Şimdi yükleniyor

Mehmet Akif Koç: İsrail’in altıgen ittifakı

Arkaplan ve temel hususlar

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun 22 Şubat 2026 tarihindeki kabine toplantısı öncesi yaptığı konuşmada ilk kez bahsettiği “Altıgen İttifakı” stratejisi, Ortadoğu çevresinde ve içinde ittifak arayışları çerçevesinde bütüncül bir sistem kurma vizyonundan hareket ediyor.

Netanyahu bu ittifakın başta “küresel güç” olarak nitelediği Hindistan olmak üzere, çeşitli Arap ve Afrika ülkeleri, Yunanistan ve Kıbrıs (Rum Kesimi) olmak üzere Akdeniz ulusları ve Asya’dan henüz detay veremeyeceği bazı ulusları kapsadığını belirtti. Netanyahu’nun bu açıklamalarının Hindistan ve Etiyopya gibi ülkelerle diplomatik temasları öncesinde yapılmış olması ayrıca dikkat çekici.

Netanyahu’nun bu vizyonunda üzerinde durduğu bir husus da Şii ve Sünni versiyonlarıyla “İslamî” hareket ve ülkeleri açıkça tehdit olarak nitelendirmesi. “Hem çok sert darbeler indirdiğimiz radikal Şii eksenine hem de ortaya çıkan radikal Sünni eksenine karşı, gerçeklik, zorluklar ve hedefler konusunda aynı görüşte olan uluslardan oluşan bir eksen oluşturmak” şeklinde ifade edilen “Şii ekseni” temelde şu ülke ve gruplardan oluşuyor: İran, Irak (bilhassa Haşd-i Şâbi), Hizbullah, Yemen (Ensarullah / Zeydîler) ile Sünni olmakla birlikte İran’la beraber hareket eden Hamas ve İslamî Cihad.

İsrail’in bu planı 2026 yılı başında kamuoyuna sunmasının ardında yatan stratejik nedenler ise temelde şu şekilde sıralanabilir:

  1. a) İsrail’in karşı karşıya olduğunu hissettiği çift yönlü tehdit algısı, hem Şii İslamcıları hem de Sünni İslamcı ülke ve grupları kapsıyor. İttifak bu çifte kıskacı kırma amacını taşıyor.
  2. b) 2020’de Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir çabayla ortaya çıkardığı İbrahim Antlaşmaları’nın genişletilmesi ve Arap ülkeleriyle normalleşme sürecinin, salt ikili ilişkiler düzleminden çıkarılıp, çok uluslu ve kalıcı bir yapıya dönüştürülme arzusu.
  3. c) ABD’nin Ortadoğu’dan askerî güçlerini büyük oranda çekerek dikkatini Pasifik ve Ukrayna hattına kaydırmasıyla bölgede oluşan güç boşluğu ve güvenlik vakumunu bölgesel ittifak ve girişimlerle (İsrail-Hindistan-Arap ülkeleri) doldurma çabası.
  4. d) Modi yönetimindeki Hindistan’ın enerji güvenliğini sağlamak ve Çin’in “Kuşak ve Yol” projesine karşı IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) üzerinden, İsrail ve Arap ülkelerini de kapsayan alternatif bir güzergâh oluşturma niyetini karşılamak.

Buna ilaveten, ABD’nin son dönemdeki güvenlik ve strateji belgelerinde ön plana çıkarılan “entegre caydırıcılık” doktrini, ABD’nin küresel güvenlik yükünü tek başına üstlenmek yerine müttefik kapasitesini daha ziyade yerel aktörlerle güçlendirme stratejisini de önceliyor. Böylece ABD, sahadaki asker sayısını arttırmadan caydırıcılık üretmeyi mümkün kılan bir “uzaktan mimarlık” modeline geçmeyi öngörüyor ve bunda da yerel müttefikler önemini arttırıyor. İsrail’in “Altıgen İttifakı” projesi, ABD’nin bu yeni yönelimiyle ve bölgesel güvenlik ağlarını ortaya çıkarma yaklaşımıyla da uyumlu.

İsrail’in bu yeni ittifak arayışı, 1950’lerde ilk Başbakan David Ben-Gurion’un İsrail’i kuşatan düşman Arap kuşağını (Suriye, Mısır, Ürdün, Irak) aşmak için geliştirdiği Periphery Doctrine (Çevre Doktrini) ile de kurumsal vizyon bağlamında benzerlik taşıyor. Çevre Doktrini, Soğuk Savaş’taki Arap milliyetçiliği ve Sovyet etkisini, İran (şahlık dönemi), Türkiye ve Etiyopya gibi Arap olmayan güçlerle ittifak kurarak aşma planına dayanmaktaydı. 2026’daki vizyonla 1950’lerdeki vizyon örtüşüyor ki bu da jeopolitik devamlılık realitesine işaret ediyor.

İttifakın kompozisyonu ve ülkelerin beklenen rolleri

İttifakın en önemli ülkelerinden biri olarak Güney Asya’daki Hindistan ön plana çıkıyor; Delhi’nin rolü temelde lojistik derinlik, teknolojik insan kaynağı ve ABD ile uyumlu şekilde Çin etkisine karşı denge unsuru olarak ağırlığını koyuyor.

Arap dünyasındaki önemli partnerler BAE, Suudi Arabistan, Ürdün ve Bahreyn olarak öne çıkıyor; bu ülkeler temelde enerji arzı (petrol ve doğalgaz), finansal sermaye ve bölgesel istihbarat ağlarının yanısıra İran’a yakın konumları nedeniyle coğrafi denge unsuru olarak da planlanıyor.

Afrika hattında ise şimdilik Mısır, Fas, Somaliland ve Etiyopya’nın bu ittifak içinde (veya ekseninde) yer alması öngörülüyor. Bu ülkelerin hem Kızıldeniz hattının güvenliği, istihbarat / keşif ve gözetleme, hem stratejik su yollarının kontrolü hem de Arap dünyasının Kuzey Afrika kolunun da sisteme entegre edilmesi açısından rolü kritik.

Akdeniz Bloku’nda Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi’nin adı zikrediliyor ve hem Avrupa’ya açılan güney kapısı olma rolleri hem de Doğu Akdeniz enerji kaynaklarının savunulmasındaki kritik konumları itibariyle dikkat çekiyorlar. Ayrıca Yunanistan ve Kıbrıs’ın Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin ağırlığını dengeleme açısından da jeopolitik pozisyonları önem taşıyor.

Keza İsrail’le iyi ilişkiler içinde olan ve İran’ı kuzeyden dengeleme açısından jeopolitik bir ortak olan Azerbaycan’ın yanısıra, Orta Asya ülkesi Kazakistan da hem enerji kaynakları hem coğrafi büyüklüğü ve Çin’le Rusya arasındaki tampon bölge rolü nedeniyle, ittifakın potansiyel partnerleri arasında zikrediliyor.

Bununla birlikte bu ülkelerin neredeyse hiçbirinin (Hindistan haricinde) resmen ve kendi teyitleriyle bu ittifaka henüz dâhil olmadıklarını, bu stratejiye dair çalışmalar bağlamında isimlerinin zikredildiğini, ancak gelişmelerin seyrine ve ittifakın formasyonuna bağlı olarak bu birliktelik içinde yer alabileceklerini de not etmek gerekiyor.

Küresel tepkiler ve jeopolitik etkiler

Bu tür bir ittifaka Ortadoğu’nun önemli ülkeleri İran ve Türkiye’nin yanısıra Filistin Yönetimi’nden tepkiler daha ziyade ön plana çıkıyor. Netanyahu’nun “Şii ekseni” içinde andığı ve hâlihazırda savaş halinde olduğu İran bu girişimi bir kuşatma harekâtı ve Siyonist yayılmacılıkla suçluyor ki Hürmüz ve Babülmendep boğazları üzerinde baskısını arttırarak bilhassa bölgedeki Arap ülkelerine tepkisini gösterebilir. Filistin’den gelen ilk yorumlar da İsrail’in kendi toprakları üzerindeki işgali sona erdirmeden bölgesel bir pakt kurmasını kendi haklarının gaspı olarak görüyor.

Türkiye’nin durumu kritik bir konumda duruyor; başlangıçtaki tepkiler temkinli, zira Netanyahu’nun “Sünni ekseni” olarak nitelediği tehdidi tefsir eden İsrailli yorumcular Pakistan, Katar ve bilhassa Türkiye’ye dikkat çekiyor. Bölgedeki benzer tüm ekonomik ve siyasi oluşumların bir şekilde içinde olmaya gayret eden Türkiye, ABD ile işbirliği sayesinde bu yapıdan ve getirebileceği potansiyel menfaatlerden ve Doğu Akdeniz’deki dengelerden dışlanmak istemiyor. Ancak hem Gazze meselesindeki kamuoyu hassasiyeti hem de İran-İsrail rekabetinin bölgeyi istikrarsızlaştırma tehdidi Türkiye’nin atacağı adımları bu aşamada kısıtlıyor. Türkiye’nin Somali ile son yıllarda geliştirdiği özel ilişkiler de Somaliland-İsrail bağlarını özellikle de jeopolitik güvenlik açısından daha kritik kılıyor.

Keza Doğu Akdeniz’de İsrail-Yunanistan-Kıbrıs (Rum Kesimi) ekseninin daha vurgulu bir şekilde oluşma ihtimaline karşı, Türkiye’nin Mısır ve Libya ile işbirliği ve bu ekseni dengeleme girişimleri de sözkonusu, aksi takdirde bu sahada kuşatılmışlıkla karşı karşıya kalınacağı düşünülüyor. Türkiye’deki dış siyaset ve güvenlik kaynakları, “Türkiye’nin dışlandığı bir Akdeniz veya Ortadoğu tasarımının ölü doğacağını” vurguluyor. Ankara, özellikle Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi’nin olası birlik içindeki rolünü “Türkiye’nin bölgedeki menfaatleri ve Mavi Vatan haklarına bir saldırı hazırlığı” olarak okuma eğiliminde.

Bu açıdan, eski İsrail Başbakanı Naftali Bennett’in, ABD’de düzenlenen bir etkinlikte yaptığı konuşmada, Türkiye’nin Gazze hassasiyeti ve Hamas’la ilişkilerini ve Suriye’deki etkisini göz önünde bulundurarak söylediği “Yeni bir Türk tehdidi beliriyor” sözlerini de Netanyahu’nun konuşmasında andığı “Sünni ekseni” tehdidi bağlamında takip etmek gerekiyor.

ABD ve Rusya açısından ise Hindistan’ın Moskova ile ilişkileri üzerine hassasiyetler dikkat çekiyor. ABD’de ise bu bağlantı potansiyel bir tehdit unsuru olarak algılanırken, hem bölgesel müttefiklerin inisiyatif geliştirmesi hem İsrail’in kuşatılmışlıktan kurtulması hem de Çin’i Hindistan üzerinden dengeleme stratejisi nedeniyle ittifaka olumlu bakma eğilimi ön planda. Rusya’daki çevreler ise Kremlin’in Ortadoğu’daki etkisini azaltabilecek bu ittifaka, Hindistan ile özel bağları sayesinde kendisi aleyhine evrilmemesini temin edebilecek bir gözle bakıyor.

Gelecek perspektifi: Gelişim ve risk unsurları

İttifakın motor gücünü güvenlik mi yoksa ekonomi mi oluşturacak? Bu soru hâlihazırda bu girişimin kaderini de büyük oranda belirleyecek. Eğer Hindistan’ın öncülüğünü yaptığı IMEC projesi motor gücü haline getirilebilirse, ticaret yolları işleyecek ve böylece oluşacak entegrasyonla güvenlik işbirliği de kendiliğinden gelişebilecektir.

Ancak tamamen farklı askerî doktrinlere ve silah sistemlerine, keza farklılaşan güvenlik ve ittifak yapılanmalarına sahip olan bu ülkelerin ortak bir “NATO benzeri” yapı kurabilmesi çok zor görünüyor. Üstelik bir kısmı bu tür askerî işbirliği projelerine mesafeli yaklaşan potansiyel üyeler açısından, ittifakın güvenlik gündemi önceliği ilave soru işaretleri doğurabilecektir. Bununla birlikte istihbarat paylaşımı seviyesinde kalıcı bir koordinasyon platformu kurulabilmesi ve terör / yasadışı göç gibi ortak tehditlerle mücadele perspektifi güvenlik boyutunun geliştirilmesi açısından önemli olabilecektir.

Bu tür bir rekabetin önündeki en önemli engel ise (bilhassa Müslüman ülkelerde) bölgedeki toplumlarda İsrail’e karşı oluşan tepkiler ve Gazze’deki katliamlarla birlikte uyanan hassasiyet ortamında, bu ittifak söyleminin doğrudan Netanyahu gibi oldukça tartışmalı bir ismin ağzından çıkmış olması. Müslüman ülkeler bu açıdan önemli bir kamuoyu tepkisiyle karşılaşabilecek ve proje henüz doğmadan aksamaya başlayabilecektir.

Bir diğer tehdit ise, bu ittifakın ana lokomotifi olan İsrail ve Hindistan’da Netanyahu ve Modi hükümetlerinin siyasi kaderi. İddialı iç ve dış siyaset adımları atan iki lider de iç siyasette zorluklarla karşılaşıp iktidarda kalma şansını yitirirse, yerlerini alacak olan isimlerin bu projeyi ne ölçüde sahiplenecekleri belirsizliğini koruyor ki bu da potansiyel partnerlerin bu kurgudan uzak durmasına yol açabilir.

Bir diğer ilgi çekici husus da Çin ve Rusya’nın bu tür bir ittifaka karşı İran İslam Cumhuriyeti ve Pakistan ile daha derin askerî ittifaklar içine girme ihtimali. Bu durumda bölgeyi çok kutuplu bir soğuk savaş bekleyecektir ki bu da potansiyel partner ülkeleri tedirgin edebilecektir.

***

“Altıgen İttifakı” girişimi, şu an için İran’la ABD ve İsrail arasında patlayan büyük savaşın gölgesinde telaffuz edilerek ortaya konulmuş durumda. Başarı ihtimali, kapsam olarak bu denli büyük bir coğrafi derinliğe ulaşabilmesi ve somut kurumsallaşma olasılığı, bugünden bakıldığında –en azından kısa vadede- çok yüksek görünmüyor. Ancak ABD’nin ağırlığını koyması ve küresel jeopolitik dengelerde bu tür ittifaklara ihtiyaç duyması halinde, daha somut olarak telaffuz edilip potansiyel ülkeler arasında ikili düzeydeki işbirliği hamleleriyle kuvveden fiile geçirilmeye çalışılması elbette mümkün.

İsrail’in 1950’lerden beri ilgi duyduğu bu tür “etrafındaki hasım kuşatmayı yarma” girişimleri, bu yöndeki çabaları daha ilgi çekici kılıyor. Bu projenin hem küresel güçler arasındaki rekabet hem de bölgesel düzeydeki savaş ve husumet şartlarında ne ölçüde başarı şansına sahip olacağını önümüzdeki yıllarda daha yakından izlemek ve buna göre pozisyon geliştirmek gerekiyor.

Yorum gönder