Karadeniz’de Jeopolitik Rekabet ve Türkiye: NATO’nun Yeni Stratejik Yaklaşımı Çerçevesinde Güvenlik Riskleri ve Stratejik Denge Arayışı
Özet
2022 yılında başlayan Rusya-Ukrayna Savaşı, 2026 yılı itibarıyla yalnızca iki ülke arasındaki askerî mücadele olmaktan çıkmış; Karadeniz merkezli küresel güç rekabetinin yeni bir aşamasına dönüşmüştür. Ukrayna’nın Rusya Federasyonu’nun derinliklerine yönelik insansız hava aracı saldırılarının artması, NATO’nun doğu kanadını güçlendirme faaliyetleri, ABD’nin Yunanistan’daki askerî varlığını genişletmesi, Avrupa güvenlik mimarisindeki dönüşüm ve Ankara’da gerçekleştirilecek NATO Zirvesi gibi stratejik konular birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’nin jeostratejik öneminin daha da arttığı görülmektedir.
Anahtar Kelimeler: Karadeniz, NATO, Rusya, Ukrayna, Türkiye, Türk Devletleri Teşkilatı, Jeopolitik, Güvenlik.
Giriş
Rusya-Ukrayna Savaşı dördüncü yılını geride bırakırken çatışmaların coğrafi kapsamı ve stratejik niteliği önemli ölçüde değişmiştir. Ukrayna’nın Rusya Federasyonu’nun iç bölgelerinde bulunan askerî tesisleri, enerji altyapısını ve lojistik merkezleri hedef alan uzun menzilli insansız hava araçlarını yoğun biçimde kullanması, savaşın klasik cephe hattının ötesine taşındığını göstermektedir.[1] Bu durum, Karadeniz havzasını yalnızca bölgesel bir çatışma alanı olmaktan çıkararak NATO, Rusya, Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Avrupa Birliği ve Avrasya merkezli küresel jeopolitik rekabetin başlıca odak alanlarından biri hâline getirmektedir. Bu gelişmeler, askerî dengelerin yanında enerji güvenliği ve ulaştırma koridorlarını da etkilemekte ve bölgesel güç dağılımını yeniden şekillendirmektedir.
Buna paralel olarak İran-ABD hattında dönemsel diplomatik yumuşama işaretlerinin görülmesi ve Orta Doğu’daki bazı kriz başlıklarının görece arka plana düşmesi, ABD ve NATO’nun stratejik dikkatini yeniden Karadeniz havzasına yöneltmektedir. Bu süreçte Ankara’da gerçekleştirilecek NATO Zirvesi, yalnızca ittifakın kurumsal geleceği açısından değil, Karadeniz’deki güvenlik düzeninin nasıl şekilleneceği bakımından da önem taşımaktadır.[2]
Bu bağlamda, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenskiy’nin de Ankara’da düzenlenecek NATO Zirvesi’ne davet edildiğini ve zirvede yer alacağını açıklaması dikkat çekici bir gelişme olmuştur.[3] Bununla birlikte Zelenskiy, zirveye NATO üyesi bir devlet başkanı sıfatıyla değil, davetli ortak ülke lideri olarak katılacaktır. Bu kapsamda Zelenskiy’nin, 32 NATO üyesinin katılacağı ana liderler oturumunda yer almaması; buna karşılık NATO Genel Sekreteri ile birçok müttefik ülke lideriyle ikili görüşmeler gerçekleştirmesi beklenmektedir. Bu durum, Ukrayna meselesinin NATO gündemindeki önemini koruduğunu göstermekle birlikte, Ankara Zirvesi’nin yalnızca Ukrayna savaşı ekseninde şekillenmeyeceğine de işaret etmektedir. Bu çerçevede Ankara Zirvesi, yalnızca Ukrayna savaşına ilişkin değerlendirmelerin yapıldığı bir toplantı olmanın ötesinde; NATO’nun değişen güvenlik önceliklerinin, Karadeniz jeopolitiğinin ve Türkiye’nin stratejik rolünün yeniden öne çıktığı önemli bir platform niteliği taşımaktadır.
Karadeniz’de Değişen Güvenlik Dengesi
2024-2025 yıllarında uluslararası kamuoyunun dikkatinin büyük ölçüde İran-İsrail gerilimi, Gazze krizi ve Orta Doğu merkezli gelişmelere yöneldiği görülmüştür. Ancak 2026 itibarıyla Karadeniz yeniden ABD, NATO ve Rusya arasındaki stratejik rekabetin öne çıkan sahalarından biri hâline gelmektedir. Ukrayna’nın Rusya’nın iç bölgelerine yönelik uzun menzilli saldırıları, NATO’nun doğu kanadındaki askerî hazırlıkları ve Rusya’nın Karadeniz’deki askerî varlığını yeniden yapılandırma çabaları bu dönüşümü daha görünür hâle getirmiştir.[4][5][6]
Ukrayna’nın son dönemde Rusya’nın iç bölgelerine yönelik geniş çaplı İHA saldırıları, Rus askerî kapasitesini sınırlamanın yanı sıra stratejik caydırıcılığı zayıflatmayı ve Rus iç kamuoyunda güvenlik algısını etkilemeyi amaçlayan hibrit savaş unsurları olarak değerlendirilebilir. [7] Bu nedenle söz konusu saldırılar, taktik askerî hamlelerin ötesinde Kremlin’in iç güvenlik algısını ve kamuoyu psikolojisini etkileyen stratejik baskı unsurları olarak değerlendirilebilir.
Bu gelişmeler karşısında Moskova yönetimi hava savunma kapasitesini güçlendirirken Karadeniz’deki askerî konuşlanmasını da gözden geçirmektedir. NATO ise Romanya, Polonya ve Baltık ülkelerinde askerî hazırlık seviyesini artırmakta; doğu kanadını daha görünür bir caydırıcılık hattına dönüştürmektedir.[8]
Bu süreçte 30 Haziran-14 Temmuz 2026 tarihleri arasında Bulgaristan’ın karasuları ve Münhasır Ekonomik Bölgesi içerisinde, özellikle Varna ve Burgaz deniz üsleri çevresinde icra edilecek Breeze 2026 (BRİZ 2026) NATO Tatbikatı da dikkat çekici bir gelişmedir. Rusya-Ukrayna Savaşı’nın devam ettiği ve Karadeniz’in stratejik öneminin arttığı bir dönemde gerçekleştirilecek bu tatbikat, askerî eğitim faaliyetinin ötesinde NATO’nun Karadeniz’deki varlığını, müttefikler arası uyumu ve bölgesel caydırıcılık iradesini göstermesi bakımından stratejik mesaj niteliği taşımaktadır.
Türkiye’nin Stratejik Konumu
Türkiye, Karadeniz’e kıyısı bulunan NATO üyeleri arasında Montrö rejimini uygulayan ve boğazlar üzerinde egemenlik yetkisine sahip tek ülkedir. Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nden kaynaklanan sorumlulukları, gelişen savunma sanayii kapasitesi ve Balkanlar-Kafkasya-Orta Doğu hattındaki jeopolitik konumu nedeniyle Karadeniz, güvenlik yapılanmasının en kritik aktörlerinden biridir. En önemlisi de Montrö, Karadeniz’in askerîleştirilmesini sınırlayan en önemli uluslararası hukuk belgesidir. Bunun sonucu olarak savaşın başlangıcından itibaren titizlikle uygulanması, Karadeniz’de askerî dengenin belirli ölçüde korunmasına katkı sağlamıştır.[9] Türkiye bu yönüyle yalnızca NATO üyesi bir ülke değil, aynı zamanda Karadeniz’de kriz yönetimi ve askerî tırmanmayı sınırlama kapasitesine sahip dengeleyici bir aktördür.
Ancak NATO’nun doğu kanadındaki askerî varlığını artırması ve hava savunma kapasitesini güçlendirmeye yönelik girişimleri, Türkiye’nin ittifak içindeki rolünü daha da görünür hâle getirmektedir. Bu durum Ankara’nın caydırıcılığını artırabilecek bir gelişme olmakla birlikte, Rus güvenlik çevrelerinde Türkiye’nin NATO’nun ileri caydırıcılık mimarisindeki rolünün daha fazla tartışılmasına da neden olabilir. Bu çerçevede Türkiye açısından temel mesele, NATO üyeliğinden doğan yükümlülükleri yerine getirirken Karadeniz’de doğrudan çatışma riskini artırmayacak dengeli bir stratejik hat izlemektir. Bu açıdan Ankara’nın son yıllarda sürdürdüğü denge politikası, yalnızca diplomatik bir tercih değil; ulusal güvenlik, enerji güvenliği, ticaret yollarının korunması ve bölgesel istikrar açısından stratejik bir zorunluluktur.
Türk Devletleri Teşkilatı’nın Stratejik Konumu ve Bölgesel Güvenlik Mimarisindeki Rolü
Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan ve diğer Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) üyesi ülkelerin ekonomik kalkınma ve dış ticaret stratejileri büyük ölçüde Hazar Havzası, Güney Kafkasya ve Karadeniz üzerinden Avrupa’ya uzanan enerji ve ulaştırma koridorlarının güvenliğine dayanmaktadır. Özellikle Trans-Hazar Uluslararası Taşımacılık Koridoru, diğer adıyla Orta Koridor, Asya ile Avrupa arasında alternatif ve güvenilir bir lojistik güzergâh olarak giderek daha fazla önem kazanmaktadır.[10]
Nitekim Karadeniz’de yaşanabilecek güvenlik krizleri, yalnızca NATO-Rusya askerî dengesi açısından değil; TDT üyesi ülkelerin enerji ihracatı, dış ticaret hacmi, lojistik bağlantıları ve Avrupa pazarlarına erişimi bakımından da doğrudan sonuçlar doğurabilecek niteliktedir.[11]
Bu kapsamda TDT’nin önümüzdeki dönemde güvenlik istişare mekanizmalarını geliştirmesi, enerji ve ulaştırma altyapılarının korunmasına yönelik ortak yaklaşımlar oluşturması, siber güvenlik, afet yönetimi, kriz yönetimi ve savunma sanayii alanlarında kurumsal iş birliğini derinleştirmesi önem taşımaktadır. Türkiye’nin Karadeniz’e açılan jeostratejik konumu ile Azerbaycan’ın Güney Kafkasya’daki merkezi rolü, Teşkilatın Avrasya ulaştırma ve enerji ağlarının güvenliğinde üstlenebileceği işlevi güçlendirmektedir.
Bununla birlikte mevcut jeopolitik şartlar dikkate alındığında, TDT’nin kısa ve orta vadede Karadeniz’de askerî bir ittifaka dönüşmesini beklemek gerçekçi değildir. Daha uygulanabilir yaklaşım; enerji güvenliği, Orta Koridor’un sürdürülebilirliği, ekonomik entegrasyon, savunma sanayii iş birliği ve kriz yönetimi alanlarında kurumsal koordinasyonun güçlendirilmesidir. Böyle bir model, üye devletlerin farklı dış politika önceliklerini gözeten dengeli bir güvenlik anlayışı sunarken, TDT’nin Avrasya’da istikrar ve bölgesel iş birliğine katkı sağlayan önemli bir aktör olarak konumunu da güçlendirecektir.[12] Ayrıca ASELSAN, BAYKAR ve TUSAŞ başta olmak üzere Türkiye’nin savunma sanayii kuruluşlarının geliştirdiği projeler ile ortak üretim ve teknoloji paylaşımına dayalı girişimler de TDT bünyesindeki savunma iş birliği potansiyelini güçlendirmektedir.
İngiliz Stratejik Düşüncesi ve Karadeniz
İngiltere, Brexit sonrasında benimsediği “Global Britain” vizyonu doğrultusunda Avrupa güvenliğini yalnızca NATO’nun geleneksel savunma alanlarıyla sınırlı görmemekte; Hint-Pasifik’ten Karadeniz’e uzanan geniş bir jeostratejik perspektif geliştirmektedir. AUKUS güvenlik ortaklığı ile Londra, deniz gücü, ileri teknoloji ve caydırıcılık kapasitesini küresel ölçekte artırmayı hedeflerken; Doğu Avrupa’da Ukrayna’ya sağladığı askerî destek, NATO’nun doğu kanadına verdiği katkılar ve Polonya ile Baltık ülkeleriyle geliştirdiği savunma iş birlikleri aracılığıyla Rusya’ya karşı Batı stratejisinin önemli aktörlerinden biri hâline gelmiştir.[13]
İngiltere açısından Karadeniz, yalnızca Rusya’nın çevrelenmesi stratejisinin bir parçası değil; aynı zamanda Avrupa’nın enerji arz güvenliği, kritik deniz ulaştırma hatlarının korunması ve NATO’nun kuzey ile güney kanatları arasındaki stratejik bağlantının sürdürülebilirliği bakımından da önem taşımaktadır. Bu çerçevede Türkiye, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nden kaynaklanan yetkileri, güçlü deniz kuvvetleri ve Karadeniz’e erişimi kontrol eden jeostratejik konumuyla Londra’nın bölgesel güvenlik hesaplamalarında vazgeçilmez ortaklardan biri olarak değerlendirilmektedir. Bu durum, Türkiye ile Birleşik Krallık arasında savunma sanayii, deniz güvenliği ve stratejik istişare alanlarında gelişen iş birliğinin önümüzdeki dönemde daha da derinleşebileceğine işaret etmektedir.
Bu stratejik yaklaşımın Karadeniz’e yansıması, bölgenin yalnızca Rusya-Ukrayna Savaşı’nın operasyon sahası olarak değil; Avrupa’nın enerji güvenliği, ulaştırma koridorları ve NATO’nun doğu kanadının savunulması açısından kritik bir merkez olarak görülmesidir. İngiliz güvenlik belgelerinde Karadeniz’in Avrupa-Atlantik güvenlik mekanizmasının ayrılmaz parçası olarak değerlendirilmesi, Londra’nın önümüzdeki dönemde Ukrayna’ya yönelik askerî desteğini, NATO çerçevesindeki deniz güvenliği faaliyetlerini ve Romanya ile Bulgaristan başta olmak üzere Karadeniz’e kıyısı bulunan müttefiklerle savunma iş birliğini sürdüreceğine işaret etmektedir.[14]
Bu bağlamda Fransa’nın Doğu Akdeniz merkezli güvenlik ve nüfuz politikalarında daha görünür bir rol üstlenmesine karşılık, İngiltere’nin Karadeniz ve Doğu Avrupa güvenliği ekseninde daha aktif bir stratejik çizgi izlediği görülmektedir. Bununla birlikte İngiltere’nin Karadeniz politikası, doğrudan ve kalıcı askerî varlık oluşturmaktan ziyade NATO çerçevesindeki caydırıcılığı güçlendirme, Ukrayna’nın savunma kapasitesini destekleme ve bölgesel ortaklarla güvenlik iş birliğini geliştirme yaklaşımına dayanmaktadır. Bu yönüyle Londra, Karadeniz’de tek başına hareket eden bir güç olmaktan çok, transatlantik güvenlik mimarisinin etkinleştirici aktörlerinden biri olarak öne çıkmaktadır.
ABD, Avrupa ve Yeni Güvenlik Mimarisi Tartışmaları
ABD açısından Avrupa güvenliği, artık yalnızca Almanya merkezli geleneksel üs sistemi üzerinden değil; Baltık-Karadeniz-Doğu Akdeniz hattını kapsayan daha geniş bir jeostratejik çerçevede yeniden şekillenmektedir. Romanya, Polonya ve Yunanistan’daki askerî varlığın güçlendirilmesi bu dönüşümün somut göstergeleri arasında yer almaktadır.
Bu süreçte bazı stratejik çevrelerde, ABD’nin Yunanistan, GKRY ve İsrail eksenli yeni bir Doğu Akdeniz güvenlik ağı oluşturarak bölgesel güvenlik mimarisini yeniden yapılandırmaya çalıştığı yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır. Dedeağaç’taki askerî yığınak ile GKRY ve İsrail’le geliştirilen savunma iş birlikleri bu tartışmaları destekleyen gelişmeler olarak gösterilmektedir.
Bununla birlikte Türkiye’nin NATO üyeliğinin askıya alınması veya ittifak dışına çıkarılması yönünde resmî bir NATO politikası bulunmamaktadır. Bu yöndeki açıklamalar, eski ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton gibi bazı isimlerin bireysel değerlendirmeleriyle sınırlıdır.[15] Aksine Türkiye; Montrö Boğazlar Sözleşmesi kapsamındaki konumu, Karadeniz’e kıyısı, NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip olması ve Orta Doğu, Kafkasya ile Balkanlar arasındaki jeostratejik konumu nedeniyle ittifakın vazgeçilmez üyelerinden biri olmayı sürdürmektedir.
Öte yandan Washington’un stratejik önceliklerini giderek Hint-Pasifik’e kaydırması, Avrupa ülkelerini savunma alanında daha fazla stratejik özerklik arayışına yöneltmektedir.[16] Sonuç olarak Avrupa güvenlik mimarisinde ortaya çıkabilecek yeni yapılanmaların, Türkiye tarafından yakından izlenmesi ve dış politika planlamasında dikkate alınması önem taşımaktadır.
ABD’nin Yunanistan’daki Askerî Faaliyetleri ve Bölgesel Etkileri
ABD’nin son yıllarda özellikle Dedeağaç başta olmak üzere Yunanistan’daki askerî altyapısını genişletmesi, Balkanlar-Karadeniz hattındaki lojistik hatların güçlendirilmesi bağlamında değerlendirilmektedir.[17] Resmî açıklamalarda bu faaliyetlerin NATO’nun doğu kanadının desteklenmesine yönelik olduğu belirtilmekle birlikte, Türkiye açısından yeni güvenlik hesaplamalarını da beraberinde getirdiği açıktır.
Dedeağaç, ABD açısından yalnızca Ege Denizi’ne yönelik bir askerî nokta değildir. Aynı zamanda Balkanlar üzerinden Romanya, Bulgaristan, Moldova ve Ukrayna hattına uzanan alternatif askerî lojistik güzergâhının önemli merkezlerinden biri hâline gelmektedir. Bu durum Ege, Doğu Akdeniz, Balkanlar ve Karadeniz güvenliğinin artık birbirinden bağımsız alanlar olarak değil, bütünleşik bir jeostratejik havza olarak ele alınması gerektiğini göstermektedir.
Türkiye açısından bu gelişmenin önemi, yalnızca askerî yığınak meselesiyle sınırlı değildir. Dedeağaç-Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY)-İsrail-Yunanistan hattında oluşan güvenlik iş birlikleri, Ankara’da bazı stratejik çevrelerce jeostratejik çevreleme girişimi[18] olarak değerlendirilmektedir.
Ankara’nın Diplomatik Denge Politikası
Türkiye’nin hem NATO üyesi olması hem de Rusya ile enerji, ticaret, turizm, Suriye, Kafkasya ve Karadeniz güvenliği gibi alanlarda ilişkilerini sürdürmesi, Ankara’yı mevcut krizin en önemli denge aktörlerinden biri hâline getirmektedir.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Moskova temasları ile Türkiye’nin Batılı müttefikleriyle yürüttüğü diplomatik görüşmelere bakıldığında, Ankara’nın çatışmayı derinleştirmekten ziyade diplomatik dengeyi korumaya çalışan bir strateji izlediği görülmektedir.[19][20] Bu strateji, Türkiye’nin tarafsız kaldığı anlamına gelmemektedir. Daha doğru ifade ile Ankara, NATO üyeliğini sürdürürken Rusya ile doğrudan kriz riskini azaltmaya çalışan kontrollü angajman politikası yürütmektedir.
Türkiye Açısından Muhtemel Riskler ve Fırsatlar
Karadeniz’de askerî hareketliliğin artması, NATO-Rusya ilişkilerinin daha sert rekabet ortamına dönüşmesi ve Avrupa’nın gelişen güvenlik düzeninin yeniden şekillenmesi, Türkiye açısından dikkatle yönetilmesi gereken yeni riskler doğurmaktadır.
Karadeniz’de istem dışı askerî temas ve tırmanma ihtimali, Montrö rejimi üzerindeki baskılar, enerji ve ticaret hatlarının zarar görmesi ile Ege, Doğu Akdeniz ve Karadeniz’de eş zamanlı güvenlik baskısının artmasıdır. Dolayısıyla olası provokasyon ve yanlış hesaplama riskleri dikkatle yönetilmelidir.[21]
Buna karşılık mevcut jeopolitik dönüşüm Türkiye açısından önemli fırsatlar da sunmaktadır. Savunma sanayi ihracatının artırılması, enerji merkezi olma hedefinin güçlenmesi, Orta Koridor’un kilit ülkesi olarak lojistik üstünlük kazanılması ve diplomatik arabuluculuk kapasitesinin yükselmesi Türkiye’nin stratejik değerini daha da artırabilecek başlıca alanlar olarak öne çıkmaktadır.
Türkiye Açısından Stratejik Öneriler
Böyle bir jeopolitik ortamda Türkiye’nin temel önceliği, NATO üyeliğini sürdürürken stratejik özerkliğini korumak ve Karadeniz’de cephe ülkesi konumuna sürüklenmeden, dengeleyici aktör rolünü güçlendirmek olmalıdır.
Bu kapsamda şu stratejik adımlar önem taşımaktadır:
1. Montrö Boğazlar Sözleşmesi tavizsiz biçimde uygulanmalı; Karadeniz’de askerî tırmanmayı sınırlayan hukuki zemin korunmalıdır.
2. Türkiye, NATO içindeki yükümlülüklerini yerine getirirken Karadeniz’de doğrudan NATO-Rusya çatışması riskini artıracak adımlardan kaçınmalıdır.
3. Romanya, Bulgaristan, Ukrayna, Gürcistan ve Azerbaycan ile deniz güvenliği, mayın temizleme, lojistik hatların korunması ve kriz yönetimi alanlarında iş birliği artırılmalıdır.
4. TDT bünyesinde enerji güvenliği, ulaştırma güvenliği, siber güvenlik ve afet-kriz yönetimi odaklı düzenli istişare mekanizması kurulmalıdır.
5. Türkiye, Dedeağaç-GKRY-İsrail-Yunanistan hattındaki gelişmeleri yalnızca askerî açıdan değil; Doğu Akdeniz, Ege ve Karadeniz’i bütünleştiren jeoekonomik kuşatma ihtimali bakımından da değerlendirmelidir.
6. Hava ve füze savunma sistemleri, deniz karakol kapasitesi, İHA/SİHA kabiliyeti, elektronik harp, siber savunma ve mayına karşı tedbir unsurları güçlendirilmelidir.
7. Türkiye, Karadeniz’de yalnızca kriz yöneten değil; bölgesel güvenlik yapılanmasının kurucu aktörlerinden biri olduğunu gösteren diplomatik inisiyatifler geliştirmelidir.
Sonuç
Karadeniz, 2026 yılı itibarıyla yeniden küresel güç rekabetinin merkezlerinden biri hâline gelmektedir. Rusya-Ukrayna Savaşı’nın ulaştığı yeni aşama, Ukrayna’nın Rusya derinliklerine yönelik saldırıları, NATO’nun doğu kanadındaki askerî hazırlıkları, ABD’nin Yunanistan merkezli lojistik yapılanması ve Avrupa güvenlik yapısındaki dönüşümler incelendiğinde, Türkiye’nin jeostratejik önemi daha da artmaktadır.
Türkiye açısından temel hedef, herhangi bir büyük güç rekabetinin cephe ülkesi hâline gelmeden ulusal çıkarlarını esas alan çok boyutlu dış politikasını sürdürebilmektir. Ankara’nın hem NATO üyeliğinden kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmesi hem de Rusya ile diyalog kanallarını açık tutması, yalnızca Türkiye’nin değil Karadeniz’in istikrarı açısından da belirleyici olacaktır.
Sonuç olarak; Karadeniz artık yalnızca Rusya ile Ukrayna arasındaki savaşın deniz cephesi değildir. Bölge, Avrupa’nın güvenliği, Avrasya’nın enerji ve ulaştırma koridorları ile küresel güç rekabetinin kesiştiği stratejik merkez hâline gelmiştir. Bu yeni jeopolitik denklemde Türkiye’nin başarısı, NATO üyeliği ile stratejik özerklik arasında kuracağı dengeyi sürdürebilmesine bağlıdır. Montrö rejimi, güçlü savunma sanayii, çok yönlü diplomasisi ve Türk Devletleri Teşkilatı ile geliştirdiği iş birlikleri sayesinde Türkiye, Karadeniz güvenliğinin yalnızca korunmasına katkı sağlayan değil, gelecekteki bölgesel güvenlik mimarisini şekillendiren başlıca aktörlerden biri olma potansiyeline sahiptir.
İsmail CİNGÖZ; Uluslararası Siyaset Uzmanı, BULTÜRK Ankara Temsilcisi, TDPB Basın Kulübü Başkanı, [email protected]
Kaynakça
[1] Institute for the Study of War, “Russian Offensive Campaign Assessment”, 29.06.2026.
[2] NATO, “2022 Strategic Concept”, 29.06.2022.
[3] Shona Murray, “Rutte: Zelenskiy Ankara’daki NATO Zirvesine Katılacak”, Euro News, 23.05.2026.
[4] NATO, “Vilnius Summit Communiqué”, 11.07.2023.
[5] NATO, “Washington Summit Declaration”, 10.07.2024.
[6] NATO, “NATO Summits”, 22.06.2026.
[7] Ivana Kottasova, “‘Robots Don’t Bleed’: Ukraine Sends Machines Into The Battlefield In Place Of Human Soldiers”, CNN World, 20.04.2026.
[8] Stockholm International Peace Research Institute, SIPRI Yearbook 2025 Summary.
[9] Montreux Convention Regarding the Regime of the Straits, 20.07.1936.
[10] Türk Dünyası 2040 Vizyonu, 13.11.2021.
[11] “Changing Geopolitics and the OTS: A Strategic Analysis of the Gabala Summit”, Akhmet Yassawi University, E-bulletin, 10.10.2025.
[12] T.C. Dışişleri Bakanlığı, “Türkiye’nin Bağlantısallığı ve Çok Taraflı Ulaştırma Politikası”.
[13] HM Government, “Integrated Review Refresh 2023: Responding to a More Contested and Volatile World”, March 2023.
[14] James Rogers ve George Scutaru, “The Case For A British Task Force İn The Black Sea”, Britain’s World, The Memorandum No: 21.2024, 28.11.2024.
[15] Doğukan Yıldız, “NATO Dezenformasyonu: Türkiye NATO’dan Çıkarılabilir Mi?”, Daktilo1984, 28.01.2023.
[16] Stratejik Düşünce Enstitüsü, “Avrupa’nın Güvenliğinin Sağlanması Sorumluluğunu Terk Eden ABD Kendi Sınırlarının Korunmasına Odaklanıyor”, 30.06.2026.
[17] Turan Salcı, “ABD’nin Askeri Yığınak Yaptığı Dedeağaç Neden Önemli, Hedefte Rusya mı Türkiye mi Var?”, Sputnik Türkiye, 9.11.2022.
[18] Nurşin A. Güney, “Yunanistan’daki ABD Üsleri: Yeni Çevreleme Stratejisinin Handikapları”, Kriter Dergisi, Nisan 2021.
[19] Dmitri Chirciu, Tuğba Altun ve Sümeyye Dilara Dinçer, “Dışişleri Bakanı Fidan Moskova’da Temaslarda Bulundu”, Anadolu Ajansı, 17.06.2026.
[20] TGRT Haber, “Hakan Fidan Üst Düzey AB Yetkilileriyle Ankara’da Görüştü”, 30.06.2026.
[21] Günay Umarova, “Karadeniz’de Güç Mücadelesi: NATO-Rusya Rekabeti ve Türkiye’nin Stratejik Dengeleyici Rolü”, DergiPark, C. 12, S. 4, ss. 1120-1139.

