Şimdi yükleniyor

. CEM TABANLI: İKİ DÜNYA ARASINDA TÜRK MİLLETİ

Türkiye’de kimlik tartışmaları sıklıkla Batı’nın normatif ve kültürel referansları üzerinden şekillenmektedir. Ancak Batı düşüncesinde, tarihsel kökenleri Orta Çağ’a kadar uzanan ve modern dönemde farklı söylemsel biçimler altında varlığını sürdüren, Türklüğe ve İslam’a yönelik yapısal önyargıların bulunduğu görülmektedir. Bu bağlamda, Batı tarafından sunulan kabul biçimlerinin çoğu zaman eşitlikten ziyade sınırlı ve hiyerarşik bir tanınma anlayışına dayandığı söylenebilir.

Söz konusu önyargıların tarihsel arka planı Haçlı Seferleri, Osmanlı–Avrupa ilişkileri ve Oryantalist söylemler üzerinden okunabilir. Modern dönemde ise bu miras, güvenlik, insan hakları ve kültürel uyum gibi kavramlar aracılığıyla yeniden üretilmektedir. Bu durum, Türkiye’nin Batı ile kurduğu ilişkilerde yapısal bir asimetriye yol açmaktadır.

Bu çerçevede, Türkiye’nin dış politika yönelimini Doğu’ya çevirmesinin daha rasyonel ve tarihsel olarak tutarlı bir tercih olabileceğini savunan yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte, Doğu’nun siyasal ve ekonomik kapasite bakımından Batı’ya doğrudan ve bütüncül bir alternatif oluşturmadığı da açıktır. Sovyetler Birliği deneyimi, merkeziyetçi ve rekabetten uzak ekonomik yapıların küresel pazarlarda sürdürülebilir bir başarı sağlayamadığını göstermiştir. Günümüzde Çin Halk Cumhuriyeti ise bu tarihsel deneyimden ayrışarak küresel üretim ve ticaret sisteminin dönüştürücü aktörlerinden biri haline gelmiştir.

Türkiye’nin Asya ile Avrupa arasında yer alan jeopolitik konumu, çoğu zaman köprü metaforu üzerinden tanımlanmaktadır. Ancak bu tür tanımlamalar, Türkiye’yi karar alıcı bir özne olmaktan ziyade, aracılık rolüyle sınırlandırma riskini barındırmaktadır. Türkiye’nin dış politikasında tutarlılık ve öngörülebilirlik eksikliği, yalnızca Batı ile ilişkilerini değil, aynı zamanda Türk dünyası üzerindeki etkisini de zayıflatmıştır.

Batı söyleminde Türkiye, İran, Irak ve Suriye’de yaşayan Kürt topluluklarının sıklıkla tekil bir kategori altında ele alındığı; buna karşılık Suriye ve Irak’taki Türk nüfusun Türkmen, Orta Asya’daki devletlerin ise Türki Cumhuriyetler olarak adlandırıldığı görülmektedir. Bu kavramsallaştırmalar, söz konusu toplulukların Türk kimliği ve Türk diliyle olan tarihsel bağlarını ikincilleştiren bir söylemsel çerçeve üretmektedir. Benzer şekilde, Türkiyeli veya Türkiye milliyetçiliği gibi kavramların yaygınlaştırılması, ulus-devlet temelli kimlik anlayışının yeniden tanımlanmasına yönelik tartışmaları beraberinde getirmektedir.

Sonuç olarak Türkiye, ne Batı’ya koşulsuz eklemlenme ne de Doğu’ya romantik bir yöneliş arasında sıkışmak zorundadır. Tarihsel deneyimi ve sosyo-kültürel çeşitliliği sayesinde, farklı aktörlerle dengeli ve ilkesel ilişkiler kurabilecek nadir ülkelerden biridir. Türkiye’nin dış politikasının temel hedefi, başka aktörlerin beklentilerine uyum sağlamak değil; ulusal çıkarlar doğrultusunda bağımsız, tutarlı ve uzun vadeli bir stratejik vizyon geliştirmek olmalıdır.

N. CEM TABANLI

Yorum gönder