Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’nun 81. oturumunda İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun BM kürsüsünden konuşmaya başlaması sırasında 77 ülkenin temsilcisinin konuşmayı protesto ederek salonu terk etmesi son günlerde yoğun biçimde tartışılıyor. Konuyla ilgili farklı değerlendirmeler yapılıyor.
Dünyada yaklaşık 50 Müslüman ülke bulunuyor. Bunlardan Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Azerbaycan, Kazakistan, Arnavutluk ve Senegal olmak üzere altı ülkenin temsilcileri salonda kaldı. Dolayısıyla salonu terk eden 77 ülke temsilcisinin 33’ü Müslüman olmayan ülkelerden oluşuyordu. Bu ayrıntı, olayın doğru değerlendirilmesi açısından önem taşıyor.
Bu arada Netanyahu konuşmasını yaparken yalnızca BM Genel Kurulu salonunda değil, toplantının gerçekleştirildiği binanın önünde de gerginlik yaşanıyordu. İsrail’in Gazze’deki eylemlerine karşı kitlesel protesto gösterisi düzenlenirken, polis tarafından gözaltına alınan yaklaşık 100 kişi arasında Oscar ödüllü ünlü Amerikalı oyuncu Susan Sarandon da bulunuyordu.
Son birkaç gündür konu Türkiye’de, Azerbaycan’da ve dünyanın çeşitli bölgelerinde yoğun biçimde tartışılıyor. Türkiye’de sosyal medya ve bazı medya kuruluşlarında, Netanyahu’nun konuşması sırasında Azerbaycan temsilcisinin salonda kalmasına yönelik ciddi bir rahatsızlık olduğu görülüyor.
Azerbaycan tarafında ise buna karşılık çeşitli savunmalar yapılıyor. “Bir millet, iki devletiz ama cüzdanımız ayrı”, “Biz vasal değiliz”, “Türkiye bizim kardeşimizdir ancak bu, kendi devlet işlerimize müdahale etme hakkı vermez” gibi ifadeler kullanılıyor. Konuya daha derinlemesine yaklaşanlar ise “Araplar veya Filistinliler için neden İsrail’le ilişkilerimizi bozmak zorundayız?” ya da “Onlar Ermenilerin yanında yer aldı” gibi gerekçeler ileri sürüyor.
Bu tezler arasında en fazla öne çıkanlardan biri de İsrail’in Karabağ savaşında Azerbaycan’a yardım ettiği, modern silahlar sağladığı yönündeki görüş. Bu konuda bir tartışma bulunmuyor. İsrail, Karabağ savaşı sürecinde Azerbaycan’a diplomatik destek verdi ve gelişmiş silah sistemleri sattı. Ayrıca Azerbaycan yönetiminin insanları izlemek amacıyla gelişmiş Pegasus yazılımına erişim sağladığı yönünde de uluslararası basında haberler yayımlandı.
İsrail Karabağ savaşında Azerbaycan’a destek verdi; bunun için kendisine teşekkür edilebilir. Ancak burada şu soru da sorulabilir:
İsrail Azerbaycan’a destek verdiğinde Türkiye ne yapıyordu?
Gerçekten de Azerbaycan topraklarının işgal altında olduğu dönemde İsrail’den yaklaşık 5 milyar dolar değerinde silah alındığı ifade ediliyor. Bununla birlikte, İsrail ve uluslararası basında —özellikleHaaretz ve Eurasianet gibi yayınlarda— bu ticaretin belirli bir bölümünde yaklaşık 155 milyon dolarlık geri ödeme ve kara para aklama iddiaları da gündeme getirildi.
Ancak mevcut tartışmanın asıl meselesi bu değil.
Bugünkü tartışmada ağırlık merkezi, Azerbaycan’ın bağımsız bir devlet olarak kendi dış politikasını yürütme hakkı üzerinde yoğunlaşıyor.
Oysa burada bağımsız devlet olma, diplomasi veya siyasi tercihten daha önemli bir **ahlaki mesele** bulunuyor.
Müslüman ve Müslüman olmayan ülkelerden oluşan 77 devletin temsilcisi Netanyahu kürsüye çıktığında neden salonu terk etti?
Çünkü bu ülkeler, İsrail’in Gazze’de yürüttüğü savaş ve ortaya çıkan ağır insani tablo nedeniyle Netanyahu’nun konuşmasını protesto etmek istedi.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası’nın Yahudilere yönelik gerçekleştirdiği zulümler ile Netanyahu hükümetinin Gazze’de Filistinlilere yönelik uygulamalarını biçim ve yöntem açısından doğrudan eşitlemek son derece ağır bir tarihsel karşılaştırmadır. Ancak metnin temel iddiası, Netanyahu hükümetinin Gazze’de çok ağır sivil kayıplara yol açan eylemlerinden dolayı uluslararası düzeyde ciddi biçimde eleştirildiğidir.
Uluslararası Ceza Mahkemesi de Netanyahu hakkında savaş suçları ve insanlığa karşı suç iddiaları kapsamında tutuklama emri çıkarmıştır. Bazı Avrupa ülkeleri de bu karar karşısındaki tutumlarını açıklamış ve Netanyahu’nun kendi ülkelerine gelmesi halinde hukuki yükümlülüklerini yerine getireceklerini bildirmiştir.
Avrupa’da bazı ülkeler İsrail’le ticari ilişkilerin sınırlandırılması veya yeniden değerlendirilmesi konusunu da gündeme getirdi. İspanya, Fransa ve Birleşik Krallık gibi ülkelerde İsrail’in Gazze’deki politikalarına yönelik eleştiriler giderek daha görünür hale geldi.
81. Genel Kurul oturumunda Netanyahu’nun politikalarına yönelik en dikkat çekici konuşmalardan birini ise Azerbaycan’da zaman zaman “İslamofobik” olmakla eleştirilen Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron yaptı.
Macron, Gazze’de yaşananlar karşısında uluslararası toplumun sessiz kalmaması gerektiğini vurguladı. Gazze’deki çocuk ölümlerine, İsrail’in uygulamalarına ve insani yardımların ulaştırılmasının önündeki engellere dikkat çekerek, uluslararası toplumun bütün bunları yalnızca izleyip izlemeyeceğini sorguladı.
Dolayısıyla mesele yalnızca Türkiye’nin ne söylediği veya Ankara’nın hangi diplomatik tercihi yaptığı değildir. Mesele Türkiye medyasının ne yazıp yazmadığı da değildir.
Biz Hocalı katliamını yaşamış bir ülkeyiz.
Otuz yılı aşkın süredir Hocalı için adalet talep ediyoruz. Böyle bir geçmişe sahip bir toplumun, Gazze’de yaşanan ağır sivil kayıplar karşısında yalnızca “bağımsız dış politika” kavramına dayanarak bir diplomatik tercihi savunması, tartışmanın insani boyutunu göz ardı etme riskini taşıyor.
Netanyahu’ya yönelik uluslararası hukuki süreçlerin ve siyasi baskının devam ettiği bir dönemde, İsrail Başbakanı’nın politikalarına karşı İsrail içinde de farklı kesimlerden eleştiriler yükseliyor. İsrailli yönetmen Yuval Abraham ve senarist Rachel Szor gibi isimler de Gazze’de yaşananları eleştiren çalışmalar ortaya koydu.
Bu noktada mesele yalnızca Gazze, Filistin veya Müslümanlar üzerinden ele alınmamalıdır.
Eğer Gazze’de yaşananlar İsrail tarafından değil de başka bir devlet tarafından, başka bir halka karşı gerçekleştiriliyor olsaydı da aynı şekilde karşı çıkılması gerekirdi. Afrika’da, Latin Amerika’da veya Asya’da başka bir devlet başka bir halka karşı benzer ölçekte sivil kayıplara yol açsaydı, buna karşı çıkmak ve sorumluların hukuki ve ahlaki sorumlulukla karşı karşıya kalmasını istemek yine insanlık meselesi olurdu.
Türkiye’yi ve İsrail’i, Erdoğan’ı ve Netanyahu’yu bir kenara bırakalım.
Peki insanlık nerede?
Çocuklar da dahil olmak üzere çok sayıda sivilin hayatını kaybetmesi, milyonlarca insanın yaşadığı acı ve insani dram karşısında vicdani sorumluluğumuz nerede?
Bütün bunları bir kenara bırakıp tartışmayı yalnızca “Türkiye ne yaptı, Azerbaycan neden aynısını yapmadı?” düzeyine indirmek, meselenin esas boyutunu gözden kaçırabilir.
Kimse Azerbaycan’ın Türkiye’nin yaptığı her şeyi yapmak veya Ankara’nın peşinden gitmek zorunda olduğunu söylemiyor.
Ancak ağır sivil kayıplara yol açan bir savaşın sorumlusu olarak eleştirilen bir liderin yanında durmanın nasıl gerekçelendirileceği de ayrı bir sorudur. Hükümetin diplomatik tercihi söz konusu olsa bile, bunun insani ve ahlaki boyutu ayrıca değerlendirilmelidir.
Burada Azerbaycan yönetiminin İsrail’le ilişkilerine de bakmak gerekiyor. Azerbaycan yönetiminin İsrail’le ilişkilerinde kendi siyasi ve stratejik çıkarlarının bulunduğu açıktır. İsrail’in Azerbaycan’ın Washington’la ilişkilerinde de önemli bir kanal olduğu yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır. Azerbaycan yönetiminin uzun süredir İsrail bağlantılı lobi kuruluşlarıyla çalıştığı da çeşitli kaynaklarda dile getirilmektedir.
Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor:
Azerbaycan yönetiminin çıkarları ile Azerbaycan toplumunun bütün çıkarlarını aynı şey olarak değerlendirmek doğru değildir.
Eğer Azerbaycan yönetiminin İsrail’le ilişkilerinde siyasi ve stratejik çıkarları varsa, Azerbaycan toplumunun Türkiye ve Türk halkıyla tarihsel, kültürel ve siyasi bağları da bulunmaktadır.
Özellikle 1918’den günümüze uzanan ilişkiler ve son Karabağ savaşının oluşturduğu ortak tarihsel hafıza dikkate alındığında, Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin Azerbaycan toplumu açısından özel bir yere sahip olduğu açıktır.
Burada Sovyetler Birliği döneminden aktarılan eski bir fıkra da durumu anlatmak açısından kullanılabilir.
1957 yılında Nikita Kruşçev, et, yağ ve süt üretiminde Amerika’yı yakalama ve geçme hedefini ortaya koyar. Bir yönetici ise Kruşçev’e:
“Amerika’yı bu göstergelerde yakalayalım ama geçmeyelim” der.
Kruşçev nedenini sorunca yönetici şöyle cevap verir:
“Çünkü onları geçersek, pantolonumuzdaki yamaların arkadan görüneceğinden korkuyorum.”
Bu fıkranın bugünkü tartışmaya uyarlanmış mesajı ise şudur: Bağımsızlık, yalnızca başka bir devletin tercihinden farklı davranmak değildir. Bağımsız dış politika aynı zamanda kendi siyasi tercihlerinin insani, ahlaki ve stratejik sonuçlarını da sorgulayabilme sorumluluğudur.

