz stratejik otonomi fırsatları barındırmaktadır.
İran, İsrail ve Suudi Arabistan arasında tırmanacak olası bir nükleer veya simetrik gerilim, doğrudan Hazar Deniz yetki alanlarını ve Kafkasya’nın kırılgan istikrarını tehdit edecektir. İran’ın köşeye sıkışması, güney komşumuzun bölgesel uzantıları üzerinden asimetrik hamlelerini artırmasına ve Türk Devletleri Teşkilatı’nın güney sınırlarında istikrarsızlık adacıkları oluşmasına yol açabilir.
Diğer yandan, ABD-İsrail-Hindistan sacayağının yapay zeka ve otonom sistemlerde elde edeceği teknolojik sıçrama, Orta Asya’daki konvansiyonel savunma konseptlerini nispi olarak demode kılma riski taşımaktadır. Orta Doğu’da ABD’ye mevzi kaptıran Çin ve Rusya’nın stratejik ağırlık merkezlerini Orta Asya’ya kaydırma ihtimali ise TDT üzerindeki diplomatik ve ekonomik baskıyı artıracaktır.
Tüm bu risklerin karşı cephesinde ise Hazar merkezli Doğu-Batı Orta Koridoru için devasa bir fırsat penceresi açılmaktadır. Körfez, İran ve Hint Okyanusu hattında tırmanan jeopolitik riskler ve olası askeri tırmanmalar, küresel ticaret devlerini ve sermayeyi en güvenli geçiş güzergahı olan Orta Koridor’a yönelmeye mecbur bırakacaktır. TDT, bu süreçte Doğu ile Batı arasında sadece bir ulaştırma hattı değil, küresel lojistiğin siber ve fiziki açıdan korunan “Sıfır Riskli Güvenli Limanı” haline gelebilir.
Bölgesel denklemde ayakta kalmak ve bu değişimden güçlenerek çıkmak için TDT’nin atması gereken adımlar nettir. Teşkilat bünyesinde üye ülkelerin istihbarat birimleri arasında Körfez ve Güney Asya’daki hareketlilikleri anlık takip edecek bölgesel bir erken uyarı masası derhal aktif hale getirilmelidir. ABD-İsrail-Hindistan bloğunun yakaladığı teknolojik ivmeye karşı, Türk savunma sanayi ekosisteminin yapay zeka, İHA/SİHA ve siber savunma birikimi tüm TDT üyelerinin ortak kullanımına açılarak askeri donanım ve yazılım standartlarında tam bir uyum sağlanmalıdır.
Son olarak TDT, ne Atlantik-Hint bloğunun ne de Doğu ekseninin uydusu olmadan, kendi güvenlik doktrinini üreten ve Orta Koridor’u askeri-siber muhafaza ile tahkim eden otonom bir Avrasya kutbu olarak varlığını pekiştirmelidir.
Metehan Türkmen
Kafkassam/Aşkabat

