Şimdi yükleniyor

Asif Nerimanlı: İran’da Protestolar, Nükleer Dosya ve “Halkın Kurtarıcısı” Olarak Askerî Müdahale Senaryosu

İran’da giderek dalgalar hâlinde büyüyen protestolar, yalnızca rejim–toplum ilişkisini değil, ABD–İsrail ekseninde şekillenen güvenlik mimarisini de yeniden tartışmaya açmıştır. Son günlerde İsrail’in “İran balistik füze üretimine yeniden başladı” yönündeki açıklamaları, Donald Trump’ın “göstericiler öldürülürse müdahale ederiz” uyarıları ve ABD askerî unsurlarının Avrupa’ya kaydırıldığına dair bilgiler, askerî müdahale beklentisini bilinçli biçimde yükselten bir stratejik atmosfer yaratmaktadır.

1. Nükleer Dosyanın Askerî Senaryoya Evrilmesi

12 günlük savaş sırasında İran’ın nükleer altyapısının tamamen imha edilememesi ve Tahran’ın programdan vazgeçmemesi, askerî seçeneğin masadan kalkmadığını, aksine ertelendiğini göstermiştir. İran’ın Avrupa üzerinden alternatif müzakere kanalları açma çabası ve Washington’a “adil müzakere” mesajı göndermesi sonuçsuz kalınca, diplomasi alanı daralmış; nükleer dosya yeniden sert güç eksenine kaymıştır.

Bu noktada kritik husus şudur:
Askerî müdahale artık yalnızca nükleer tesisleri hedef alan teknik bir operasyon olarak değil, rejim-toplum çatışmasının içine yerleştirilmiş bir müdahale olarak tasarlanmaktadır.

2. Zamanlama Tartışması: Müdahale Şimdi mi, Sonra mı?

İran’a askerî müdahalenin protestoların yükseldiği bir dönemde yapılması, iki zıt sonucu aynı anda üretebilir:

Risk:
Rejim, müdahaleyi “dış düşman saldırısı” olarak sunarak iç baskıyı meşrulaştırabilir. Bu, geçmişte defalarca test edilmiş ve kısa vadede işe yarayan bir propagandadır.

Fırsat:
Eğer müdahale, protestocuların öldürüldüğü ve devlet şiddetinin görünür hâle geldiği bir anda gerçekleşirse, halk tarafından “rejimi kurtarmaya değil, rejimi sınırlamaya yönelik” bir hamle olarak algılanabilir.

Bu ayrım, müdahalenin algısal çerçevesini belirleyecek en kritik faktördür.

3. 12 Günlük Savaşın Öğrettiği Ders

12 günlük savaşta rejim değişikliğinin mümkün olmaması, İsrail’in askerî kapasite eksikliğinden değil, toplumsal zeminin uygun olmamasından kaynaklanmıştır. İran halkı o süreçte saldırıyı doğrudan “ülkeye yönelik bir tehdit” olarak algılamış, bu da rejimin etrafında geçici bir kenetlenme yaratmıştır. Rejim karşıtlarının önemli bir bölümü ya sessiz kalmış ya da çoğunluğa eklemlenmiştir.

Bugün ise tablo farklıdır:

Protestolar içeriden beslenmektedir.

Devlet şiddeti görünür ve belgelenmiştir.

Rejim “mağdur” değil, “baskıcı aktör” konumundadır.

Bu koşullarda yapılacak bir askerî müdahale, nükleer tesislere saldırıdan ziyade, bu tesislerin rejimin elinden alınması veya denetim altına alınması olarak algılanabilir.

4. “Halkın Kurtarıcısı” Stratejisi

Washington açısından yeni strateji, doğrudan rejim değişikliği söylemi yerine, “İran halkının yanında duran güç” imajını inşa etmektir. Trump’ın açıklamalarında protestoculara yapılan vurgu, bu algı operasyonunun ön hazırlığıdır.

Bu strateji üç ayak üzerine kuruludur:

İç meşruiyet: Müdahale, İran halkının talepleriyle senkronize edilir.

Uluslararası meşruiyet: İnsan hakları ve sivil ölümler üzerinden gerekçelendirilir.

Askerî sınırlılık: Hedef rejim değil, rejimin baskı ve nükleer kapasitesidir.

Sonuç

İran’a yönelik olası bir askerî müdahale, artık klasik anlamda bir “dış müdahale” olmaktan çıkmış; iç protesto dinamikleriyle entegre edilmiş hibrit bir senaryo hâline gelmiştir. 12 günlük savaşın başarısızlığı, Washington’u caydırmamış; aksine daha doğru zamanlama ve daha güçlü algı yönetimi arayışına yöneltmiştir.

Bu nedenle önümüzdeki dönemde mesele, “ABD müdahale edecek mi?” sorusundan ziyade,
“Müdahaleyi İran halkı nasıl algılayacak?” sorusu etrafında şekillenecektir.

Yorum gönder